Doğayı Okumak

Celine Symbiosis

Fransız ressam Paul Cezanne, “Doğayı okumak, uyumu gizleyen görünmez örtüyü kaldırıp, altında olanları tanımlayabilmektir.” der. Doğa resminin salt gözlemcilikle

Paul Cezanne, The Hanged Man's House, 1873
Paul Cezanne, The Hanged Man’s House, 1873

sınırlı olmadığını ve doğa ile ilgili kavramsal değerlerin gelişimini, bu devrimci ressama borçludur Batı sanatı. Sonsuz bir tutku ve kararlılıkla doğayı gözlemlemesi sonucunda yalnızlaşmayı seçerek, kendisini Aix-en- Provence’in doğasıyla özdeşleştirmiştir.

Paul Cezanne, 1839 yılında Fransa’nın mütevazı bir taşrası olan Aix-en-Provence’da doğduğu zaman, babası şehrin tanınmış bir şapka imalatçısıydı. 1847 yılında iflas eden bir bankayı üzerine alan babası sayesinde ölene kadar para sıkıntısı çekmeyecekti. Çok küçük yaştan itibaren sanata hevesi olmasına rağmen ailesinin ilgisini çekebilecek bir başarı gösterememişti. 1852 yılında aynı şehrin Bourbon Koleji’ne yatılı olarak başladığında, haftanın belirli günlerinde okuldan izin alarak belediyenin ücretsiz akşam okulunda resim derslerine gitmeye başlamıştı. Babası ressamlığı bir iş olarak görmediği için, 1859’da liseyi bitirdiğinde Aix Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ne yazılmıştı. İki yıl hukuk fakültesine devam ettikten sonra, babasının tüm baskısına rağmen okulu bırakarak, Paris’te sanat okumaya karar vermişti.

Paris’e gelir gelmez Île de la Cité’te harap bir binada bulunan Suisse Akademisi’ne yazılmıştı. Antoine Guillemet ile Camille Pissarro’nun da aynı atölyede bulunuşu çok hoşuna gitmekle beraber bu yeni çevreye bir türlü alışamıyordu. Kendisini avutan tek şey Louvre’du. Müzenin açıldığı saatten kapandığı saate kadar salonlarında dolaşıyor, Rönesans ustalarının eserlerini çalışıyordu. Ama Louvre bile onu son derece ruhsuz bulduğu bu şehre daha fazla bağlayamadı. 1861 sonbaharında Paris’e bir şans daha vererek École des Beaux-Arts’a girmeyi denedi. Reddedildi. Ümitsizlik içinde Aix’e geri döndü. Bir yıl sonra ani bir kararla tekrar Paris’e döndüğünde empresyonistlerle tanışmış olmasına rağmen, barok ve romantik ustalardan ilham aldığı, resimde daha sonra “couillarde” ya da “cesur” olarak adlandırılacak yaklaşımı benimsemişti. Buna rağmen Salon sergilerine gönderdiği resimlerin hepsi geri çevriliyordu.

1864 ile 1870 arasında Paris’le Aix arasında kararsızlık içinde sık sık gidip gelen Cezanne, hem Paris’te hem de Aix’te kendine iyi bir imaj yaratamamıştı. Hassas ve çabuk sinirlenen Cezanne’a, görgüsüz ve sert yorumları yüzünden “l’écorché” -derisi yüzülmüş adam- ismini takmışlardı. İnsanlardan uzak durur, herhangi bir kimseyle yakın ilişki kurmaktan korkardı. Buna rağmen Parisli genç kuşak sanatçılara modellik yapan Hortense Fiquet ile beraber olmaya başlamıştı. İki yıl sonra Paul adında bir oğlu olduğu halde, babası ölene kadar Hortense ile evlenmedi.

1870 yılında Fransa- Prusya savaşı patlak verdiğinde Paris’te olan Cezanne, askerlik çağrısını yok sayıp, annesinin Marsilya’da bulunan evine kaçmayı başarmıştı. Paris’in kalabalığından sonra bu küçük balıkçı köyünde manzara resimleri yapmaya odaklandı. Savaştan sonraki dönemde Paris’e dönmek yerine, Camille Pissarro’nun yaşadığı küçük bir köy olan Auvers-sur-Oise’a yerleşti. Burada Pissarro ile on sekiz ay boyunca yaptığı çalışmalar, onun koyu renkli, yoğun kıvamlı boya uyguladığı tekniğini yumuşatmasını, paletinin fark edilir ölçüde aydınlanıp parlaklaşmasını sağlamıştı. Kırsalda edindiği duyarlılık sayesinde ilk defa tabiatın güzelliğini kavramaya, yıllar yılı hayalinde yaşattığı şeyleri gerçekleştirmek uğruna kaybettiği zamana acımaya başlamıştı.

“Çok yavaş ilerliyorum, çünkü doğa kendisini bana en karmaşık biçimlerde gösteriyor; gereksindiğim ilerlemenin de ardı arkası kesilmiyor. İnsanın gözleri önündekini doğru bir biçimde görmesi, doğru bir biçimde deneyimlemesi; dahası kendini güçlü bir biçimde, farklı bir biçimde ifade edebilmesi önemli.”

