Düş ve Gerçeğin Ortasında Fantazya

Hasanali Yıldırım

Gerçek mi daha gariptir, kurmaca mı?

Kısa hikâye türünün piri Edgar Allen Poe’ya göre bu sorunun cevabı açık: kurmaca.

Gerçek ile onun yerine geçmeye çalışan arasındaki hukuk, öyle aforizmaların yardımıyla çözümlenebilecek türden değil.

Edebiyatı meramını daha iyi ifade etmenin aracı sayanlara bu çetrefilin söyleyebileceği pek bir şey yok belki ama ya yüzleştiği gerçek ile düş gücünün denizinde yüzdürdüğü kurmacanın çatışmasının çatırtılarını ruhunun derinliklerinde hisseden biri için? Ya beynine ve onun onayladıklarına tapınmanın ötesine geçebilen ve gerçeğin boğuculuğunun kuruttuğu yaratıcılığı, düşleminin yardımıyla görüntülediği seraplarla canlandırabilen? Ya çöldeki kum kadar çok, soğuk, sarı, kuru ve çıplak gerçeklik yığınından bezip gözü açık seraba yatan? Gündelik gerçekliğin tüketen apaçıklığı yerine, bile isteye yanılsamayı seçen ve onun sisli gerçekliğine meftun kişi için nedir düşlenen?

Her Düş bir Sığınak

Yalnızca büyümemişlikle mi açıklayacağız düşlerin peşinde at koşturmayı? Gerçeği, içine kurmaca karıştırılmadan, sek sevenlerden olmak ne tür bir kişilik kaymasıdır? Yahut gerçeğin kuru ve çıplak ifadesinin sıkıcılığından kaçmak için sığınılan sahte bir barınak mı sayacağız sanatı?

Asıl soru: Düşlerinin peşinde koşan ve kotardıklarıyla yeni bir dünya kurgulayan adam mı, yoksa aklının sınırlarını sonuna değin gererek devşirdikleriyle dünyasını kurmaya çalışan adam mı?

Modern psikiyatriden öğrendiğimiz bir gerçek: Beyin, birbiriyle ilintili iki odacığa bölünmüş bir tarzda ele alınabilir. Bunlardan biri, birbiri üzerine yığılmacı bir akıl yürütmeye yatkın, her ögeyi ötekiyle ilişkilendirmekten yana, var olanların tümünü sınıflandırma ve düzenleme eğilimli ve çelişkiden hazzetmeyen bir nitelikteyken, öbürü var olanlar, olaylar, olgular, nesneler ve kimileyin kavramlarla sebep-sonuç ilişkisinin dışında bir bağ kuran, çıkarsama yerine sezmeye meyyal, hatta daha çok var olması gerekenlerle veya var olmasını diledikleriyle ilgilenmeyi seçen, yoksa yaratan bir nitelikte. Sol beyin denilen ilk odacık, sağduyumuzu temsil eder ve akıl yürütmelerimizi denetler; bilimsel düşüncemizin muhafızlığını üstlenir. Sağ beyin denileniyse öteki görevlerinin yanında, aynı zamanda gerçeklikten, yasalardan, yasaklardan bunalan ruhumuzu kıskacına alan sınırlardan kurtulabilen, aklın alamayacağı yerlere uçarcasına gidebilen, oradan derleyip topladıklarıyla aklın uzun süreler harcayarak elde ettiklerini şıppadanak yakalayıp bünyesine katabilen, düşlerimize açılan kapımız.

Arap Atı ve Fantazya

Olgular dünyasını başka türlü anlamak ve anlatmayı ifade eden görüntü, görme yanılgısı ve hayalet anlamlarına gelen “fantazma”; düş, düşle ilgili ve düşlenmiş anlamlarına gelen “fantastik”; sınırsız hayal, düşlem veya müzikte serbest tarzda yazılmış parça anlamlarına gelen “fantezi”; bilen özne ile bilinen nesne arasında yer alan dış görünüşün kurgusu diye özetlenebilecek “fantazmagorik” ve görüntücülük karşılığı kullanılan “fantazmatizm” gibi kavramların atası niteliğindeki “fantazya”, Arapça’dan Batı dillerine geçmiş bir kavram.

Anlamı Batılı zihin tarafından epeyce çarpıtılsa da Araplar usta at binicilerinin kendi aralarında yaptıkları at yarışlarına bu adı verir. Usta atların elinde birbirini geçmek için kıyasıya yarışan ve ortalığı toz dumana bulayan atların uzaktan sisler arasında bir tür bütünleşik canavara benzetilmesinden yola çıkılarak üretilen bu kavram, Batılı zihnin elinde bir kez daha eğilip bükülmüş ve birçok öteki kavram gibi ona da Grek bir soy ağacı bulunmakta zorlanılmamış.

