Az Bilinen 7 Güzel Film

Tuğba Güner

Mandalinalar / Tangerines

Yıl 1992. Kafkasya’nın Abhazya kısmında Çeçenler ve Gürcüler arasında savaşın başlamasıyla birlikte bir köydeki Estonyalılar atalarının vatanlarına doğru göç etmeye başlarlar. Sadece iki yaşlı, bulundukları köyü terk edemez. Ivo ve komşusu Margus. Maddi sıkıntılar yüzünden göç etmeye cesaret edemeyen bu iki yaşlı adam, savaşın ortasında kalır. Gidebilmeyi planlarlarken arazilerinde birbirine düşman iki asker bulurlar. Artık amaçları sadece onları iyileştirmektir. Gürcü yönetmen Zaza Urushadze tarafından yazılan ve yönetilen film Estonya’nın Altın Küre ve Akademi Ödülleri adayı oldu. Pek çok eleştirmene göre büyük ödüller hak etti. Bildiğimiz şaşalı savaş filmlerinden değil, Mandalinalar. “Savaşın kazananı yoktur,” diyor. İki kişi üzerinden savaşa ve arka planına dair tüm gerçekliği, insani unsurların üstüne basa basa gözler önüne seriyor. Müziklerinin de sizi saracağı bu film, klasik savaş filmleri çizgisinin dışında huzur dolu bir yapım.

Yan Pencere / Medianeras

Bazı filmler vardır; kendinize kalsın, hiç kimse bilmesin istersiniz. Sahiplenir, kıskanır, paylaşmak istemezsiniz. Arjantinli yönetmen Gustavo Taretto’nun ilk uzun metrajlı filmi Medianeras tam da bu kategoride bir yapım. Kendine has, belirli bir çizgiye koyulamayan, tadı başka şeylerde aranan. “Herkesin kendinden bir şeyler bulabileceği” klasiği vardır ya, Yan Pencere işte öyle bir film. Günümüz metropol insanının kendini görebileceği yapım, zaman zaman buhranlı zaman zaman karamsar ve melankolik havamızı yansıtıyor. Bu film, “Belki benim kâğıt param döne dolaşa senin cebine girmiştir”in hikâyesini barındırıyor.

Mariana ve Martin Buenos Aires’te şehir hayatının yoğunluğu içinde yaşamlarını küçük dairelerinde tek başlarına sürdüren, birbirinden habersiz iki komşudur. Aslında birbirlerine o kadar çok benzemektedirler ki! Tek problem ve aslında en büyük problem bir türlü denk gelemiyor olmaktır. Her gün teğet geçtiğimiz insanların aslında doğru kişi olduğunu bilmeden yaşıyor olmamız bizim suçumuz mu? “Ne aradığımızı biliyorken onu bulamıyorsak bu kaosta ne aradığımızı bilmeden onu nasıl bulacağız?” sorusunun cevabını film boyunca Mariana ile birlikte arayıp duracağız. Ve belki de hep birlikte şunu söyleyeceğiz; yalnızız, gittikçe de yalnızlaşıyoruz ve yalnızlaşacağız. Ama umut, her zaman var.

İsimsiz / Sin Nombre

Honduraslı genç kız Sayra, babasına tekrar kavuşabilmek için uzun bir yolculuğa atılır. Amerika’ya yolculuğu sırasında beklenmedik ve trajik şeylerle karşılaşır. Amerikalı yönetmen Cary Fukunaga’nın ilk uzun metrajı olan yapım, en iyi ilk filmler listesinde adı rahatlıkla görülebilir. Film Amerika rüyasının peşinden giden insanların göç hikâyesi olarak başlasa da çete hikâyesine doğru evriliyor. Her bir çetenin amacı farklı olsa da onları bir topluluk olmaya iten etmenleri gözler önüne seriyor. Gerçekçi bir şekilde çete psikolojisini ele almasıyla zaman zaman bize Tanrı Kent’i anımsatıyor. Etkileyici bir final ile seyirciyi bir süre hareketsiz bırakabilen film, dram ve romantizm dolu bir yol hikâyesi sunuyor.

Güneşin Ardında / Abril Despedaçado

1900’lü yılların Brezilyasında bir kan davasının etrafında şekillenen olaylarla başlıyor filmimiz. Tonio’ya babası kardeşinin intikamını alma görevini verir. “Kardeş kanı yerde kalmamalı”dır. Ama Tonio bilir ki kardeşini öldüren kişiyi öldürürse bu sefer onlar kendi peşine düşecektir ve bu durum gerçekleşir. Sıranın kendisinde olduğunu bilerek yaşamaya çalışırken bir de aşk işin içine girer. Yoğun bir iç çatışma yaşayan Tonio’ya yardımcı olabilmek için, kardeşi büyük mücadele verir. Farklı kültürlerde de olsa hâlâ günümüzde benzer olayların devam ettiğini göz önüne aldığımızda, ıskalanmayacak ve sosyolojik-psikolojik gerçekliğiyle önümüzde duran bir film.

