Dokuz Öykü, Sonsuz Hazine: İshak

Doğukan İşler

Henüz yirmi üç yaşında bir genç, Türkçenin en güzel öykülerinden dokuz tanesini hediye edecek bizlere deseler inanır mısınız? Yoksa kısa zamanda unutulup gidecek, pek de üzerinde durulmayacak bir konu diyerek duymazdan mı gelirsiniz?

15 Ocak 1995 tarihinde, hem de 59. doğum gününe on gün kala, hain bir bombalı saldırı sonucu can veren, o yirmi üç yaşındaki genç öykücü ile tanıştırayım sizi o zaman. Yani, Onat Kutlar’la. Yani, İshak’la.

İshak: Kökü derinde, meyvesi bol bir fidan

Onat Kutlar, 1950 kuşağı öykücüleri arasında gösterilse de aslında hayattayken yayımlanmış tek öykü kitabı olan İshak, Türk edebiyatı tarihinde bambaşka bir yerde durmaktadır. 1959 yılında ilk baskısı yapılan İshak, şiir ipliğinden örülmüş ve okuyanın bir daha üzerinden çıkarmak istemeyeceği öykülerden oluşmaktadır. Gerçek ile gerçeküstünün, imgeler ve arı bir Türkçe harcıyla birbirine kaynaştığı bu öyküler, unutulmuş ya da daha iyi niyetli bir görüş olarak söylersem, kıymeti pek fazla bilinmeyen bir hazine olarak Türk edebiyatının “gürültülü ve soğuk bir kahve” köşesinde durmaktadır.


İshak
Onat Kutlar
Yapı Kredi Yayınları

İshak’ın on yedi yıl unutulduktan sonra yapılan ikinci baskısına -biraz da Ülkü Tamer’in zorlamasıyla yapılmıştır bu ikinci baskı- yazdığı önsözde Onat Kutlar, öykülerinin Kafka, Mansfield ve Camus’ye benzetilmesinden duyduğu hoşnutsuzluğu dile getirir. Çünkü Kutlar, “çocukluğumun kenti” dediği Antep’ten zihnine kazılanları kaleminden süzerek yazmıştır bu öyküleri. “Ne kadar kötü okuyorlar Yunus’u, Orhan Kemal’i, Yaşar’ı…” der. Kutlar, oldukça yerel ve gerçek hikâyeleri, gerçeküstü ve hatta fantastik diyebileceğimiz bir üslupla öyküleştirmiştir çünkü.

Neden böyle bir üslup benimsediğini anlamak içinse Kutlar’ın şu sözlerine kulak kesilmeli belki de: “Avcının iyisi uçarı vurur. İyi öykücü, akıp giden zamanın ritmine onu durdurmadan kalemini uydurandır.” Yirmi üç yaşında, taşradan yeni gelmiş bir genç olarak Kutlar, konusunu yerelden alarak fakat kendi deyimiyle zamanın ritmine, dünya yazınındaki ilerlemelere de kayıtsız kalmadan kurar öykülerini.

Gerçeküstü bir yalınlık: Hadi

İshak’ta beni en çok etkileyen öyküyse, sanırım dönüp dönüp tekrar okuduğum nadir metinlerden biri olan ve benim de bu öyküden mülhem bir de öykü yazarak İshak’a ithaf ettiğim “Hadi” öyküsüdür. Birçok farklı anlatım tekniğinin, birçok farklı dil maharetinin tek bir öyküde vücut bulduğu, okuyanda silinmez ve nedeni ilk seferde pek de anlaşılamayan bir iz bırakan, olağanüstü bir metindir “Hadi”.

“Hadi” öyküsü, kabaca bir psikolojik gerilim-cinayet öyküsü olarak nitelendirilebilir. Fakat üç dört sayfaya sığdırılmış bu muazzam öykü; aynı zamanda bir aşk, ihanet, yalnızlık, çaresizlik, taşra sıkıntısı ve daha birçok benzemez gibi görülen konuyu usta işi bir biçimde bünyesinde barındırır.

Ayrıca şiir, resim, sinema, hatta sürekli tekrar edilerek öyküye ritimsel bir güç kazandıran “Hadi!” kelimesiyle müziğin de imkânlarının kullanıldığı bir öyküdür bu. Yani, birçok güçlü anlatım tekniği bu öyküde hiç de sırıtmayan bir işlevsellik ile bir araya gelmiştir.

Dışarıda, pencerelerin dışında orman ağır gürültülerle yaklaşıyordu. Bir kırlangıç pervazların arasındaki maviyi kesti. “Hadi!”(…) Karanlık köşedeki iki büyük kurbağa gözü oyunu korkunç bir ustalıkla yürütüyordu. “Hadi!” Sofa sessiz, kapı açıktı. Küçük ayak sesleri kapıyı atladı, düştü ve ayna.

Bazı bazı hatırlanan bir “unutulan”…

İshak, ara ara başını su yüzüne çıkarsa da, unutulan öyküler arasında belki de en kıymetli öykü kitabı olarak bir yerlerde hala. Okunmak için, tekrar tekrar hatırlanmak için, hatırlandığı zaman bir daha unutulmayacak olan olduğu için onu hatırlamanızı, okumanızı bekliyor.

O zaman: Hadi

Arka Kapak dergisi 28. sayı

Devamını Oku...