Cinayeti Neden Çözdünüz?

Feyza Şener

Agatha Christie romanlarının alâmetifarikasıdır, dedektif hikâyedeki karakterleri bir odaya, büyükçe bir evin salonuna mesela, toplar ve cinayetin nasıl işlendiğini anlatarak katilin kim olduğunu açıklar. Bu yazı da, böyle büyük bir oda olsun. Dedektif hikâyelerinden bildiklerimizi toplayalım buraya ve şu tuhaf soruyu soralım: Cinayeti neden çözdünüz?

İlk dedektif öykülerinden birisinin Oedipus Rex olduğunu iddia edeceğim, bilmem ne dersiniz? Genç Kral Oedipus, babasının katilini ararken kendisiyle karşılaşmıştı. Gerçeğin ortaya çıkması için her şeyini vermeye hazırdı ve gerçek ortaya çıktığında aslında her şeyinin çoktan elinden kayıp gittiğini anladı. Aslında cinayetin haberi henüz o bebekken verilmişti ancak cinayeti önlemeye çalışırken anne babası, bir bakıma mümkün de kıldılar cinayeti. Bir trajediydi kuşkusuz Oedipus’un yaşadığı fakat iyi bir “dedektifin” her ne pahasına olursa olsun cinayeti çözmekle yükümlü olduğunu hatırlatmıştı.

Ancak dört başı mamur bir “dedektif” figürünün ortaya çıkması için 1841’i bekledik ve Amerikalı tuhaf yazar Edgar Allan Poe, kısa polisiye öykülerle çıkageldi. Ona bu türün mucidi gözüyle bakılsa da, Poe fazla üzerinde durmuş sayılmaz bu meselenin. Zira tek gayesi, sır perdesini aydınlatmak olan bir kurmacayı hedefliyordu. Elde etti de. Saklı eşyaları arayıp bulmakla, bir cinayeti aydınlatmak arasında fazla bir fark yok neticede. Poe da kendi hikâyeleri için “muhakeme etme” tabirini kullanıyor zaten. Onun asıl amacı zihinlerin çalışıp çalışmadığından emin olmaktı bir bakıma.

Sonra Sir Arthur Conan Doyle, şapkasıyla maruf dedektif Sherlock Holmes’u tanıttı bizlere. Doyle’un hikâyelerini Poe’dan önce ve sonra yazılmış polisiye hikâyelerden ayıran önemli bir unsur vardı: Dedektif, galiba ilk kez cinayetten önce geliyordu. Kral Oedipus’un babasının katilini bulduktan sonra kendini cezalandırmayıp bilakis ödüllendirmesi gibi bir şeydi bu. Nitekim Sherlock’un üstün analitik zekâsı onu mesleğinde başarılı kılarken düşmanlarını da daha efektif hâle getiriyordu. Dedektif Holmes’un bu yönünü en iyi, son birkaç yıldır seyrettiğimiz BBC’nin Sherlock uyarlaması gündeme getirdi. Tıpkı Thomas Hardy’nin “İkilinin Kavuşması” (“The Convergence of the Twain”) isimli şiirinde Titanik’le buzdağının aynı kader tavında dövülüp sonra birbiriyle kavuşması gibi, dedektifle cinayet artık bir ‘uyum’ içindeydi. Denilebilir ki Sherlock için cinayeti çözmek, varoluşsal bir ihtiyaçtı, çözülecek bir cinayet yoksa, Sherlock da yoktu!

Aslında adını nasıl koymak gerekir tam bilemiyorum: Polisiye hikâye mi, dedektif hikâyesi mi, suç kurmacası (crime fiction) mı? Türkçe’de çok tuttu “polisiye” kelimesi zira bizde dedektif yok. Edgar Allan Poe yazarken de yoktu ama oldu işte! Sherlock Holmes’tan bahsederken adına dedektif hikâyesi demek daha doğru ama mesela Agatha Christie’nin, “dedektif romanlarının altın çağının” kraliçesinin bazı kitaplarında dedektif yoktur. Belçikalı emekli polis Hercule Poirot ya da Miss Marple gibi dedektifleri olsa da, And Then There Were None (Türkçe’de On Küçük Zenci) hikâyesindeki adeta bir çeşit korku filmi atmosferini, “lanetli ada” benzeri bir hesaplaşma gerilimini nasıl adlandırabiliriz?

“Bir katil bir kumarbazdan farksızdır. Ve tıpkı kumarbazlar gibi oyunu nerede bırakacağını bilmez.”

