Bir Hayalet Dolaşıyor Dünyada

Yazan: Sabri Gürses

Dostoyevski nedir? Bir hayalet olduğu kesin, ama neyin hayaleti? Öncelikle Avrupa’nın hayaleti. Avrupa’nın yıkılan, yerle bir olan dünya siyasetinin ve dünya-kültür hayalinin korktuğu hayalet. Avrupa’nın dünyaya yaydığı fikirlerin bir gün dönüp başına musallat olacağını tüyler ürpertici çığlıklarla ilan eden uğursuz hayalet. Bu muhteşem kristal sarayı inşa ettiniz ama yerle bir olacak, bu büyük insanlık ideallerini ortaya attınız ama insanlar onları kabusa çevirecek, onları ben en gerçek halleriyle gördüm ve bir daha asla unutturmamaya yemin ettim, size öyle şeyler anlatacağım ki insandan nefret edeceksiniz ve nefretin en çıplak haline vardığınız zaman onu belki seveceksiniz. Ve biz Ruslar, bütün barbarlığımızla size asıl medeniyeti göstereceğiz, hazır olun buna, bunu anlatacağım size ve buna bayılacaksınız. Böyle der hayalet.
Dostoyevski nedir? Rusya’nın hayaleti. Ülkenin bütün bir yirminci yüzyılını önceden anlatmadığını, uyarmadığını kim söyleyebilir? Bütün Rusya’nın büyük bir Ölü Evi’ne, bir morga döneceğini önceden haber vermedi mi? Sarı duvar kağıdı kaplı odalarda, tavan aralarında, şık salonlarda aylaklıktan ya da açlıktan çıldıran Rus entelektüellerinin kabus gibi heveslerle sokağa çıkacağını haber vermedi mi? Dünya savaşı, iç savaş, kovuşturmalar, yeni dünya savaşı, toplama kampları, gulaglar, büyük nükleer korkular… Sovyetler denen o akıl almaz deney toplumunun yaşadığı felaketleri başkalarına – Avrupa aklının çıldırmış hali olan Alman emperyalizmine, sosyalizm idealini anlayamamış ya da aşırı anlamış olan Stalin’e, gerici ideallere ya da Demir Perde ideolojisine kapılmış herkese – ne kadar yıkmaya çalışırsak çalışalım, Dostoyevski’nin Orta Asya ile Sibirya kıyısındaki hapishanede böyle bir deneyin ortaya çıkacağını öngördüğünü ve sonraki hayatını hep bu görüsünü anlatmaya adadığını reddedemeyiz. Haber verdi ve tam da bu yüzden Sovyetlerin kabullenemediği bir Rus klasiği oldu. Puşkin’i gururla sahiplendi Sovyetler, Tolstoy’u devrimin öncülerinden biri ilan ettiler, fakat bir büyük halk yazarı olan, halkın en ağır yoksulluğunu anlatan Dostoyevski, Rus edebiyatının resmi temsilcilerinden biri olarak onaylanmadı. Dostoyevski ile Tolstoy arasındaki sınıfsal uçurum adaletsizliğinin; yani ekonomik delirmenin uçurumunda yaşayıp hep ezilenleri yazan bir şehir edebiyatçısı ile servetlerini miraslarını en iyi en ahlaklı şekilde kullanmayı dert edinebilecek kahramanlar yaratan bir çiftlik edebiyatçısı arasındaki sınıfsal fark adaletsizliğinin Sovyet döneminde devam ettirilmiş, hatta daha da ağırlaştırılmış olması şaşkınlık vericidir.
Dostoyevski nedir? Edebiyatın hayaleti. Çağdaş edebiyatta onun etkisinden bahsetmeden edebiyatçı sayılabilen kalmış mıdır? Ondan etkilendiğini keşfetmeden beğendiğimiz yazar kalmış mıdır? Dostoyevski yeni Homeros’tur, bütün eseri dev bir destan sayılır, bütün karakterleri yeni bir Troya Savaşı’nın karakterleridir ve bu kez savaşın adı Petersburg Savaşı’dır. Baba Karamazov’un Zeus’un yerine geçtiği yeni Yunan panteonunu yarattı Dostoyevski. Asla ‘biz Gogol’ün paltosundan çıktık’ demedi (bu söz Avrupalı bir edebiyat eleştirmeninin ilgi çekmek için uydurduğu ya da çarpıttığı bir söz) ama, Avrupa ve sömürgelerinin edebiyatlarını çıkarttı cebinden.
