Bursa’nın Ufak Tefek Fabrikaları

Samet Altıntaş

Örneğin son yüzyıl boyunca kentleşmenin dehşet verici hızı ve ölçeği neden ve nasıl olduğunun farkına varmaksızın bizlerin de üst üste birden çok kez dönüşüm geçirdiğimiz anlamına geliyor. Bu dramatik kentleşme, insanın esenliğine bir katkı yapmış mıdır? Bizi daha iyi insanlar mı kılmıştır, yoksa kuralsızlık ve yabancılaşmanın hüküm sürdüğü dünyada başıboş mu bırakmıştır? Bir şehir denizinin içinde çalkalanan monadlardan ibaret hâle mi getirmiştir?

David Harvey1

Refik Halid Karay, Memleket Hikâyeleri’nde kalemini bir kamera gibi kullanır ve dönemin Anadolu’sunda yaşanan hadiseleri bütün çıplaklığıyla kaydeder. Yazar, yolunu Bursa’ya da düşürür. 1909 senesinde Erenköy’deki evinin masasının üzerindeki defterine Osmanlı’nın kurulduğu şehri, bu sefer farklı bir biçimde görmek ve bu haliyle yazmak, onu derinden etkilemişe benzer. Çünkü söz konusu öyküsünde, ipek fabrikasında yaşanan dramı, Bursalı kızların grev sayılacak direnişini anlatır ki ilk işçi hikâyelerinden biridir okuduğumuz. Amele kâtibi Hasip Efendi, şimdi hasta yatan Fotika’sını, bu katil fabrikaların öldürdüğü, öldüreceği kızları düşünüyordur. Üç dört kuruş için on dört saat kaynar suların başında, pis kokular, hasta nefesler emerek zehirlenen, gözlerinin ihtişamını her gün biraz daha kaybeden kızların macerası dokunaklıdır. Hasip Efendi, iş yerinde çalışan sevgilisinin de hastalanarak yatağa düşmesi sonucu derin bir vicdanî muhasebeye girer. Karay, bu travmayı ustaca şu cümlelerle işler, hikâyenin gergefine: “Hususiyle bugünlerde, sevgilisinin de hastalandığı bu korkunç haftalarda fabrikanın cinayetlerine ne kadar lanet okuyor, biraz da kendisi vasıta olduğundan dolayı ne derece ıstırap çekiyordu. Artık iyice fark ediyordu: O geçerken, torunlarını gömmüş ihtiyar nineler başlarını çeviriyorlar, sonra bir intikamlı gözle kendisini uzun uzun tetkik ediyorlardı, bu beyaz haleler içinde fersiz, kirpiksiz, hasta gözler! Onların ne acıklı bir bakışı, ne sessiz bir feryadı vardı; bunları hissettiği, bakışlarından yeis içinde kaldığı halde, ‘Öldüren ben değilim!’ diye haykıramamak ne kadar gücüne gidiyordu.2


Asi Şehirler
Şehir Hakkında Kentsel Devrime Doğru
Çevirmen: Ayşe Deniz Temiz
David Harvey
Metis Yayınları

‘Bursa Turizm Kenti mi Sanayi Kenti mi?’