İzlenimciler o anın ışığını renge çevirmekle uğraşırken, Cezanne ise yansımaların ardındaki mutlak, değişmez düzenin yasalarıyla ilgileniyordu. Bu düşünce ne akademiye ne de akademi tarafından reddedilen izlenimcilere uyuyordu. Cezanne, 1874’te fotoğrafçı Nadar’ın Paris’teki atölyesinde gerçekleşen sergiye izlenimcilerle birlikte katıldığı zaman, olumsuz eleştirilerin hedefi haline gelmişti. Eleştirilere rağmen üç izlenimci sergiye daha katılarak, sanat dünyasında küçük ama büyüyen bir destekçi kitlesi yaratmayı başarmıştı.

Cezanne’ın eleştiri yağmuruna tutulan üslubu ancak 1880’lerde olgunluğa ulaşabilmişti. Buna rağmen Salon sergilerine kabul edilmeyince, onu bozguna uğratan Paris’ten vazgeçmeye karar verdi. Paris, Marsilya ve Aix arası yıllarca süren göçebe hayatı, 1880’lerin başında memleketi Aix’te inzivaya çekilmesiyle son buldu. Burada sanat dünyasından tanıdıklarıyla iletişimini sürdürdü. 1886 yılına kadar çocukluk arkadaşı Emile Zola’yı Paris’te sık sık ziyaret etti, Pontoise’da Pissarro’yla altı ay geçirdi, Renoir ve Monet ile birlikte Güney Fransa’da resim gezilerine çıktı. 1886 Nisan’ında babasının ölümünden birkaç ay önce -başka bir kadına aşık olmasına rağmen- ailesinin baskısıyla Hortense ile evlendi. Ekim ayında babasını kaybetmesiyle kalan mirasın aile arasında anlaşmazlıklara neden olması onu ailesinden uzaklaştırarak, Sainte- Victoire Dağı’nın eteklerinde bir kulübeye, doğanın derinliklerine sürükledi.

Çinli ressamlar, bir dağ resmi yapmadan önce, aylarca dağın içinde yaşamayı, dağı içinde hissetmeyi öğüt verirler. Hangi kültürde olursa olsun, destanlarda, aşıkların dizelerinde, şarkılarda ve hatta deyimlerde, gören, işiten ve her şeyi bilen üstün varlıktır dağ. Bir dağ, başka bir dağa küsebilir, dile gelip konuşabilir, bağrına basabilir, eteklerinde yaşatabilir, yürüyebilir ve gözyaşı dökebilir. Etna gibi cezalandırır, Everest gibi geçit vermez, başı dumanlı, öfkeli ve fırtınanın habercisidir.

Cezanne’ın ailesinden ve sanat dünyasından uzakta inzivaya çekildiği bu bölge, yaklaşık altmış milyon yıl önce denizlerin yavaş yavaş çekilmesiyle şekillenmişti. Bıçakla kesilmiş gibi görünen, yaklaşık on iki kilometre uzunluğunda, 1011 rakıma kadar yükselen dağlar, binlerce yıl boyunca sel ve erozyonlarla görünümünü değiştirmiş, birçok savaşa, kutsal mekânlara ve olaylara tanıklık etmişti. Buna rağmen Sainte-Victoire Dağı’nın edebiyat ve resimde hak ettiği değeri görebilmesi için 18. yüzyılı beklemesi gerekti. Yaşadığı bölgenin jeolojik geçmişini ve oluşumunu araştırmakla yetinmeyen Cezanne, hem Jean-Pierre Papon, Walter Scott ve Stendal’in eserlerinde bu dağ hakkında yazdıklarını okudu, hem de bölgede çalışan ressamların çalışmalarını inceledi. Soğuk, gri, ürkütücü ve her zaman dik başlı olan bu dağ, Cezanne’ın ilk zamanlarda yaptığı peyzaj çalışmalarında arka planda belli belirsiz bir dağ silueti iken zamanla jeolojik bir tutkuya dönüşerek Sainte-Victoire Dağı kimliğine büründü.

Cezanne için doğayı anlamanın yolu onu salt geometrik biçimler, silindirler, koniler ve küpler olarak görmekti. Resim yoluyla bunu çözümleyebilmesi için ölene kadar her gün şehir merkezinde bulunan evinden iki kilometre yürüyerek Sainte-Victoire Dağı’nı gören kulübesine yola çıktı. 20 Eylül 1906’da Emile Bernard’a yazdığı son mektupta, “Bu kadar uzun zamandır izini sürdüğüm, peşinde olduğum hedefe ulaşabilecek miyim?” diye soracaktı. Bu amaç uğruna, yağmurlu bir günde kulübesine gitmek için tekrar yola çıktığında zatürree olup 67 yaşında hayatını kaybetti. Öldüğünde arkasında Sainte-Victoire Dağı’nın 45 adet suluboya, 35 adet yağlıboya ve sayısız eskiz çalışmasını bırakmıştı. 1906 yılındaki Salon sergisinde on resmi sergilendiğinde, isminin yanına matem bandı iliştirilmişti. Onun kendi yolunda ilerleyerek, engeller ne olursa olsun resim yapmakta gösterdiği cesaret birçok ressama ilham vermişti. Sanat tarihinde sebep olduğu kırılma, kübizme ve soyut resme ön ayak olacaktı. George Braque’ın sözleriyle, “Cezanne resimde ustalık fikrini yok etmiş, riskten zevk alınmasını sağlamıştır.”

Bu yazı Arka Kapak dergisinin 31.sayısında yayınlanmıştır.

Devamını Oku...