Bir Cumartesi Günlüğü

Haydar Ergülen

“-mak”da neyin nesi, nerden çıktı, aman, ağzını hayra aç, kaleminin ucunu da fazla sivriltme diyerek yerime dönüyorum.

Nerede kalmıştık? Gül annem de 12 Eylül’de artık nasıl sakladıysa, bazı ders kitaplarımı bile bulamamıştım; nefret ettiğim ve son sınıfta güçbela geçebildiğim istatistik dersinin kitabı da yıllar sonra annemin saklısından çıkmıştı. Neresi diye sormadım, böyle şeyleri sormamakta fayda var, o da söylemedi… Kırmızı defter yahu, oradan geldik ve bir araba lafı da o yüzden ettik; işte o saklılar arasından çıktı ve bana büyük bir sürpriz oldu. O zamanki italik elyazımla yazdığım kimi şiirler, biraz günlük, “Hayat Bir Gemi” başlığıyla yazdığım, sevgili okul arkadaşım Bergil Gökçin’in de desenlediği çocuk şiirlerim o defterin içindeymiş hep. Geçmiş yıllarda onlardan bazılarını yayımladım. Şimdi sıra, hayır günlüklere gelmedi, yoo çekindiğimden filan değil, ben öyle günlükçü biri değilim çünkü; sıra alıntılara geldi. Yıl 1979, ODTÜ Sosyoloji 3. sınıf öğrencisiyim…”(140 kelime, boşluklu 981 vuruş).”

Artık en azından Arka Kapak dergisinde yazılarımı okuyanlar benim bir doktora görünmemde yarar olduğunu düşünüp söyleyebilirler, benim de buna hiç itirazım olmaz! Yaş 60. Daha önce söylemişimdir, biraz ilerde yine söylerim merak etmeyin. Unutkanlık ve kaybetme, hayli zamandır bende başat imgeler oldu. Nasıl olsa insan yitirdiği şeyleri ilerde yazı konusu yapıyor diye düşünmeyin. Evet daha 2 Arka Kapak önce yazmıştım bu kayıp meselesini. Fakat böyle giderse yazı sıralaması şöyle olacak sanırım: 1 sayı kayıpsız bir yazı, şükür, ikinci sayı bir kayıp yazısı. Yani “iki ileri bir geri” denildiği gibi, ben de “bir varmış bir yokmuş” tarzında yazmak zorunda kalacağım bu gidişle.

Yunus Emre Tozal kardeşim zaman zaman, hatta sık sık, zarif bir biçimde bana dosya konusunu hatırlatıyor. Galiba bir kez mi ne denk geldi de yazdım. Oğuz Atay yazısıydı sanırım. (Benden duymuş olmayın ama, ‘galiba’, ‘sanırım’ gibi sözcükleri sıklıkla ve çok kullanan yazarlar, öncelikle en azından 50’sini aşmış kimselerdir. Niye böyle diyorum, şundan: Birader ikide bir galiba, sanırım filan diyeceğine aç internete bak! derler insana. Haksız da sayılmazlar üstelik. Fakat bu ‘aşkın’ kişiler, yani yaş olarak, hani 50’yi, 60’ı ‘aşkın’ kişiler demek istiyorum, şöhretlerini biraz da böyle oluşturmak ya da sürdürmek isterler. İnternete fazla girmemek, bilgisayardan pek anlamamak, akıllı telefon kullanmamak, çift başparmak vesair parmaklar kullanarak ‘şampiyon’ daktilo kursları mezunu gençler gibi mesaj yazmamak… Neden olmasın bunlar da konuşulmaya, anılmaya değer eylemsizlikler sayılmaz mı sizce de?) Hatta benim şu, artık ‘meşhur’ olmuştur değil mi, olmadıysa bir şiir defteri daha kaybetmem gerekir ki, ona hem ömür hem de şiir yeter mi bilmem, defter kaybetme hikâyem. 2 kez kaybettim, 1 daha kaybedersem 3 olsun! O da sanırım bir tür ilgi toplamak, yaşlanan şairin azalan ilgiyi yeniden toplama arzusu bile sayılabilir. Hem eskisi gibi şiir yazamıyordur, yazdıkları da pek okunmuyor, okunsa da üzerinde durulmuyordur. O da, bilerek yapması gerekmez elbette, bilmeden de olsa şiir defterlerini, yazılarını vb. yitirerek ‘kayıp defterlerde kayıp şiirler’ efsanesini yaratmaya, giderek bunu yerleştirmeye çalışıyor da olabilir pekâlâ. Öyleyse ilerleyen yaşlarda, kısmetse, şiir defterini ya üçüncü kez kaybedecek ya da ‘kayıp defter’ gibi bir adla yeni bir şiir kitabı çıkararak yitiğini taçlandıracaktır, taçlandırabilir.