Agatha Christie – Cinayet Alfabesi

Bayan Christie’den bahsetmişken, sahi neden çok sevildi onun hikâyeleri? Herkesin bir yorumu var elbette. W.H. Auden’e göre mesela Protestanlıkla ilgiliymiş biraz; Protestanlıkta bir suçun çözülmesi vicdanî rahatlama sağlarmış. Tabii iki milyara yakın okuyucuya ulaştığı söylenen Christie’yi sevmenin tek sebebi bu olmasa gerek. Küçük bir köyde, taşrada, bir trenin içinde, kendi hâlinde ve medenî insanların ortasına aniden düşüveren bir cesedin nasıl ölmüş olabileceğini araştırmak bize ne kazandırır? Yorumcuların yorumlarına karşı kendi yorumum şöyle: Agatha Christie o sıradan, küçük insanların bile iyi bir ‘motivasyon’ ve ‘imkân’ bulunca rahatlıkla içindeki kötülüğü açığa çıkarabildiğini göstermek istemiş. Hatta ileri gidip Bayan Christie hakkında diyeceğim ki, çözdüğü her cinayet, birilerinden intikam almak içinmiş.

1900’lerin ortalarına geldiğimizde polisiye hikâyeler o kadar çoğalmıştı ki, artık bir sınıflandırma yapmak şart oldu. Deneyelim bakalım kaç çeşit hikâye bulabileceğiz… Evvela Poe’dan Christie’ye değişmeyen bir kural olarak “Kim yaptı?” hikâyelerini sayabiliriz. Bir cinayeti kimin işlediğini bulmak ve katili yasaya teslim etmek en birincil vazifemiz zira. Bir başka tür, öldürme eyleminin, suç kavramının insan ruhundaki ve/ya toplumsal hayattaki etkileri üzerine odaklanıyor. Bu durumda Dostoyevski’nin Suç ve Ceza’sını da pekâlâ bu sınıfa dâhil edebiliriz. Nitekim burada cinayeti kimin işlediği apaçık meydandadır fakat Dostoyevski bizi bir adım sonrasına götürür ve birini öldürmeye karar vermiş bir katilin iç dünyasındaki muhakemeyi seyrettirir. Bu, katilin motivasyonu değil böylesi bir vahşetin vicdandaki etkilerinin gösterisidir.

George Bernard Shaw, polisiye yazarlarının katille kurduğu ilişkiden o kadar etkilenmiştir ki, yazarın bir suçluya çok yakın olduğunu iddia etmiştir. Raskolnikov aslında Dostoyevski midir? Kumarbazlığını biliyoruz ancak aynı zamanda bir de katil midir? Eleştirmenlerin, Agatha Christie’ye de çoğu zaman bir cinayeti yakıştırdığı olmuştur. Zehirler hakkındaki şaşırtıcı bilgisi, İstanbul’da geçen sır dolu günler… Ya da belki de bu iyi bir satış stratejisiydi, kim bilir?

Daha kestirmeden soralım: Suçu ve suçluyu anlamaya çalışmak, sizi suça ortak eder mi? Bu yazıda/odada olması gereken isimler arasında “Batman” çizgi romanının yazarları da var. Bir dedektif hikâyesi olarak başlayan Batman, zamanla süper kahraman evreninde kendine yer edinse de, Batman’in tek süper gücü bağlantılar kurabilen keskin zekâsıydı. Gotham şehrinin kötülüğüne karşı tek başına savaş açmıştı. Onun için dedektiflik, “kötü adamları haklamaktı”. Birçok süper güce sahip kötü adamla karşılaştı Batman ama onu en çok zorlayanı kuşkusuz Joker’di. Alan Moore’un yazdığı tek sayılık The Killing Joke (Öldüren Şaka, 1988) Joker’in iç dünyasına en yakın olduğumuz hikâyeydi. Joker’in iddiası şudur: Kötü geçen tek bir gün, insanı akıllılıktan deliliğe, masumiyetten suça itebilir. Nasıl da Dostoyevski kokuyor! Bu hikâyeye öykünen The Dark Knight (Kara Şövalye, 2008) filminin Joker’i de, sıklıkla Batman’e şunu hatırlatır: Sen de benim gibi medenî (rasyonel) dünyanın dışında bir karaktersin. Sana ihtiyaçları kalmadığı anda, seni yok edecekler! Batman, birçok hikâyede Joker’i anlamaya ve onun gibi düşünmeye çalışır. Joker de her defasında onu kendi karanlığına çekmeye gayret eder.

Ancak Batman her zaman erdemli olanı simgeler. Gotham gibi toplumun her kesiminin çürüdüğü, yozlaştığı bir şehirde, ilkelerinden ve kötülüğe karşı mücadele azminden taviz vermeden bir sembole dönüşür. Polisiye hikâyenin iyilerle kötüler arasındaki mücadeleye eklemlenmemesi düşünülemez zaten. Batman bu açıdan orijinal değil. Nitekim Batman de, tıpkı Sherlock Holmes gibi cinayetle, kötülükle arasında varoluşsal bir bağ hisseder. İkisinin de cinayeti çözebilmesini sağlayan şey, sınırı geçebilmeleri ve bir suçlu gibi düşünebilmeleridir. Dostoyevski’nin yazı gücü de bu açıdan iyi bir dedektiflik değil midir?

