Distopik Gerçeklik ve Uygarlığın Huzursuzluğu

Alper Gürkan

XX. yüzyılın başında yaşanan yıkım, Avrupa için ütopyaların sonunu işâret ederken derin bir hayal kırıklığını da açığa çıkardı. Rönesans’ın kâşif insanının Newtoncu paradigma, Kartezyen felsefe, ansiklopedist tasnifçilikle doğayı ve toplumsal durumu düzene sokabileceğine inanışının yıkılışıydı bu. Aydınlanmacı düşüncenin Fransız Devrimi’nde zirveye ulaşan kendine güveni, bilim aracılığıyla doğanın tahakküm altına alınabilmesi gibi toplumsal düzeni de aklî yasalarla sağlayabileceğine inandırmıştı insanı. Ama yaklaşık yüz elli yıl süren kargaşa dönemini müteakip paylaşım mücadelesinin Avrupa’da parlattığı savaş, umulan sonuçtan çok uzaktaydı. Savaş sonrasında ortaya çıkan totaliter rejimler de sadece yeni savaş için sinyal vermekle kalmıyor, savaş yanı sıra zorunlu göçler, toplumsal baskılar, soykırımlar ve uçsuz bucaksız bir sefalet ve distopik bir karanlık yayıyordu kıtaya ve dünyaya.

Bilgelere dayanarak, her karanlık aynı zamanda ışığın müjdesidir, diyebiliriz. Ki gerçekliği sorgulayan ve onunla yüzleşme cesareti bulan felsefelerin doğmasına olanak sağlayan kargaşa dönemleri, aynı zamanda insanı sarsacak yeni anlatım biçimleri ve edebî türlere gebe zaman dilimleri de olmuştur daima. Avrupa’da antik dönemde Yunan felsefesi içinde ideal devlet arayışlarının parlaması ve sonra Rönesans’ta ütopyacılığın keşfedilmesi gibi 1. Dünya Savaşı sonrasındaki krizde de distopya türü ortaya çıktı. İlk iki türün yazarlarının söz ettikleri dünyaların imkânsız olduğuna inanmalarının aksine distopya yazarları dünyanın yakın geleceği hakkında emindiler: Modernliği, Habermas gibi yarım kalmış bir proje olarak niteledikleri için hâlâ ondan umutlu olanların aksine distopyacılar tarihin seyrini pek olumlu görmüyorlardı. Modernliğin tanrıdan kopuş ve doğaya hâkimiyet aracılığıyla insanı yazgısından özgürleştireceğine ilişkin vaatlerinin çöküşüyle birlikte, geleneksel dünyanınkinden çok daha derin bir köleleşme ve yıkımdan başka bir gelecek olmadığını düşünüyorlardı.

Böylesi krizlerin sürüklediği sellerin aynı zamanda besleyici alüvyonları da getirdikleri fikriyle uyumlu olarak Freud, insan ferdi için sanatsal yaratıcılık ve nevroz arasında bir ilişki olduğundan söz eder. Sanat ve Edebiyat isimli kitabında bilhassa Da Vinci, Dostoyevski gibi dahi olarak nitelediği sanatçılar üzerine yaptığı yorumda, onların eşsiz sanatsal yaratıcılıklarıyla kişilikleri ve yaşadıkları hayat arasında doğrusal bir ilişki olduğundan hareket etmiştir. Freud’a göre çocuklukla birlikte geride bırakılan oyun oynamanın yerini yetişkinlikte alan düşlemleme aşırı güçlendiği takdirde nevroz ve psikozun başlangıç koşulları ortaya çıkmaktadır. Sanatçı, bu koşulların olumsal bir ürünüdür. Çocuğun oyun ve gerçeklik bilinçlerini kavrayışında iki dünya arasında bir şekilde bir ayrıma başvurabilmesi gibi yaratıcı sanatçı da imgelemi ile gerçeklik arasında bir ayrıma başvurabilmektedir. Zaten bu ayrımın bilinci aracılığıyla sanatçı gerçekliği bir ham madde olarak kullanıp onu estetik ölçülere göre değerlendirerek o gerçekliğe tekrar sunmaktadır. Zorlayıcı koşullar, sanatçıyı nevroza yaklaşma pahasına mevcut gerçeklikten uzaklaştırabildiği ölçüde yeni bir form için imkân da vermektedir.

