Bir Ömrün Sonunda Sırça Köşk’e Karşı

Galip Çağ

Popülariteden kaçmak kaliteli okuyucu(!) görüntüsünü ortaya koymak adına bir moda. “Onu okumuyorum, çok popüler” gibi bir söylem, okumadığın kitabı okumama sebebinin en elit(!) perdesi. Bu aynı zamanda bazı eserlerin de kör talihi galiba. Garip şekilde uzak tutuyor okuyucuyu kendinden. Üniversite zamanlarımdan hatırlarım Benim Adım Kırmızı’ya bir tarihçi olmama rağmen aldığım tavrı. Ve tabi ki herkesin koltuk altında bir ziynet eşyası gibi gezen Sofinin Dünyası’nın kurban edilişini… Sabahattin Ali de çoğu zaman böyle bir hikâyenin öznesi olmuş gibi, elbette önyargılar ve bizden değillerle birlikte… Ama şimdi vefatının 70. yıldönümünde, son ve bana göre en etkili eseriyle, özellikle de esere adını veren öykü/masalıyla bir kez daha ve derinlemesine anılmayı sonuna dek hak ediyor.

Sabahattin Ali hem yaşamı hem de ürettikleri ile sadece Türk Edebiyatı açısından değil Türk Düşünce Tarihi açısından da başlı başına bir öykü. “Ona sahip çıkanlar tekelini” oluşturacak kadar ya da onun gibi düşünmese de okumaktan geri duramayacaklar kitlesiyle var olacak kadar da mistik. Kırk bir yıllık ömrüyle “kısa” kelimesinin manasını değiştiren bir münzevi. Sırça Köşk’te artık isyanını ortaya koymaktan imtina edemeyecek kadar da muzdarip.


Sırça Köşk
Sabahattin Ali
Yapı Kredi Yayınları

Sırça Köşk, 1947’de basılır ilk kez, Remzi Kitabevi tarafından. Sağlığında basılan son eseridir. Bir daha 1965’e dek Türkiye’de onun eserleri yeniden basılamaz. Bir veda eseridir sanki. Söylenecekleri en sert şekilde söylediği ve yaşasaydı neler söylecektiye dair en somut delili sunduğu bir iç döküş. O güne dek Sabahattin Ali’ye dair ürkeklik ve şüphe düzeyindeki bakışları korkuya çeviren bir öne çıkış. Eser, 1947’de 4.000 adet basılır. Bugünün şartlarında dahi iyi bir rakamdır bu. Ancak Ağustos 1948’de Bakanlar Kurulu kararı ile toplatılır. Remzi Kitabevi’ne göre bu haksız bir eylemdir. Zira eser, kanuna aykırı bir unsur içerseydi, basıldıktan kısa bir süre sonra işlem görmesi gerekirdi onlara göre. Kaldı ki basımından toplatılmasına kadar geçen sürede, eserin hemen hemen tamamı satılır ve sadece küçük bir kısmı (180 adeti) toplatılır.

Esere adını veren “Sırça Köşk” son öyküdür, daha doğrusu alegorik bir üçlemenin nihai halkasıdır. Kitabın sonuna eklediği dört masaldan “Bir Aşk Masalı” kenara konulursa “Devlerin Ölümü” ve “Koyun Masalı” ile birlikte kimilerine göre mecazi ve canlandırmalı bir devir hicvi iken, kimilerine göre de her türlü baskıcı güce dair bir karşı duruştur; hem de cepheden, çekinmeden. Sırça Köşk onun, Yeni Dünya ile başlattığı, eleştiren ve hicveden öykücü tipinin artık muhalif öykücüye evrildiği ve geliştiği eseridir. Toplumcu gerçekçilik bu eserdeki öykülerde, özellikle de “Böbrek”te zirveye çıkmıştır bazılarına göre.

Sabahattin Ali’yi tanıyanların ortaya koyduğu; ailesine düşkün, müşfik, nüktedan ve naif insan görüntüsünden sonra bu denli hırçın ve sert bir üslubun ortaya çıkması, onun Kürk Mantolu Madonnaİçimizdeki Şeytan ya da Kuyucaklı Yusuf’’tan müteşekkil olmadığını anlayıp en azından bu eserini okuyanlar için halen şaşkınlık verici bir durumdur.

1944 -1947 arasında kaleme alınan öykülerden oluşan Sırça Köşk’ün Tek Parti Dönemi Türkiyesi’nde bir karşı duruş, edebi bir çığlık ve bir sistem eleştirisi olduğu düşünülürse; özellikle esere adını veren öykünün çok değil birkaç sene sonra, 1950’de Tek Parti Dönemi’nin sona ermesi ile çok daha anlamlı bir noktaya geldiği görülebilir. Sabahattin Ali’nin bu son öyküleri 1966’da Varlık Yayınları tarafından yeniden Son Hikâyeler-Esirler adı ile basıldığında, yazarın isminin bu eserle nasıl bir boyuta taşındığı edebiyat tarihimize geçecek şu acı açıklama ile ifade edilir: “Zamanın hükümetini kastettiği şeklinde yorumlanan ‘Sırça Köşk’ hikâyesi yüzünden bu kitap, o zamanın kanunlarının verdiği hakla ‘Heyeti Vekile’ kararı ile toplatılmıştı. Bugün başka bir imza ile yayımlansa en küçük bir sakınca dahi görülmeyecek kadar masum bir nitelikte de olsa, ‘yazarın adının uyandırdığı alerjileri’ göz önünde tutarak, ‘Sırça Köşk’ hikâyesini bu cilde koyamadık. Edebiyat tarihimiz bakımından bir eksiklik sayılabilecek bu davranışımız için okurlarımızdan özür dileriz.”

Arka Kapak dergisi 28. sayı

Devamını Oku...