Polisiye edebiyatın türlerini konuşurken elbette casus romanlarını ve John Le Carré’ı ya da Ian Fleming’i anmak da isterdim. Zira “gizem çözme” literatürüne her ikisi de ustaca katkılar yaptı. Ayrıca vaktim olsa, Umberto Eco’nun simgeler ve metinler üzerindeki dedektifliğini, Foucault Sarkacı’nı ve Gülün Adı’nı, Orhan Pamuk’un Kara Kitap’ta katilini kimseye söylemediği cinayetini ya da Benim Adım Kırmızı’daki üsluplara sakladığı “Cinayeti kim işledi?” oyunbazlığını da anlatmak isterdim. Zira polisiye kurgu, alegoriye elverişli yapısıyla bilhassa postmodern romancıların ilgisini çekiyor. Anlam arayışı da, gizem çözme literatürüne dâhildir neticede! Bu bakımdan Jorge Luis Borges’in labirentlerini bile polisiyeye yanaştırsak, yalancı çıkmayız!

Fakat bu yazıya/odaya misafir etmek istediğim daha önemli bir konuk var: Patricia Highsmith. Cinayet olgusunu toplumsal bir kriz olarak ele alan, haniyse “kadınlara özgü” bir detaycılıkla karakterlerinin yediği yemekten giydiği çamaşırlara kadar anlatan bu arada cinayetin yaşandığı “mahalle”deki herkesle ilişki kurmamızı sağlayan hikâyeleriyle okuyucuya farklı bir felsefî okuma imkânı sunan bir yazar Highsmith. Onun için cinayetin nasıl işlendiğinin, oradaki laf cambazlığının ya da oyunbazlığın bir önemi yok. O, katilin iç dünyasıyla ilgileniyor daha çok. Ve elbette her bireyin psikolojisindeki muhakemeyi etkileyen toplumsallığı. Raskolnikov nasıl kendini Napolyon’la kıyaslayarak işlediği cinayetten kaçıyorsa, Highsmith’in karakterleri de cinayetlerini toplumdaki çarpıklıkların, kötülüklerin bir yankısı olarak görme eğilimindeler.

Bazen o kadar yakınlaşıyor ki Highsmith karakterlerine, George Bernard Shaw’un az evvel naklettiğim artistle suçluyu yakınlaştırması sanki haklı çıkıyor. Gelgelelim, zamanın birinde Patricia Highsmith’e sorulmuş bu soru. Shaw acaba doğru söylüyor muymuş? Yazarımız bu söze alınıyor, kızıyor ve nihayet şunları söylüyor:

“Cinayet benim için gizemli bir şey. Onu gerçekten anlamadığımı hissediyorum. Hayal etmeye çalışıyorum tabii, fakat bence en kötü suç. Onun hakkında çokça yazmamın sebebi de bu: Suçlulukla ilgiliyim. Cinayetten daha kötü bir şey olmadığını düşünüyorum ve onda gizemli bir şeyler var, fakat bu, herhangi bir sebeple cinayet arzulanabilir demek değil. Bence, aslında, eğer bir insanda vicdan varsa, cinayet özgürlüğün tam zıddıdır.”

Suçluluk duygusu, toplum, birey ve ahlak konusunda en çok karşımıza çıkan kavram. Cinayet, bunun en ağır hâli. Bu sebeple biraz da polisiye yazarları, iyilikle kötülük arasındaki mücadeleyi resmediyor çoğu kez. Özgürlükle bağımlılık… The Godfather serisinde (bu arada gangster filmleri de polisiye literatürüne önemli katkılar yapmıştır) Michael Corleone’nin hâlini düşünün: İçinde bulunduğu kötülüğün farkında ve buradan çıkmak için sürekli daha sert, daha kötü olmak zorunda olduğunu düşünüyor. Ne zaman çıkmak istese, suç dünyası onu tekrar kendine çekiyor!

2014’te başlayan HBO’nun True Detective (Gerçek Dedektif) isimli TV dizisinin ilk sezonundaki polisiye hikâye, belki de bu sebeple Patricia Highsmith’in kaldığı yerden devam ediyor denebilir. Bir cinayeti neden çözmek istersiniz? Onda felsefî, varoluşsal bir taraf vardır çünkü. Dizideki hikâyede olduğu gibi. Yıllar öncesine dayanan ve toplumda önemli yerleri tutmuş bir grup insanın “sırrı” hâline gelen bir suçun ortaya çıkarılması, kötülüğün yüzüne atılmış bir şamardır çoğu kez. Ancak o da yetmez… Bu sebeple dizinin ikinci sezonundaki hikâyede, dedektiflerin karakterlerindeki zaaflardan ve kötülüğe meydan okumaya güçleri olmadığından suçlular adalete teslim edilemez. Mesaj gayet açık değil mi? Cinayetleri hiç durmadan çözmek zorundasınız, siz tereddüt ettiğinizde kötüler kazanacak çünkü! 

Arka Kapak dergisi 23. sayı

Devamını Oku...