Cahit Burak ve Lautréamont

Enis Batur

Cahit Sıtkı’nın en sevdiğim dizeleri “Gece belki sebep değil/Bir neticedir.” Bakın burada “neden” ve “sonuç” şiiri öldürmeye yeter, kelimelerin yüklerini hiçe sayamayız.

Buraya nereden geldim, şuradan: “Hayatın sebepsizlikleri” tamlaması dolaşıyordu dilimin ucunda, “yaşamın nedensizlikleri” demenin derdimi tam taşıyamayacağına vardım. Anımsatmak gerekir: Ben, ne dün ne bugün, özleştirme akımının karşısında yer almadım. Gelgelelim işim kelimelerle, hiçbirini dilimden elimden düşürmeye kıyamam, tasamı hangisi karşılıyor, “temsil” ediyorsa onu seçer kullanırım.

Ne diyordum, buraya nereden geldim, asıl şuradan: Hayatın sebepsizlikleri belki de nedensiz değildir büsbütün; günün orta yerinde, gecenin dibinde “bir şey” gelir, dürtmek istemiştir.

Paris’e gelişlerimden birindeydi, geç saat varmıştım şehre. Günün ilk kahvesi için ertesi sabah çıktım, Tournebride’e gittim hep yapageldiğim gibi; Mouffetard’daki o kahveye sekiz yıldır bağlıyım. Kış vakti, dışarıda oturan tek müşteriyi gördüğümde çok şaşırdım. 50’lerindeki Cihat Burak’tı aynı, ama beni asıl şaşırtan bu benzerlikten çok, İstanbul’da, buraya gelmeden önceki son gecemde Cihat Bey’i düşünmüş olmamdı.

Onunla, doğru anımsıyorsam 1983’te, Ferit Edgü’nün o sıralarda Ada Yayınları’nı da barındıran, Botter Han’daki görkemli işyerinde tanışmıştım. Kitaplarımız orada yan yana gelmişti. Ayna’yı okumuş ve “ilginç” bulmuştu. Benim açımdan ilginç olan ise, tablolara odaklanmış sağ sayfalardan çok, sol sayfalardan akan yarı ezoterik metne yoğunlaşmış olmasaydı. Bir ara “Bu yaşta ne çok şey biliyorsunuz?” demişti ya, sanırım bu bir övgü değildi.

Bir yıl kadar sonrasıydı, bu kez Mustafa Irgat’la baş başa demlendiğimiz Cumhuriyet Meyhanesi’nde ikimizi masasına davet etti. Biz epey “yüklü”ydük ya, Cihat Bey’in de ayık olduğu söylenemezdi. Erotik eksenli konuşmalar taşıyordu masamızdan, bir ara konu otuz bir çekmeye geldi, hemen dipsiz bir kuyuya düşmekte gecikmedik. Mustafa’yla ben işin mavrasındaydık, buna karşılık Cihat Bey oldukça ciddiydi. 31’den 301’e geçiş tekniği üzerinde bir monolog, Onanizmin tartışılmaz en büyük avantajına sıçramasını sağladı; kişi, o durumda sonsuz bir özgürlüğe sahipti, hayâl perdesine kimi isterse yerleştirebiliyor, onu dilediği gibi becerebiliyordu. Kleopatra’dan Grace Kelly’ye açık yelpazeydi. Çıkışta hep beraber İngiliz konsolosluğunun duvarına siğmiştik.

Günlüğünde, Tomris Uyar, Cihat Bey’in kendisine çıplak poz vermesini istediğini aktarır. Tanıdığım Tomris bundan çekince duymazdı gibi geliyor bana ama sözü geveliyor biraz defterinde; anladığım yanaşmamış. Cihat Bey bir fotoğrafından hareketle portresini yaptığını söylemiş, hiçbir zaman görememiş söz konusu portreyi, biz de görmedik. Ben, ölümünden sonraydı, Cihat Burak’ın yayıncısı oldum; yayımlanmamış metinleri yayına hazırlarken, düşlü fantazmalarından birinde Nezihe Meriç’le ilgili oldukça “hard” bölümlere bakıp ne yapacağımızı şaşırdık. (O sırada Nezihe hayattaydı, durumu hoş karşılamayabilirdi.)

Cihat Beyle son yüz yüze görüşmem Gergedan döneminde gerçekleşti. Dergide Lautréamont’un bir gençlik fotoğrafının bulunduğu haberine (fotoğraf eşliğinde) yer vermiştim. Telefonla aradı, haberin güvenilirliğini sordu, Dali’nin kurmaca Lautréamont portresinden söz ettik, sonunda dayanamadı: “Yarın atölyeme gelebilir misiniz?”

Hayatımın en dağınık (dağıtık belki daha doğru olur) döneminden geçiyordum, öyle ki belli bir ikamet adresim bile yoktu. Ertesi günkü ziyaretimi birkaç tutuk cümleyle geçiştirmişim günlüğümde: “Hayatın nedenli ne denli sebepsizliği vardır.” Oysa altı saati bulmuş bir karşılaşmaydı.

Bir atölye ne kadar sahibinin sesi olabilirse o kadar benzersiz bir derbederliğin ortasında oturup konuştuk. Koltuklardan birine dayadığı tablosunun adı “Comte de Lautréamont”du. İlk versiyonunu 1942’de yapmış, taşınma sırasında kaybettiği için, “aklında kaldığı hali”yle tam yirmi yıl sonra, 1962’de, yanılmıyorsam Paris’te tabloyu yeniden yapmıştı. Tablonun içinde birlikte uzun uzadıya dolaştık, Maldoror’un Şarkıları’na girdik çıktık, karşılıklı Paris anılarımızı tokuşturduk. Tablonun fotoğrafını çektirtme isteğimi gönüllü biçimde kabul etti, “bir şey” (ama ne?) yazabileceğimi sezdirdim, küçük bir açıklama notu düştü pırtık bir kâğıt parçasına: “Duralit üzerine yağlıboya, 121 x 121 cm, 1942-1962”

Böyle tarih düştü. 

Arka Kapak dergisi 28. sayı

Devamını Oku...