Bursa, bugün sanayi şehri… Bu tamlamayı herkes kanıksadı, rahatsızlık duymak bir tarafa, bir tefahür meselesi… Bu hale, Hasip Efendi gibi lanetler yağdıracak halim yok; ama şehre gönül vermiş biri olarak şu suali tevcih etmemde de bir beis olmamalı mı? Bursa, gerçekte ne şehri? Evet, Marmara Bölgesi’ne bu kadar yoğun göç olduğu ve Bursa da bu dalgadan aktif bir biçimde etkilendiği için bu topraklar, ekonominin hızlı bir şekilde döndüğü bereketli bir memleket. Ama şehrin içinden 2013’ün Ekim ayında itirazlar yükseldi. Bursa Ticaret ve Sanayi Odası, şehrin geleceğine yönelik önemli görüşlerin paylaşıldığı toplantıya ev sahipliği yaptı. Üst başlık şuydu: ‘Bursa Turizm Kenti mi Sanayi Kenti mi?’ Gerçekleşen toplantıda, iş adamları arasında, çevre kirliliği konusunda hararetli tartışmalar yaşanmıştı. Bir iş adamı, Güney Marmara’nın en yüksek kanser oranının Bursa’da olduğunu söylemiş, bir de ilginç örnek vermişti: “Heykel önünde bir gün yaşayan vatandaşın günde 2 bin sigara içmiş gibi olduğunu biliyor musunuz? Bunu kimse bilmiyor. Aynı zamanda arıtma tesisi olmayan tekstil fabrikası sahibi arkadaşların hassas davranmalarını diliyorum. Ovadan suyu çekiyorlar. Onu Nilüfer deresine akıtıyorlar. Su bitince o kimyasalların hepsi o kuyulara boşaltılıyor. Biz de ne güzel meyvemiz var diye övünüyoruz.” Bu sözleri üstüne alınan tekstilci iş adamı da tekstil boyahanelerinin hepsinin arıtma tesisi kurduğunu ve denetim altında olduklarını deklare ettikten sonra, “Sanayi olmadan turizm olmaz.” demişti. Bir başka panel de ise Bursa’nın sanayi, tekstil şehri olduğu oranda tarım şehri kimliği de vurgulanmıştı, yanılmıyorsam. Hâl gösteriyor ki Bursa, Nasreddin Hoca’nın fıkrasındaki filin herkesçe farklı zaviyelerden tarif edilmesi gibi… Bu bir talihsizlik mi şans mı bilinmez; ama görünen o ki ‘Yeşil Bursa’ diye bir yer yok! Sadece bahar mevsiminde Uludağ’ın şefkatli sinesini açması sonucu yeşil rengine karşı hasret gideriyoruz, o kadar. Bursa sevdalıların derdi, 1960’larda otomotiv sanayinin pervasızca hücum ettiği ovanın son yerlerini kurtarmak aslında. Bugün şehrin yamaçlarından baktığımızda, sadece Yalova yolu üzerindeki Paşa Çiftliği’nin ‘ova’ karakterini taşıdığını görüyoruz, o da az biraz. Bu arada Bursa’dan bir Detroit çıkarma girişimleri ilk bakışta, ülke kalkınmasının yararına gözüken bir hamle gibi gelebilir, bu böyle olmalıdır da belki; ama bu yerleşkeler, uğruna şiirler yazılan ovanın tam ortasında barınmamalı!

Üç Bursa…

19. yüzyılın renkli simalarından Hayrullah Efendi, (Abdülhak Hâmid Tarhan’ın pederidir aynı zamanda) çeşitli vesilelerle Bursa’yı ziyaret eder. İlki, 1844’te, ikincisi ‘küçük kıyamet’ten hemen sonra 1855’te, üçüncüsü ise 1863 senesinde gerçekleşir. Bu üç seyahatte de üç farklı Bursa gördüğünü yazar ‘Avrupa Seyahatnamesi’ adlı eserinin ‘Lahika’ kısmına. Hayrullah Efendi, Bursa’nın eski keyfiyetinde olmamasının mahzunluğunu yaşadığını dile getirir. Bugünse bizim ‘Üç Bursa’mız merkez Osmangazi, Nilüfer ve Yıldırım Belediyeleri’nin sınırları içerisinde. Osmangazi’nin içinde bulunan eski Bursa sabit gibi görünürken; şehir, Yıldırım ve Nilüfer’e doğru büyüyor. (Şişiyor mu deseydim?) Nilüfer Belediyesi Yıldırım’a göre kısmen daha düzenli bir görüntü içinde… Ama şehrin asıl kimliğini muhafaza eden, onu koruyan kollayan bir tavır içinde değil, maalesef. Eski eser onarımları bir yere kadar anlaşılabilir, fakat ‘Bursa’ dediğimiz memleket neresidir, pek emin değilim. Tabi ki karalar bağlayıp; yas tutmayacağız. Kulağını mazinin duvarına dayayan herkes, saklı Bursa’nın bir şeyler söylediğini duyacaktır. Her şey nerede yaşadığımızın farkına varmaktan geçiyor aslında. Hani Victor Hugo, “Şehirleri tıpkı kitapları okuduğumuz gibi okumalıyız.” diyor ya işte buradan hareketle bizi şehrin iç derinliğe ulaştıracak yolları yürüyebilme cesaretini kazanmalıyız. Yoksa şehrin hangi merhalelerden geçerek buraya geldiğini bilemez ve ona sahip çıkmazsak; tarihin kayasına feci bir şekilde toslayacağız. Böyle devam edersek; ne mi olacak? Cevabı, ‘Mutlaka Bursa’ şiiri ile hüznünün şerhini yapan Metin Güven versin: “Belli bir kompleks içinde toparlanamayan kozmo-insan tipleri arşınlıyor artık Bursa sokaklarını. Üstelik bu, yeni bir olgu da değil. Sosyal ve kültürel örgütlenmenin gerektirdiği disipline ulaşamayan ve belki de bu nedenle ‘birey’ de olamayan ‘yeni insan’ı yakalayan ve kavrayanlar yazacaktır bu insanın şiirini, öyküsünü, romanını. Bunu başaramayanlar da, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın ‘ruhaniyetli şehri’nde, ruhsuz ve karanlık labirentler arayacaklardır kendilerine.3

Kaybolan şehre itiraz!

