Bir Osmanlı Başkenti Güncesi: Bursa’ya Davet Var!

İlyas Koç

Ahmet Hamdi Tanpınar, Beş Şehir’de masalsı bir destan gibi anlattığı Bursa bahsinde okuru önemli bir istifham ile sarsar: “Niçin Bursa’yı bu kadar seviyoruz?” Sübjektivitenin çok uzağında olan bu yalın suâli şöyle devam ettirir Tanpınar: “Kendimize bir güzellik dini, geçmiş zaman kokulu bir âlem, çinilerden, su seslerinden, kemer ve oymalardan, eski kumaşlardan ve geçmiş modalardan, isim ve hâtıralardan bir dünya yaratıp onun içinde, o yapma cennette bir takım zihnî uyuşturucular veya coşturucularla, yaşadığımız zamandan uzakta sarhoş olmak mı istiyoruz?” Okur, tabir yerindeyse bu suâlin ifade ettiği anlam yoğunluğu karşında zınk diye kalıverir olduğu yerde. Öyle ya, bahsolunan şehir, salt evden-duvardan, yoldan-handan, mâbetten-parktan oluşan bir kütle yığını mıdır? Yoksa bütün bunların ötesinde, âdeta ruh ve mana köklerimizin özü, usâresi; yitik bir medeniyetin en muazzez ve en muallâ hikmet burcu; cenk gülbânklerinin, zafer neşîdelerinin, aşk âvâzelerinin bağrında nazlı nazlı salındığı kalp karargâhı ve âhir zamandaki “ba’sû ba’del-mevtimizin” yegâne durağı olma mâhiyetini hâiz ulu bir şehir midir?  Bu hâliyle onu elfâzın dar kalıplarının elverdiği ölçüde lâyık-ı veçhiyle anlatmak zor mesele. Böylesi ağır bir işe soyunan Samet Altıntaş, “Bursa’nın Daveti” adını verdiği kitabı ile bize bu efsunkâr kentin sırlarını anlatıyor. Ve Tanpınar’ın okuru sarstığı o pek mühim suâlin peşinde, önümüze içinden Bursa geçen bir kelimeler hazinesi serdediyor.

Şeyh-ül Müverrihin Halil İnalcık, Osmanlı’nın tabir yerindeyse Bursa’ya düşülmüş dipnot olduğunu şu sözlerle anlatır: “Bursa bu memleketin tarihidir, temelidir. Bunda hiç mübalağa yok. Eğer Anadolu yarımadasındaysak, burada oturuyorsak, Bursa’dan başlıyor her şey.” Bir diğer mütefekkirimiz Sâmihâ Ayverdi ise aynı hakikati bambaşka bir tonda terennüm eder: “Ne olursa olsun, ne denirse densin, Bursa Osmanlı Medeniyeti tarihinin karakterini toprağa çizen, sanki bir efsâne kahramanıdır. Öyle bir kahraman ki içi ile, dışı ile, geçmişiyle, hâliyle muhteşem bir tarihin rast konuşan dudağıdır.” Peki, nedir Bursa’nın efsûnu, câzibesi? Samet Altıntaş, Bursa’nın Daveti ile bu “masal sultanının” yüzündeki peçeyi indiriyor. Hünerli ve zarif dokunuşlarla mazinin, şehrin üzerine vakit be vakit serdiği o nazenin tülü kaldırıyor. 

Kitap, dolu dolu dört bölümden oluşuyor. Bursa’nın Osmanlı Padişahları adını taşıyan ilk bölümde, kuruluş evresinde Osmanlı’ya padişahlık yapmış ilk altı padişahın Bursa serencâmı anlatılıyor. Osman Gazi’nin Bursa’nın fethini görmeden vefâtı; “savaşların ve zaferlerin adamı“ oğlu Orhan’ın Bursa’yı alması ve cihan siyâsetinin merkezine dönüştürmesi; Bursa üslûbunun ilk örneğini teşkil eden yapıların küşâdı; Murat Hüdavendigâr’la birlikte ilk imparatorluk taslağının ortaya çıkması; mağrur ve mağdur padişah Yıldırım Bayezid’in sahneye çıkışı ile tadılan büyük zaferler ve ağır yenilgiler; fetret devriyle birlikte şehzadeler arasında Bursa’ya hâkim olmak üzerine verilen mücadele ve II. Murad devrinde kabına sığmayan devletin İstanbul üzerine yürüme şecaatini göstermesi gibi konular büyük bir titizlik ve hassas bir işçilikle okura aktarılıyor. Burada istidrâdi olarak belirtmek istediğim bir husus da Altıntaş’ın, tarih kitaplarından âşina olduğumuz bu bilgileri hasıraltına süpürülmüş onlarca anekdotlarla bezemesi ve okuyanın damağında tat bırakan edebî bir şerbet ile sunması.