Dostoyevski nedir? Bir madrabaz, bir gözbağcı. Bütün dünyayı baltalı bir sahte katliam hayalperestine hayran bıraktı. Cinayet işlemeden, sadece cinayeti hayal ederek katil olan ve sonra bu hayali yüzünden vicdan azabı duyan bir kahraman yarattı. Suç ve Ceza’nın en çarpıcı yanı cinayetin Raskolnikov tarafından gerçekten işlendiğini gösteren tek bir kanıt bile olmamasıdır. Cinayet anı bize anlatılmış olmasa ve Raskolnikov itiraf etmemiş olsa ceza olmayabilirdi. Romanın sonuna kadar kimse kanıtlayamaz cinayeti; polis müfettişi (bir tür yazarın bir temsili) hiçbir şekilde sorguda kanıtlayamaz onun katil olduğunu, ona itiraf ettirmeye, şüphesini doğrulatmaya çalışır, fakat başaramaz bunu. Raskolnikov ancak Raskolnikov’un itirafıyla katil olur, fakat kim söyleyebilir onun cinayetten önce uyuya kaldığı parkta Olayın rüyasını görüp de rüyayı gerçekle karıştırmadığını? Bazen öyle rüyalar görürüz ki gerçekten çok daha gerçek olur ve bütün benliğimizi altüst eder; arzuladığımız ya da korktuğumuz şeyin cisimleştiği rüya bizi ondan keskin bir suçluluk duyacak kadar etkiler ve onu Gerçeğin yerine koyarız. Raskolnikov bir bakıma bunun da metaforudur ve Dostoyevski’nin yapıtında bunu geriye dönük olarak açıklamanın imkanı var: ilk eserlerinden biri olan İkiz’de bir karakteri ikiye bölen ve birini diğerinin şizofrenik benlik hayaline çeviren Dostoyevski, İkiz’i en önemli eseri sayıyordu; hiçbir yazar en önemli eserini tekrar tekrar yazmadan edemez, hele bu eser başarısız sayıldıysa ve yazar bunun acısıyla yaşıyorsa – onu başka eserlerin içine usul usul ya da açıkça tekrar katacaktır. İkiz’deki fikir Dostoyevski’nin bütün eserlerinin özünde yatar. Raskolnikov cinayetten önce bir meyhanede kulak misafiri olduğu nihilist öğrenci sohbetini ve okuduğu gazete haberlerini saplantılı bir niyet haline getirmiş, sonunda kendini bunu gerçekleştirdiğine inandıracak kadar, ya da gerçekleştirmeye karar verdiği anda rüyasını görüp tekinsiz bir olayı gerçekleştirmenin dehşetli hazzını yaşar yaşamaz Olayı erteleyecek kadar içselleştirmiştir okuyup dinlediklerini. Sonra rüye gelir ve sonra da muhtemelen Raskolnikov’un kendisi değil ikizi cinayet mahalline giderek kapı önündekilerle bir tartışmaya girerek şüpheleri üzerine çeker ve böylece rüya başkalarının gözünde için onun dahil olduğu bir gerçeklik halini alır. Raskolnikov’un acı çekmesi için cinayet fikri bile yeterlidir ve bir başka yorum katmanında, eğer iki kadın gerçekten öldüyse -rüya gerçekle örtüştüyse, Olay olduysa- bundan Raskolnikov’un ikizi sorumlu sayılır. Raskolnikov niyetinden utanıp dehşete kapıldığı yani ikizinin niyetine engel olamadığı için hapse girer, tıpkı ikizini durduramadığı için akıl hastanesine kapatılan Golyadkin gibi. Romansal gerçekliğin farklı olduğunu, anlatının gerçek olduğunu, onu olduğu gibi kabul etmemiz gerektiğini savunanların Suç ve Ceza’yı İkiz’le birlikte okumasında yarar var. Sonuçta Suç ve Ceza’da yaşadığımız katharsis kahramanın pişman olarak itiraf etmesi sayesinde değil, cinayetin onun tarafından işlendiğine inanmamamız, hatta ilk sayfalarda olup biten şeyin bir cinayet olmadığına inanmamız sayesinde yaşanır.
Dostoyevski nedir? Benim. Babam, babasının hastaneye götürmeyerek ölüme mahkum ettiğine inandığı annesine verdiği okuma sözünü tutmak için, üç erkek çocuğun başına genç bir üvey anne getiren babasına duyduğu öfkeyle köyünü terk ederek geldiği şehirde gecekonduda yaşayıp Dostoyevski ve Sartre okuyan yoksul bir delikanlıyken annemi baştan çıkarttığı ve hayran olduğu annesinin kendisinden yirmi yaş büyük bir adamla evlenmiş bir kadın olmasını kabullenemeyen maceraperest annem de dünyayı yorumlamaktan değiştirmeye geçmenin ilk adımı olarak babamı seçtiği ve beraber beni dünyaya getirdikleri için Dostoyevski benim. İlk Dostoyevski çevirimi Ecinniler’den çıkma bir entelektüelin sözüne güvenerek imzaladığım sözleşmeyle ömür boyu kaybetme tehlikesi yaşadıktan sonra yıllarca yılmadan mücadele ederek kurtardığım için Dostoyevski benim. Bir editör dostumun Dostoyevski çevirisi teklifine yeni tanıdığım birini ortak ettiğim, o kişi tarafından başka bir yayınevinin intihal çeviri tuzağına sokulmaya çalışıldığım, bunu öğrenince ateşlenip yatak döşek yattığım, ilgili yerlere bu intihal kitapları toplattırmak gerektiğini söylediğim, sonuç almak bir yana bir süre sonra o kişinin editör dostumun yerine geçmesine tanık olduğum için – yani doppleganger hikayesini bizzat yaşadığım için, benim Dostoyevski. Beyaz Geceler’i asıl haline kavuşturarak hayalperest bir saadet anı yaşadığım için benim. Dostoyevski’yi edebiyat kuramının örnek yazarı haline getirmeye hayatını adayan Bahtin’i “Bakhtin” olmaktan kurtardığım için benim.
