Başkasının Ölümü

Mehmed Ali Çalışkan

Şimdi Bay Golyadkin’in karşısında oturan kişi Bay Golyadkin’in korkusu, Bay Golyadkin’in utancı, Bay Golyadkin’in dün geceki kabusu, kısacası Bay Golyadkin’in ta kendisiydi. — Arka Kapak/Öteki – Dostoyevski

15 Temmuz günü gecesine doğru ilerlerken, hepimizi şaşırtacak, dehşete düşürecek şekilde, içimizden bir kısım insanların öldürmek için bize silah doğrultup ateş edebildiklerine şahit olduk. Birçok arkadaşımız, kardeşimiz sokakları teslim almaya çalışan bu şiddete karşı durup direndi ve çocuklarımız ve bizim için hayatlarını feda ettiler. Ölüme yürümek, başkaları veya başka değerler için kendi canını feda etmek yani ölmek, cesaretiniz ölçüsünde zor bir karar şüphesiz; ancak bence çok daha zor olanı başka bir insanı öldürmek adına verdiğiniz karar olmalı. Ne olursa olsun, sokakta bulunan bir grup insana ateş edebilmek bu kadar kolay olmamalı; düşünsenize, biz en ufak bir eylem için bile kırk kere düşünürken, o gece sokaklarda gezen karanlık, birçok canı dünyadan koparırken geri dönüşü, telafisi olmayan bu öldürme eylemini hiç düşünmeden, “hiç acımadan” gerçekleştirebildiler.

Benim burada sormak istediğimi soru; -başkasının canını alan insan ferdinin özelinde-, “bir kötülük nasıl bu kadar kolaylaşabilir?”

Bu soruya yanıt ararken size bir film ve bir kitaptan bahsedeceğim yine her zamanki gibi. Bu film ve kitabın ortak özelliği bizi öteki kelimesi etrafında düşünmeye davet etmesi. Yukarıdaki sorunun cevabına dönecek olursak, bir insanı öldürmek için önce onu ötekileştirmeniz gerektiği gerçeğini hatırlatmak isterim, veya şöyle diyelim, her öldürme eylemi bir ötekileştirme eylemidir. Eğer herhangi birini ötekileştirmeye başlamışsanız ona yönelik her türlü kötülük için kendi benliğinizde bir üs kurmaya başladığınızı bilmeniz gerekiyor.

Felsefeciler ve psikologlar öteki ve ego arasındaki tavuk-yumurta ilişkisini tartışırlar, insan teki öteki algısına kendinden mi ulaşır yoksa öteki sayesinde kendisine mi varır? Bu sorunun cevabı bir tartışma konusu ancak muhtemelen doğru bir şey var ki, o da ötekileştirmenin öncelikle ben’in parçalanması olmasıdır. Yani siz her düşman yarattığınızda kendinizi azaltırsınız. Ne kadar çok düşmanınız varsa o kadar az yer kaplarsınız dünyada.

Ötekileştirmenin hastalık derecesine vardığı noktaya şizofreni diyoruz, insan dünyaya duyduğu nefreti kontrol altına alamayıp kendisine yansıttığında, kendisini parçalayıp karşısına alacağı, dışlayacağı, ötekileştireceği ikinci bir benlik yaratıyor. Bu gerçek toplum için de geçerli, bir toplum içinde ortaya çıkan her bir ötekileştirme toplumun kendi varlığını, benliğini parçalayıp ikinci bir benlik yaratma girişimidir.

Dostoyevski’nin Türkçeye “Öteki” ismiyle çevrilen eseri şizofrenik bir vakayı biraz psikiyatrik gerçekliği zorlayarak kurgulaştırdığı güzel bir kısa roman. Yazarın kariyeri açısından en çok önem verdiği ama en az dikkat çeken romanı diyebiliriz. Belki yazım tekniği açısından kırıklı döküklü bir hikaye olması, belki biraz zor okunması öne çıkmamasında etkili olmuş olabilir ancak kurgunun özgünlüğü ve felsefi içeriği açısından gerçekten Dostoyevski’nin işaret ettiği kadar önemli bir metin.

Hikayede bir devlet memuru olan Golyadkin’in hayatına kendisiyle tıpatıp aynı fiziksel görünüme sahip başka bir Golyadkin girer, kendinden daha emin, biraz daha zalim, daha menfaatçi ve kurnaz bu yeni Golyadkin, kahramanın olduğu değil aslında olmak istediği Golyadkin’dir. Roman “olan” ile “olmak istenen” arasında geçen, hayattan yer kapma yarışını, bireyin kimliğini, yani kendiliğini kendi dışında, ötekinde arama hastalığına işaret eden muhteşem bir kurgusal metodla işlemektedir.