Türkçenin Prensesi: Düş

Türkçenin en güzel sözcüklerinden biri düş. Türkçede pek sık karşılaşmayacağımız bir çift anlamlılığa da sahip. Hem hayal anlamına gelmekte, hem de rüya. Hem göz kapalıyken görülenlerin adı, hem de gözü açık ve bile isteye rüya görmenin…

Aralarındaki ayrımı düş görmek ile düş kurmak kullanımında görebiliyoruz.

Birinde bütün bütüne iradesizken ve bu dünyanın dışındaki bir dünyaya ruhumuzun hazırlanmasını görebiliyorken, öbüründe cüzi irademizin bir cüzünü devreye sokuyoruz ve ruhumuzu bu dünyaya ısındırmaya çalışıyoruz. Gerçekliğin yavanlığına bir şeyler ekleyerek onu ruhumuzun sahip çıkacağı bir anlam zenginliğine erdirmeye çalışıyoruz; kendimizi gündelik gerçekliğe uyarlamaya çalışırken aynı zamanda onu ululuyoruz da. İşte bu işin sanat kurallarına uygun olanına da fantastik edebiyat diyoruz.

Batı’da bir alt tür olarak kabul ediliyor fantastik edebiyat; her iki anlamıyla da. Hem öbür edebiyat türlerine göre daha aşağıda ve onlara göre daha az değerli anlamında hem de öteki edebiyat türlerine göre özel bir donanım gerektirdiği için ayrıntı niteliğini vurgulamak amacıyla bir alt tür. Dahası, bilim-kurgu Batılı zihnin, fantastik ise Doğulu zihnin üretimi diye kabul edilegelmekte. Fantastik edebiyat tarzında ürün veren yazarların neredeyse tümü Doğu’ya ve o kültüre aşina isimler. Borges’ı hatırlamamak mümkün mü? Ve öbür İspanyol yazarları? Büyülü gerçekçilik mi demiştiniz?

Harry Potter, Yüzüklerin Efendisi mi?

Bu ürünlerini kotarırken de Doğu masallarını, efsanelerini, halk hikâyelerini ve en başta da Binbir Gece Masalları’nı ana kaynak olarak kullanmaktalar. Hayaletlerin cirit attığı, akılalmaz olayların peşisıra birbirini kovaladığı, ne zaman neyin olacağının kestirilemediği, hiç akla gelmeyecek tesadüflerin her an ortaya çıkabildiği bu edebiyat türünün iki ünlü ürünü, son zamanlarda artık düşgücünü yitiren Türk insanının gündemini ciddi biçimde meşgul etmekte.

Bir İngiliz Edebiyatı tarihçisiyken, kitaplarını kızı da okusun diye yola çıkan ve Yüzüklerin Efendisi üçlemesini kotaran Tolkien ile edebiyatla sıkı bir bağı olmayan bir ev kadının kaleme aldığı Harry Potter serisi, Türkiye’de uzun zamandır çoksatan kitapların başında. Hakeza filmleri de. İlkinin kısmi edebî değerinden güç alan ve becerikli bir yönetmenin elinde sinemanın büyüleyici yeteneğinden güç alarak kotarılan serinin ilk film versiyonu, handiyse herkesin gönlünü fethetmiş durumda.

Fantazya da Ne İşe Yarar ki!

Hâlbuki dünya “düş”ünülerek algılanan ve algılandıktan sonra başka bir yere oturtulmak istenen bir varolan değil mi? Bir evreden sonra düşünmek, sistematik bir düş kurmakla örtüşmez mi?

Jan Potocki tarafından yazılmış Zaragoza’da Bulunmuş Elyazması’nın, dünyayı bilim keşiflerinin ve teknik oyuncakların en yetkin biçimde başkalaştıracağına en çok inanılan devirde, XVIII. yüzyılın ortalarında kaleme alınmasını başka nasıl açıklayabiliriz? Fantastik edebiyatın atası sayılan bu eserin Saragosa’da, yani Batı’da Doğu’nun başladığı yerde “bulunmuş” olması sıradan bir rastlantı sayılabilir mi?