Dostoyevski nedir? Saç sakal karman çorman bir adam ikonudur. Jilet gibi takım elbiseler giyip sinekkaydı tıraş olan babaların çocuklarına onun kitaplarını tavsiye ettiğini görünce kahkahalar atmak gerekir, bütün gün seksen kişilik, yüz kişilik bir çalışan grubunu yöneten ve ofisi topuklu ayakkabılarının altında çiğner gibi dolaşan kadınların yeraltından notlar okuyan çocuklarına şefkatle baktığını görünce dehşete kapılmak gerekir! Ne biçim bir dünya bu! Genç akılları ne büyük bir korku tüneline soktuklarının farkında değiller mi, yoksa yaşadıkları felaketten onları kurtarmak için son bir umutsuz çaba mı bu? Dostoyevski’yi sevimli bir dede gibi, tatlı tatlı öğütler veren aklı başında bir amca gibi sunmaktan daha delice ne olabilir? Sağlıklı bir toplum yaratmak üzere yola çıkan Rusların kabullenmediği bu yazarı aramıza alırken neyimize güveniyoruz? Onu sindirip aşacak güç var mı bizde? Necip Fazıl bile tereddüt ederek Turgenyev’i tercih ediyordu; Cemil Meriç mütefekkir Dostoyevski’yi överken belki de Fransız çevirmenlerin ehlileştirdiği bir Dostoyevski’yi övüyordu; Orhan Pamuk modelleri arasında onun da yer aldığını söylerken bir gün o modele aşırı benzemekten, romantik bir Batıcıdan -son romanlarında hafif hafif varlığını belli eden o- hırçın bir Batı eleştirmenine dönüşmekten korkmadı mı sahiden? Dostoyevski bir beladır, bir hastalıktır, bunu reddetmenin bir yararı yok, ancak bunu kabul ederek aşabiliriz bu hastalığı. Dostoyevski’yi, bizdeki kötülükleri ve karanlığın içindeki cılız umut ışıklarını görmezden gelmek, onları başka bir toplumdan, başka bir halktan, başka bir dilden gelmiş, Mars kolonisinde yaşanmış gibi düşünmek ve kendimize ancak üstünkörü, belli belirsiz, çok uzaktan benzetmek için, kendi kötülüklerimizi ve umutsuzluklarımızı unutmak için okuduğumuzu itiraf edelim. Kendi edebiyatımızda yazılmasını kabul edemeyeceğimiz şeyler için kullanıyoruz Dostoyevski’yi; kendi edebiyatımızda bu üslupsuz, dağınık, ne yaptığı, nereye gittiği belirsiz karakterlere, bu hayalperestlere, bu acımasızlara, bu baba katillerine dayanamayız. Bizim edebiyatımızda bir Suç ve Ceza yazılmış olsa, yazarına işlediği gerçek cinayeti, üstü örtülü anlattığı cinayeti itiraf ettiririz; çünkü çevirisinin, onu çevirme eyleminin bile sevk ettiği fikir odur, gerçekten lüzumlu mu bazı insanlar diye sormamış ve bu konuda kararlar almamış bir insan çeviremez bu eseri. Gerçekten hayatında bir kez olsun bir kadına zarar vermemiş olan ya da bir erkekten zarar görmemiş olan bir çevirmen çeviremez Yeraltından Notlar’ı. Bir kez olsun – zaten defalarca olur insan hayatında – bir insanı kasten, canını yakmak üzere aşağılamamış ve bir toplulukta alenen en fena şekilde aşağılanmamış biri çeviremez İnsancıklar’ı. Şunu kabul etmek şarttır: Ancak dibe, en dibe kadar inmiş bir insan Dostoyevski çevirebilir. O da eğer o delikten çıktıysa.
Bir hayalet dolaşıyor dünyada. Ona musallat olan hayaletin adı komünizm değilmiş, bunu öğrendik. Dostoyevski’nin hiç şans vermediği Komünizm gelecekse hayalet olarak değil, kanlı canlı bir şey olarak gelecek. Asıl bilmediğimiz, hâlâ bilmediğimiz şey Dostoyevski’nin haber**

Bu yazı Arka Kapak dergisinin 27.sayısında yayınlanmıştır.

Devamını Oku...