Zamanımızın bir “Gâliz Kahraman”ı

İhsan Oktay Anar’ın yeni kitabı Galîz Kahraman, 17 Ocak’ta kitapçılardaki ve okurların kütüphanelerindeki yerini aldı. Türkçe edebiyatın belki de en ilginç isimlerinden biri olan Anar’ın vazgeçilmez yayınevi İletişim Yayınları yine harikulade bir kapakla okuru selamlamış. İzmir Karşıyaka sokaklarında heybetli bir yürüyüşle salınan bu büyük romancının ve felsefe hocasının büyülü kaleminden çıkan romanları heyecanla bekleyen okurlar da bu selama kayıtsız kalmayacak görünüyor.

Kitabın uzun mu uzun ilk paragrafı şimdiden devamı için okurun içini gıdıklamış vaziyette:

Otomobile binip epey bir gittikten sonra İstiklal Caddesi’ne çıktılar. Nihayet ekstra ekstra lüks bir apartmanın önünde durdular. Yağmur sürüyor ve arada bir gök gürlüyordu. Efendimize şemsiyesiyle refakat eden şoför, kapıyı açıp apartmana girdi. Hidrolik asansörle beşinci kata çıktılar. Şoför düğmeyi çevirip elektrik ampulünü yakınca, tepesinde ağaç oyma koskoca bir arslan kafası olan bir kapı göründü. O kadar muhteşemdi ki, üstüne üstlük bir de geyik derisiyle kaplanmasına aslında hiç de gerek yoktu. Şoför kapıyı açtı ve içeri ayak bastılar. Parıl parıl yanan bir kristal avizenin aydınlattığı salona girdiklerinde İdris Âmil Hazretleri, melek motifli kağıtla kaplı duvarlarda, eski zaman insanlarının, altın yaldızlı çerçeveler içerisindeki yağlıboya tablolarını gördü. Salonun ortasındaki abanoz sehpanın ve her dört duvardaki On altıncı Lui, Bidermayer, rejans tarzındaki konsolların üstünde, gümüş vazolar, biblolar ve şamdanlar ışıl ışıl parlıyordu. Şoför, Efendimize eliyle ‘Gel’ işareti yaptı ve zaten açık olan kapıdan yatak odasına girdiler. Gösterişli bir yatakta yaşlı bir karı koca horul horul uyumaktaydı. İşte bu yatağın hemen yanı başında, mobilyada Gotik uyanışın bir eseri olan koltukta, elinde konyak kadehi ile huysuz biri yan gelip yatmıştı. Diğer üç kişi ise, yatak odasındaki şömineyi yakmaya çalışıyorlar, ancak alevi, ciğerlerinin bütün gücüyle ne kadar üfleseler de, odunlar pek kuru olmadığından mıdır, bu işi başaramıyorlardı. Koltuktaki şahıs onları, “Beceriksizler sizi!” diye azarladığında, yatağında karısıyla yatan adam uyanır gibi olmuştu ama yine aynı şahıs, konyağından bir yudum daha aldıktan sonra, “Pış! Pış! Pış! Pışşş!” diye onu uyuttu. Kadehini yine doldurup şişeyi beceriksizlere uzattı. Beş yıldızlı konyaktan biraz dökülünce odunlar tutuşturulabilmişti. Artık duvara gömülü çelik kasa açılabilirdi. Bu iş için üç değil, aslında bir kişi bile yeterdi. Hatta aşağıda otomobilin arka koltuğunda uyuyan çocuk bile kasayı pekala açabilirdi. Ama diğer iki kişi, koltukta konyağını yudumlayan şahsın, hususi hizmetkarlarıydı. Bu şahıs, adının verilmesi pek münasip olmayacak o sokakta yaşayan hırsız kolonisinin reisi, hatta ve hatta meşru bir seçimle başlarına gelmiş muhtarlarıydı. Kadehinden bir yudum daha aldıktan sonra Efendimize şöyle bir baktı ve adeta onun ruhunu beynini okudu. Nedendir bilinmez, fakat galiba inisiyasyon niyetiyle yerinden Vaftizci Yahya gibi doğrulup İdris Âmil Hazretlerinin ayağına, adeta piyanonun sağ pedalıymış gibi basıverdi! Efendimizin kulağı acıdan, Sanctum İohannes’in inisiyaliyle çınlamaya başlamış, duvar saatinin sarkacı ise, sanki puandorg ile zaten duruvermişti! Öyle ki, kulağındaki ses, sanki Fingal’de çınlayan bitmeyecek bir senfoniydi. Adam var gücüyle basmayı sürdürüyor ve İdris Âmil hazretlerinin kulağındaki çınlama da kesilmek bilmiyordu. İşte belki de, bu mühim Hırsızbaşı’na bir corona koymak icap ederdi.

Devamını Oku...
Bir cevap yazın