Şimdi sizleri, vahametin arka odalarından birine, 1942 senesinde Uludağ dergisinde yayımlanan ‘Eski Bursa’nın Kayboluşu’ adlı yazıya götürmek isterim. Namdar Rahmi Karatay, aktüalizm görüşünü misalleriyle açıklar ve konuyu Bursa’ya getirir. Ona göre eski şehir, yoktur. Ve geçmiş zamanın hatırları her gün yığın yığın yokluğa göçüp gidiyordur. Yazının noktalandığı tarihi yeniden belirteyim: 1942! Bursa’nın mazisini yeniden canlandırmanın oldukça güç olduğunun altını çizen Karatay, tarihin kıymetli vesikalarının inkılabın selleri önünde yuvarlanıp gittiğini anlatır, üzülerek… Haklıdır, Tek Parti devamında Demokrat Parti dönemlerinde, tarihin birçok dekorları katledilmiştir. İçinden geçeceğimiz maî hülyalarımızı çalmış, bize günlük çalkantıların tortusu sunulmuştur. Karatay, yüreğinin yangını ne denli büyükse, yazısının sonuna bir rica iliştiriverir. Bursa’nın maziden kalan bütün eserlerini; hatta bir taş parçası, bir yazı, bir parşömen, bir vazo, bir mintan, bir şalvar, bir dokuma, bir bıçak, kapı mandalı, bir oya, bir eski ev sofası, penceresi veya kapısı, bir köprü kemeri… Ne varsa hepsinin toplanması ister. Son kullanma tarihi geçmemiş ikazını ise şu sözlerle dile getiriyor: “Şüphesiz bugünün şehir ihtiyaçları dünkünden farklı olabilir ve bu bakımdan şehirde zamana uygun bazı değişikliklerin yapılmasına lüzum görebilir. Fakat hiç olmazsa bu değişiklikler yapılırken ortadan kaldırılan şeylerin bir haritası, planı, maketi, fotoğrafı alınıp saklanmamalı mı? Zararın neresinden dönülürse kardır. Tarih seven arkadaşların hemen bu işe başlamalarını gönül ne kadar istiyor.4

Paradokslarımız içinde göğe tutunmaya çalıştığımız doğrudur. Ama Bursa, bütün reel politiğin dışında, kendi özünü içinde barındıran, ne kadar budanırsa budansın, dalları inatla çıkan bir ağaç gibi… Çınarların şehirde hâlâ ayakta kalması, bu halin somut göstergeleri aslında… Refik Halid’in hikâyesinin adını ‘Hakkı Sükût’u yani ‘Sus Payı’nı bir ihtar olarak üstüme alınmadığımı bildirmek isterim. Bana, devrimci pratikleri ve ihtimallerin her şartta var olduğunu bu şehir öğretti çünkü. Tam burada, bir kesit sunmak lazım geliyor:

Malum, Napolyon demir yumruğu andıran ordusu ile Avrupa’yı birbirine katmış Rusya’ya doğru ilerliyordur. Alman ordusu ise perişandır. Ama cepheden bir Prusyalı askerin ara ara cılız bir biçimde ateş ettiği görülür. Fransız komutan, herkesin deli gözüyle baktığı bu adama seslenir: ‘Teslim ol, Almanya diye bir yer kalmadı, bitti artık!’ Alman asker, yerde yatan arkadaşlarının arasından başını çıkarır ve karşısında göz korkutan bir halde duran düşman askerlerine şu okkalı cevabı verir: ‘Hayır bayım, ben varsam Almanya var demektir!’

O halde? 

Dipnotlar 

  1. David Harvey, Asi Şehirler, Çeviren ve Sunuş: Ayşe Deniz Temiz, Metis Yayınları, sf. 44. İkinci Baskı, 2013.
  2. Refik Halid Karay, “Hakkı Sükût”, Memleket Hikâyeleri, İnkılâp Kitabevi, sf. 141. 2009.
  3. Metin Güven, “Bursa’da Edebiyat ve Karda Yürüyen Kargalar”, Mizandaki Bursa, Hazırlayan: Özkan Eroğlu, sf. 50-51, 1997.
  4. Namdar Karatay, “Eski Bursa’nın Kayboluşu”, Edebiyatımızda Bursa, Fazıl Yenisey, Tabi ve Naşiri: Berksoy Basımevi, sf. 194, İstanbul 1959

Arka Kapak dergisi 3. sayı

Devamını Oku...