Bu bakış açısını Uygarlığın Huzursuzluğu’nda devam ettirir Freud ve kitabın yazıldığı 1930 yılında bütün olumsuzlukları açığa çıkmış olan modern uygarlığın üretim koşullarına odaklanır. Freud açısından uygarlığın arkasında yatan şey, iki temel içgüdü olan Eros ve yıkım güdülerinin mücadelesinin insanlığı getirdiği durumdur. Zaferin hangisine ait olacağı şimdilik kestirilemese de XX. yüzyıl, insana bir umut vermemektedir. Zaten Freud’un çağdaşı olan Aldous Huxley, George Orwell gibi yazarların kurguları ile Walter Benjamin, Herbert Marcuse gibi düşünürlerin; insanın özgürleşmeyi beklerken bir araca dönüştürülmesi ve aklın sonsuz bir karmaşa içinde çaresizce yalpalayarak sürüklenmesini esas alan fikirleri bir umutsuzluk tablosunda birleşmekteydi. Öyle ki baskıcı rejimlerle dışa vurulan toplumun bilinçdışı olan tarih, âdeta bir karadelik gibi algılanmakta ve gerçek olarak sunulan her şeyi yutup Arendt’in deyişiyle gerçek ve kurgu arasında bir fark bırakmamaktaydı. Freudyen açıdan bunun anlamı, insanlığın oyun ile gerçek arasındaki farkı yitirmiş olmasıdır. Oysa modern düşüncenin şafağında Kant, Aydınlanmacılığı insanın çocukluktan çıkıp erginleşmesi olarak nitelemekteydi.


Uygarlığın Huzursuzluğu
Sigmund Freud
Çevirmen: Haluk Barışcan
Metis Yayınları

Uygarlıkla insan ferdi arasında bir analoji kuran Freud açısından insanlık büyümüş ve fakat geldiği noktada bir belirsizliğe mahkûm olmuştur. Freud, mevcut durumdan hareketle uygar insana baktığında insanlığın ilk yaratıcı uygarlık dürtülerini yitirmiş olduğunu düşünür: Doğadan kopuşu temsilen kurguladığı, sürüye hâkim baba figürünü öldürüp onun yerine geçen evlatların birbirlerine karşı saldırganlıklarını bastırabildikleri için inşa edebildikleri uygarlık artık yıkım içgüdüsüne teslim olmuş gibidir. Bununla birlikte bu süreç, üstben (süper-ego) olarak uygarlığın, baba cinayeti aracılığıyla kurulması sebebiyle insanlıkta bilinçdışına kaymış bir suçluluk duygusu (Oidipus kompleksi) üretmektedir. Mevcut uygarlığın savaş ve yıkımlarla dışa vurduğu ve ahlak, din ile toplumsal düzenin de kaynağı olduğunu düşündüğü söz konusu suçluluk duygusu, aynı zamanda kitleleri esir almış olan huzursuzluk ve tatminsizlik duygularının da kaynağıdır. Çünkü suçluluk duygusu, içgüdülerin ve yasak arzuların tatmininden vazgeçişle sonuçlanan bir otoriteye itaatle karşılık bulmaktadır. Doğadan kopuşla tecrübe edilmeye başlanan suçluluk duygusu birikimi, böylece uygarlığın üreticisi olduğu ölçüde onun yıkımına da yol açacak olan saldırganlığın tetikleyicisi konumundadır.

Totem ve TabuBir Yanılsamanın Geleceği gibi çalışmalarında da uygarlık meselesini kendi insan açıklaması üzerinden değerlendiren Freud’un Uygarlığın Huzursuzluğu’ndaki yaklaşımı da toplumun libido aracılığıyla izahını içerir. Yaşamın amacını belirleyen haz ilkesi aracılığıyla yaşam enerjisinin insanı mutluluğa götürebileceği fikrindedir. Ancak bu, dar anlamda bir mutluluktur. Onun için dinin altında yatan suçluluk duygusundan ya da Hristiyan öğretisindeki günahkârlık durumundan kurtulma ihtiyacı vardır. Yinelenirse bu günah, uygarlıktaki huzursuzluğun esas sebebi hâline gelir. Freud için ondan kurtuluş, uygarlıktan öncesine dönmek anlamına geliyor denilebilir: Bu dönüş, insanın yaşamsal enerjisini yıkıcılıktan Eros’a aktarması demektir ya da distopyadan ütopyaya kaçış demektir…

Arka Kapak dergisi 18. sayı

Devamını Oku...