Geçen yazıda, son kaybım olan şiir defterimden söz etmiştim, Arka Kapak’ın verdiği dertler, pardon defterler diyecektim, ki olayın ağırlığından ötürü ‘dertler’ deyiverdim, işte o defterlere yazıyorum neredeyse 2 yıldır şiirlerimi. Bir bölümünü dergilerde yayımladığım, 50-60 kadarını da bilhassa şehiriçi kamu ulaşım araçlarıyla yaptığım yolculuklarda, yani halkın içinde ve milletle nefes nefese bir biçimde yazdığım “Öğrenci Evlerinde Okunacak Şiirler”di kaybettiğim. Çok söy- leme, çok yazma derler ama, işte insan da sorulunca söylüyor, en az 10 yıldır böyle bir kitap yazmak istediğimi beyan ediyordum. Yazdım da. Son 2 yıldır, Allah sizi inandırsın, belki 70 şiir olmuştu! Derdin neydi niye daha yazıyordun, dediğinizi duyar gibiyim. 2016 sonbaharında da Kırmızı Kedi’den yayımlayacaktım, üstelik genel yayın yönetmeni İlknur Özdemir’e de gayet kendimden emin bir biçimde, ocak-şubat gibi kış aylarında bunun müjdesini bile vermiş idim… Uzatmayayım havaalanında kaybettim, önceki şiir defterimi de uçakta kaybetmiştim.

Şairler kâhin değildir elbette, bilici değildir, ama sezgici yanları vardır, sezerler. En çok sezenlerden biri de Cemal Süreya değil midir? “Kehanet 1985” şiirine bakmak bile yeterli yalnızca: “Lokman şair senin hayatın/ Yedi kırlangıcın hayatı kadar/Altısını ardı ardına yaşadın/Bir kırlangıcın daha var”. Kırlangıcın yaşamı or- talama 9 yılmış, Cemal Süreya bunu söylediği zaman tam 54 yaşında, 6 kırlangıç hayatı yaşıyor, yedincisini yaşarken, 59 yaşında aramızdan ayrılıyor. Başka şiirlerinde de sezgisel gücü hemen farkedilir Süreya’nın. O gözle de okunmalı. Ne diyordu Cemal Süreya, “Ağır ol Bay Düzyazı/Sen ancak uçağa binebilirsin.” Demek ki o kadar uçmak, havalanmak şairlere göre değil, şiire de hiç iyi gelmiyormuş!

Şairler sezer; tabii Cemal Süreya gibi şairlerden söz ediyorum. Bende de bir parça sezgi olsaydı hem şair olurdum hem de yaklaşmakta olanı görürdüm, sezerdim. Kim bilir belki de üçüncü defterimi yitirirsem, ondan sonra olabilirim. Değer mi derseniz de, bilmiyorum derim. Gelelim bu yazının sebeb-i hikmetine. Yazının italik dizilmiş ilk bölümündeki “‘mak’da neyin nesi”, cümlesinde bir yanlışlık yok, fakat bir eksiklik var. Bir hayli eksiklik hem de. Bu sefer ne oldu kardeşim? diye siz sorun, ben de söyleyeyim. Yunus Emre Tozal’a bu sayıda “alıntı”lardan söz eden bir yazı yazacağımı söyledim, o kibar üslubuyla yine ‘Peki abi, biz de Peyami Safa’nın Yalnızız kitabıyla ilgili bir dosya hazırlıyoruz.’ dedi. Yanıt olarak ‘Vallahi haklısın yalnızız’ yazdım. Yalnızız kitabı da, Peyami Safa’nın en sevdiğim romanıdır. Hatta üniversitede sanıyorum ‘Feminizm’ dersiydi, Peyami Safa’yla ilgili bir çalışma yaparken okumuştum. Bulabilsem, daha doğrusu nerede olduğunu bilsem, o acemi çalışmayı, ödevi özetleyerek katılırdım o dosyaya.

Alıntı üzerine hayli gevezelik edip yazdıktan sonra bilgisayar ekranını açık bırakıp gazete ve ekmek almak üzere bakkala gittim. (Bu cümledeki üç arkaik, bir başka deyişle modası geçmiş sözcüğü bulun demeye gerek yok!) Hâlâ gazete okuyorum, ekmek yiyorum, hiç olmazsa bunları bakkaldan alıyorum, evet bizimki de laz bakkal, Cihangir’deki. Çukurcuma’da tabelasında laz bakkal yazan değil. Hadi bizimkini sevindireyim: Tabelasında yazmasına gerek yok, alnında yazıyor!

Geldim ki… Yazının başına dönün lütfen, evin üç kedisinden, ben masada çalışırken en az ikisi bana yarenlik eder, birisinin ayak izlerini gördüm klavyenin üstünde. Gördüm deyişim mecazi, asıl olarak açık ekrandaki yazının, ‘mak’ da neyin nesi, cümlesiyle başladığını gördüm, aşağıya baktım, 140 kelime, 981 vuruş yazıyordu, neredeyse 6000 vuruş yazdığım yazıdan o kadarı kalmıştı işte. Ben de oradan başladım. Tarihi bir belge olsun diye!

…Haklısınız, Arka Kapak için pek uygun bir yazı olmadı. Berberistan diye bir dergi çıkmıştı, ilk sayısına ilk traşımı yazmıştım, fakat sanırım kapandı dergi, açık olsaydı orada yazmaya devam ederdim bu tür yazıları. Kısa kesemedim. Burada kesiyorum.

Bu yazı Arka Kapak dergisinin 13.sayısında yayınlanmıştır.

Devamını Oku...