Cemil Üzen

Magda Romanska, Ruby Cohn’un A Beckett Canon isimli kitabına yazdığı kritikte “Beckett hakkında bir kitaba daha ihtiyacımız var mı?” sorusunu sorarken, 2001 yılına kadar yazılmış Beckett hakkındaki 21 kitabı listelemişti. Bu listeyi tarif etmek için ise, Gordon Rogoff’un “Beckett Endüstrisi” adlandırmasını yardıma çağırıyordu. Sahi, neden Samuel Beckett hakkında sürekli kitaplar yazılıyordu?

Beckett’e dair bu ikincil literatürün oluşmasının Beckett’in absürt, karanlık, şakacı ve varoluşçu, en önemlisi; anlaşılmaz evreninin neden olduğuna kuşku yok. Molloy, Malone Ölüyor ve Adlandırılamayan’dan oluşan üçleme ise bu evrende en büyük gravitasyon alanlarından birini oluşturuyor. Hakkında Cousineau’nun kitabı başta olmak üzere, kendi hacminden kat kat fazla yazı yazılan bu kitabı, bu denli hakkında konuşulabilir ve ayrıcalıklı kılan ne?

Üçleme’de karşımızda torunlarınıza anlatabileceğiniz bir öykü yok. Barda arkadaşınıza anlatabileceğiniz bir öykü de yok. Aslında Üçleme’de yekpare bir öykü de yok. İlk iki kitapta en azından karakterlerden söz edebiliriz, Adlandırılamayan’da arada bir isimlerinin zikredilmesi dışında onlar da yok. Sadece fragmanlar, iç sesler ve yakalanamayan, yakalanamadığı için de sürekli ertelenen bir sessizlik karşımızda duruyor. Karakterlerin isimlerini unutabilirsiniz, kimin ne yaptığını da unutabilirsiniz, Beckett da muhtemelen sizden bunu istiyor. Üçleme hafızanın değil, hafızasızlaşmanın romanı. Bu romanda bir hikayeyi takip etmek isterseniz düş kırıklığına uğramanız muhtemel, bir atmosferi yaşamak istiyorsanız, doğru yere geldiniz.

Roman boyunca muhatap olduğumuz karakterlerin bedenen ve ruhen sakatlandığını görürüz. Bedensel ve ruhsal sakatlık, birbirini bütünler durumdadır. Hangisinin, hangisinden doğduğu belirsizdir. Fiziksel sakatlıktan ihtiyaçları karşılamak için kullanılan nesneler, -sopalar, defterler, kalemler ve diğerleri- zihinsel sakatlığın birer parçasına dönüşürler. Biz tüm bunları “yazı” sayesinde öğreniriz, çünkü Molloy hafızasızdır, ondan sadece yazması istenmiştir. O da ne yazması gerektiğini pek de bilmeden, sefalet içinde, çürüyerek yazmaya devam eder. Malone ile Molloy arasında ise bir fark bulmak pek de kolay değildir. Belki böyle bir arayışa da gerek yoktur. En sonunda ise, Adlandırılamayan’da bir zamanlar Malone ve Molloy olan kişi, her ne ise adı, tüm çıplaklığı ile karşımızdadır. Ona bir “ses” diyebilir miyiz? Belki. Belki de hiç sese dönüşmeyen düşünceler vardır karşımızda.

Adlandırılamayan, şüphesiz kitabın en ilginç bölümü. Bir ağzı var mı? Peki midesi? Olup olmadığını o da bilmiyor. Kurduğu cümlelerden sonra organların olması ya da olmaması gerektiğine karar veriyor. Wittgenstein bir yerlerde isyan ediyor olmalı. Dilimizin sınırı, başka bir anlamda dünyamızın sınırı. Şeylere varoluşunu kazandıran, cümlede varolmalarından ötesi değil. Dilin dışında bir gerçeklik olmadığını, en Platoncu ve en alaycı, en sefil ve en acıklı surette gösteriyor bize Adlandırılamayan. Uzay-zaman düzlemi onun için pek de bir şey ifade etmiyor, ortada yalnızca dilin düzlemi var.

Adlandırılamayan bize Artaud’un “organsız beden”ini fazlasıyla anımsatıyor. Deleuze & Guattari ikilisinin organsız bedene getirdiği yorumun kimi emarelerini onun üzerinde görmemiz mümkün. Bedeni yokken bile arzularını anlattığını görürüz, sonra da arzularına uygun bir şekilde bedeninin biçimlenişini. Fakat iktidarın sınırlarından o bile azade değildir. Bir yüklemle yüklemlenmeyi kendisine şart koşar, sonra amansız bir kurtulma arzusuna tutuşur, bir küpün içinde hapsolmuştur ve gideceği yer cehennemdir. Ne bu dünyada, ne de ötekinde, ne de potansiyel diğer dünyalarda bir kurtuluşu yoktur. Üstelik, tüm cehalet ve deliliğiyle, bunu anlatabilecek kadar entelektüeldir. Geometri ve Coğrafya bile bilir!

Sanırım üstteki dört paragraf, neden bir Beckett endüstrisi oluştuğunu ve bu kitabın neden bu endüstri için kıymetli olduğunu anlatmak için yeterli. Beckett bizim için anti-peygamberler yaratıyor. Peygamberler gibi öncesiz sonrasız, belli belirsiz, mistik bir edayla konuşuyorlar. Peygamberlerin aksine hakikati kurmakla değil, parçalamakla mükellefler. Dili kıran, gerçekliği parçalayan zıpır ve umutsuz sözleri yeni bir hermeneutik alanı açıyor. Endüstri tam da bu ne idüğü belirsiz alanın üzerine inşa ediliyor. Beckett’ın romanı (şükür ki artık demode olan) postmodernlik tartışması bağlamında değerlendirilebilir mi? Mümkün. Fakat ben mutlaka bir postmodernlik ona yakıştırılacaksa, bunun roman bağlamında değil, teoloji bağlamında söylenmesi gerektiğine inanıyorum. Modernitenin teolojisi psikanalizse; postmodernitenin teolojisi Beckett romanı, Nietzsche’den el alan dekadans ve hakikati parçalayan diğer umutsuz unsurlar olmalı. Üçleme ise bir anti-kutsal kitap sayılmalı.

Bu ürüne babil.com‘dan ulaşabilirsiniz.

Üçleme – Samuel Beckett
Ayrıntı Yayınları