Dostoyevski bu metinle ötekileştirmeye çok daha özgün bir perspektif kazandırıyor; yazının başında belirttiğimiz gibi, ötekileştirmeyi bir kendilik parçalanması, insanın kendini mecrasından koparıp kendi dışında bulması olarak ele alıyor. Aslında bu romanda ötekileştirmenin en hastalıklı hali ile karşı karşıyayız; kendi hayatımızda da başkalarına yönelik geliştirdiğimiz tüm ötekileştirmeler de aslında bu hastalıklı zirvenin başlangıç aşamaları sayılabilir. Yani siz başka bir bireyi veya bir topluluğu çeşitli tanımlamalar ve kavramlar aracılığıyla kendi varlık alanınızdan uzakta tutmaya çalışarak, ortak varlık alanınızı parçalayarak şizofrenik zirveye doğru ilerlemiş oluyorsunuz.

Oteki

Öteki
Dostoyevski
Çev. Nihal Yalaza Taluy
Varlık Yayınları

Öte yandan ötekileştirme eyleminde özne ile öteki arasındaki ilişkinin de çift yönlü olduğunu bilmemiz gerekiyor, yani sahnenin öbür ucuna geçip manzaraya ötekinin olduğu yerden baktığımızda aynı şekilde bir ötekileştirme ile karşılaşabiliriz. Dolayısıyla ötekileştirme aynı zamanda kısır bir diyalogdur, tarafların birbirlerine aynı soruyu sorup hiç cevap alamadıkları türden bir diyalog. Bu diyaloğun kısırlığını besleyen en temel şey empati yoksunluğudur, öyle ki kişi zaten diğerini kendisinden mümkün olan en uzak mesafeye koymak, kendisiyle olan tüm muhtemel bağları koparmak, mümkünse de yok etmek için ötekileştirir; bu açıdan zaten empati imkansız hale gelir.

Ötekileştirmenin empatisiz diyalektik yapısı hakkında bugüne kadar okuduğum, izlediğim veya dinlediğim her şey arasında beni en çok sarsan dahi İspanyol yönetmen Alejandro Amenabar’ın yazıp yönettiği “The Others” filmi olmuştur. Nicole Kidman’ın başrolü oynadığı bu filmde, kocası savaşa giden bir kadın, çocukları ve hizmetçileriyle yaşadığı koca bir malikanededir ve film, etrafta dönen garip ve gizemli olaylar çerçevesinde perili, hayaletli, korkulu bir hikaye olarak sürüklenir.

Başından sonuna kadar tipik bir gerilim filmi olarak ilerler, ve Amenabar sizi de filmin içine çekerek korkmanız gerekenleri gösterir, ve filmin sonuna kadar kendinize çizdiğiniz var olma alanında filmde sizden olan kahramanlarla birlikte diğerlerini ötekileştirmenizi sağlar, onlardan korkarsınız, onlara karşı korunursunuz. Ancak filmin sonunda, sadece o 5 dakikalık sonda, muhteşem bir sürprizle film birden sizi öteki konumuna düşürür. Hiç empati yapmadan diğerine yönelik geliştirdiğiniz tüm konumlamanızı sıfırlar ve birden ötekileştirme yoluyla edindiğiniz tüm silahlar elinizden alınır ve siz de ötekileştirilmenin o zalim duygusunu yaşarsınız.

Tipik bir gerilim hikayesi olarak ilerlerken, felsefi mesajın en sonda ortaya çıkması aslında kurgu açısından çok yenilikçi bir yaklaşım da içeriyor, filmin ana gövdesi korkularımızla dolu sıradan hayatımızı, son birkaç dakikası ise gerçekliğin ters dönüp kendimize ötekinin gözünden bakabildiğimiz büyük empatik aydınlanmayı yaşama imkanımızı yansıtıyor.

Dostoyevski’nin kahramanı Golyadkin’in özelinde ötekileştirmenin şizofrenik zirvesini okurken, Amenabar’ın “The Others” filminde ise ötekileştirmenin çılgınlık noktasına ulaşabilecek bir başka zirvesini izliyoruz. Her şekilde ortaya şu çıkıyor; öldürmenin ön koşulu ötekileştirmektir, insan ötekileştirerek kendisini azaltır ve yalnızlaştırır ve nihayetinde ötekileştirdiğini öldürerek bu yalnızlığı mutlaklaştırır. Dünyada kıyılan her bir canı, her bir bedeni kendimiz, dünyanın öldürülen tüm çocuklarını da kendi çocuklarımız olarak görürsek, ötekileştirici etnik, dini, politik görüşlerimizi bir tarafa bırakıp bu katliamların ortaklığından kurtulmuş oluruz. Bu kurtulma ile benliğimizin ve ruhumuzun arttığını, dünyada kapladığımız alanın büyüdüğünü, yürürken kendimizi daha kalabalık hissettiğimizi görebilirsiniz.

Ne demişti Kafka: “Dünyada kapladığın yer iki bacağının arası kadardır.” Belki de bu yeri büyütmenin yolu benliğimizden kopardığımız ötekileri kendimize dahil etmektir, kim bilir… 

Bu yazı Arka Kapak dergisinin 11.sayısında yayınlanmıştır.

Devamını Oku...