Kitabın, Zamana Yolculuk adını taşıyan ikinci bölümünde ise okuru şaşırtan bir çok “underground” bilgi yer alıyor. Örneğin; yazarın ifadesiyle “İmparatorluğun romantik devrimcisi” Cem Sultan’ın Bursa’da II. Bayezid’e karşı padişahlığını ilân etmesi, hacca giden ilk Osmanlı evlâdı olması, Rodos Şövalyeleri’nin eline esir düşmesi ve vatan hasreti içinde ölmesi pek rakîk ve şairâne bir dille anlatılıyor. Yine büyük velî, rind-meşrep Niyazi Mısrî Hazretleri’nin Bursa günlerini, şehrin muhtelif yerlerinde tekke olarak mesken tuttuğu camileri ve günümüzde PTT binası olarak kullanılan yapının aslında Mısrî’nin dergâhlarından biri olduğunu bu bölümde anlatılanlardan öğreniyoruz. 

Bu bölümde şahit olduğumuz şehre özgü “devrimci dinamiklerden” bir tanesi de Cezayir bağımsızlık mücadelesinin sembol ismi Emir Abdülkadir’in Bursa’da geçirdiği yıllara dair anlatılanlar. 1800’lü yılların ikinci yarısında Fransızlara karşı verdiği mücadele ile halkının bağımsızlığı yolunda önemli işler başaran Emir Abdulkadir bir süre sonra Fransızlara teslim olmak zorunda kalır. III. Napolyon’un oluru ile Osmanlı topraklarına sürgününe izin çıkar. Abdulkadir, önce İstanbul’a sonrasında da yeşili ve zeytin ağaçlarının kendisine Cezayir’i hatırlattığı Bursa’ya gelir. Üç sene Bursa havasını teneffüs edip Şam’a giden Abdulkadir, içindeki Bursa aşkını şu mısralara döker: “Şu gönül Bursa anılarını unutmak için direndi/ Sinemde Bursa an be an tazelendi..”

Bursa toprağında boy gösteren bir diğer sürgün ise Şair Nazım Hikmet’tir. “Yatar Bursa Kalesi’nde” isimli şiir kitabı ile Bursa’ya olan merbûtiyetini en kalbî bir sûrette mısralara döken Nazım’la ilgili kitapta göze çarpan çok ilginç bir ayrıntı yer alıyor. Altıntaş, Bursa Cezaevi’ndeki ilk mescidin Nazım’ın gayretleri ile açıldığı bilgisini veriyor. Buna göre cezaevi savcısı Nazım’dan koğuşlardan birini mescide çevirmek için ricada bulunur. Nazım’ın “Neden olmasın!” cevabının ardından Ressam İbrahim Balaban’ın da desteği ile mescit kısa sürede açılır. Mescidin mihrap tezyinini ise Balaban yapar. 

Kitabın Mekâna Yolculuk adını taşıyan üçüncü bölümünde ise Alaaddin Paşa Cami, Ulu Cami, Yeşil Türbe ve Muradiye gibi uhrevî yapıların, şehrin asırlar ve asırlar boyunca içten içe terennüm ettiği bir şarkının lâhûti notaları olduğu aktarılıyor. Bu yönüyle Bursa özelinde yapılan mekânsal yolculuğun aslında kişinin kendi içine yaptığı devrimsel bir seyahat olduğu de temayüz ediyor.

Altıntaş, Dibace adını verdiği son bölümde ise kitabı hazırlarken atıf yaptığı 350 farklı kaynağın, kendi ruh ve düşünce ikliminde beliren yansımalarını alabildiğine öznelleştirerek ortaya nev’i şahsına münhasır bir dantela çıkarıyor. Başa dönecek olursak Tanpınar, “Niçin Bursa’yı bu kadar seviyoruz?” sorusuna “Onda en saf şeklinde kendimizi gördüğümüz için Bursa’yı seviyoruz.” cevabını vermişti. “Millî lisanım” dediği Bursa’yla uzun uzun halleşen Altıntaş ise şunları söylüyor: “Medeniyet coğrafyamızın iç denizi olan Bursa II. Yeni şiiri gibidir. Kapalıdır, kendisini hemen ele vermez. O anlamı açmak, sabır ve emek isteyen kelimelerin arkasındaki tahkiyeyi bilmek için azami gayret gerektiren meşakkatli bir çaba aslında.. Bursa şimdiye kadar sakladığı el değmemiş mazi rüyasıyla içimizde konuşan en geniş davettir. Öyleyse davete icabet etmek gerekir.” 

Arka Kapak dergisi 8. sayı

Devamını Oku...