Eğitmenler / The Edukators

Genç yönetmen Hans Weingartner’in yazdığı ve yönettiği 2005 yapımı film, uzun yıllar sonra Almanya’dan Altın Palmiye’ye aday oldu. “On bir yıl aradan sonra adaylık nasıl bir filmle elde edildi?” diye sorulurken filmin senaryosu bize cevabı veriyor. Düşük bütçeyle çekilmiş olmasına rağmen konusuyla işi kotaran yapım klasik bir gençlik filmi değil. Bu filmde kendilerine belirli bir misyon belirlemiş gençler mevcut sisteme dair düşünüyor, eleştiriyor ve ne yapabiliriz diyor. Kapitalizme başkaldıran üç genç arkadaş, zenginlerin evlerine girerek onlara ders vermek isterler. Amaçları çalmak değil, eşyaların yerlerini belirli bir sistem içinde değiştirerek zengin fakir arasındaki uçurumu vurgulamak, adaletsizlikten ve fırsat eşitsizliğinden bahsedebilmektir. Bir gün evine girdikleri kişi tarafından fark edilmeleriyle birlikte olaylar hiç düşünmedikleri şekilde ilerler ve kendilerini suça karışmış bulurlar. Politik film kategorisinde yer alabilecek bu yapım, özellikle replikleriyle günümüz değerlerini sorgulatacak nitelikte. Kapitalizmin yaşattığı esareti anlatırken bir yandan arkadaşlık ilişkilerini, aşkı da konusuna dâhil ederek başarılı bir kurgu sunuyor.

Bahçe / Zahrada

Son dönem Slovak sinemasının en iyilerinden. Sade, diyaloglarıyla ilgi çeken, kısa ve masal gibi bir film. Jakub, babasıyla sorunlar yaşamaktadır. Babası sürekli onun işe yaramaz birisi olduğunu söylüyordur. Sonunda ipler kopma noktasına geldiğinde, dedesinin eski evini satıp parasıyla yeni bir daire alarak yanından ayrılmasını ister. Jakub olanları düşünmek, kafasını toplamak için birkaç günlüğüne dedesinin köy evine gider. Bahçeyle ilgilenirken tatsız hayatından kaçabildiğini görür. Satmak yerine buraya yerleşmek günden güne daha cazip bir fikir hâline gelir. Bu fikre kapılmasında değişik bir kadın, hatta gerçek bir melek olarak nitelendirilebilecek Helena büyük etken olur. İlk başlarda bütün gün yataktan çıkmayan, miskin bir şekilde gününü sonlandıran Jakub’a Helena, mistizm dolu farkındalıklar yaşatır. Zaman geçtikçe köy evine ve ortama daha çok bağlanmaya başlayan Jakub hayata dair sorular da sormaya başlar. Doğayla iç içe oldukça farklı bir adam hâline gelir. Yaratıcılığın ve gerçeküstü unsurların çok olduğu bu film, size okuduğunuz bir masalı izliyormuş gibi hissettirecek. Ve şu replik filmin ne anlattığını çok iyi özetler nitelikte: “Gerçek hayatı yaşayan doğa adamı, gerçek hisleri kendine rehber alır, artık var olmayan sosyal konforları değil.”

Yaşamaya Değer / Le Herisson

Paloma, 11 yaşında sakin bir hayat süren ve oldukça sıkılgan bir genç kız. Hayata dair “Daha ne yaşamış ki!” diyebileceğimiz Paloma 12. yaş gününde intihar etmeye karar verir. Yaşı küçük olsa da herkesin aklından geçmiş olan “fanusta yaşıyormuş gibi bir hayat” düşüncesi, onu bu dünyadan kopmaya itmiştir. 12. yaş gününe doğru yavaş yavaş ilerlerken aynı apartmanda yaşadığı değişik kişilerle tanışır. Bu kişilerle birlikte hayatın aslında ne kadar da keyif alınabilecek taraflarının olduğunu görmeye başlar. Böylece karamsar kızımız hayatı yeniden gözden geçirme şansına sahip olur. İntihara karar veren Paloma’nın 12. yaş gününe kadar geçen süreyi birbirinden farklı üç karakter üzerinden ele alan filmde hikâyeyi kimi zaman direkt Paloma’nın gözünden görüyoruz kimi zaman da diğer karakterlere odaklanıyoruz. Hayal gücü müthiş olan bir genç kızı ölüme iten ve sonra yaşama tutan şeyleri izlediğimizde, oradaki kızı kendimiz olarak algılayabiliriz. 

Arka Kapak dergisi 20. sayı

Devamını Oku...