Demek ki düş kurmak, ona en uzak gibi duran alanların bile önünü açıcı, ufkunu genişletici nitelikte bir eylem. Bir belirsizlik gibi dursa da gerçeğin belirsizliğiyle birleştiğinde en kesin belirlenmişliği beraberinde getiren bir güç. Çünkü akıl uyuduğunda yalnızca canavarlar yaratmaz. Düş, bir canavar gibi karşısına dikilen gerçek putlarına kendi ruhundan üfler ve onları munis bir kediye dönüştürür: uysal, sevimli, ele avuca gelir ve işe yarar bir hayat arkadaşı… Gerçek’in tekdüze kurallarını katlanılabilir kılan büyülü değnek…

Fantazyanın Efendileri

Edgar Allen Poe, Ambrose Bierce, H. P. Lovecraft, Franz Kafka, Arthur C. Clarke, Italo Calvino, Julio Cortazar, Jorge Luis Borges, J. R. R. Tolkien… Düş ülkesinin çağdaş prensleri… Tümünün bir başka ortak paydası daha var: Gördükleri düşlerle de başkalarından ayrılmakta bu adlar. Varolmayan yaratıkların cirit attığı “düşülke”lerde geçen maceralarla dolu, çoğun kâbusa yakın karabasanlarla yoğrulu düşlerini birer “gerçek” olgu diye ele alıp onları kaleme geçirmeleri.

Gerek günlüklerinde, gerek yazarlıklarıyla ilgili yazdıklarında, gerekse söyleşilerinde itiraf etmekten çekinmedikleri gerçek: Hazinelerini hep düşlerinden devşirmekteler.

Gerçek ve Gerçeğin Algısı

İki tür insanın başı gerçek’le derde girer: Onu anlama yetkinliğine erişen ve onu anlama yetisinden yoksun kalan.

Öyle ya, gerçeği anlama yetkinliğinden yoksun biri başka neye maliktir ki!

Peki ya gerçeği anlama yetkinliğine kavuşan? Gerçeği anlama yetkinliğine kavuşmuş kişi ne’den mahrum kalır dersiniz? Evet, gerçeğin yerine geçirilebilecek tüm varsaymacalardan: yalan, yanlış, mazeret, perde, masal, örtü, buğu, uydurmaca, kurmaca… Gerçek’i örten, peçeleyen, zedeleyen, değiştiren, dönüştüren, başkalaştıran, benzeştiren ne varsa ondan yoksun kalmak…

Peki “gerçek”le, saf ve katışıksız gerçekle baş edebilir bir yaratık mıdır insanoğlu? Bırakalım baş etmeyi, katışıksız gerçeği, kendinden hiçbir şey katmaksızın algılayabilir mi insan? Hangi çeşidine olursa olsun, gerçeğe ne tür bir bakış, onun bizzat kendini, nasılsa öyle alabilir ve içselleştirmeksizin kavrayabilir?

Gerçeğin Kardeşleri

Tümüyle gerçeklerden kurulu bir dünya yaşanılabilir midir? Her öğesi gerçeğin sarp soğukluğuyla örülü bir dünya, her öğesi var olmayan üzerine kurulu bir dünya kadar kof ve yaşanılamaz değil midir? O yüzden gerçeğin hemen yanı başında, dilediğimiz anda seçebilmemiz için gerçeğin cins cins benzerleri de yer almaz mı? O yüzden gerçeği her nasılsa öyle algılayamadığımızda, yani neredeyse tüm algı aşamalarında, onu benzeştirerek kavramaya çalışmaz mıyız?

İşte bu benzeştirmeler, insan algısının sağlığı için kesinkes gerekli. Gerçek, som altın gibi asla biçime gelmez; o ancak biçim alabilir başka öğelerle karıştırıldığında algı eşiğimizden içeri süzülerek bize anlam dünyasının kapılarını açabilir. O yüzden en çok, benzetme yeteneği gelişkin insanların, şairlerin ve kâhinlerin gerçeği elinde tuttuğu kabullenilmemiş mi? O yüzden düşünce tarihi çeşit çeşit Karanlık Herakleitoslarla dolu değil mi?

Gerçek, daha bir açılıp saçılabilmek için kendinden başkasına gereksinmekte: benzerine, sise, buğuya, düşe, kurguya… Çoğun ne denli flulaştırılabiliyorsa, o denli berraklaşıyordur da.

Öyleyse gerçek, ikizi kendi zıddına muhtaç; hem var olabilmek, hem de algılanabilmek için. Bir başına gerçek, yeryüzünde bir başına yaşıyor olmak denli katlanılamaz bir gerçek.

Gelecek Sanal Düşler

Demek ki düşlerimiz bizi yalnızca öte dünyaya hazırlamamakta, bu dünyayı da daha yaşanılır kılmamıza yardımcı olmakta.

İnsan, hangi yaşa gelirse gelsin “kendince” masallar üretmekte ve bu masallarla hemhâl olmakta. Özellikle dünyayı yaşanılır bir masal ülkesi yapamayanlar, masalı dünyevileştirme yolunu seçmekte. Bunun zamanımızdaki alt örneklerinden biri de sanal gerçeklik oyunları… Düşleri bütünüyle elinden alınmış son neslin “gerçek”e isyanı ya da ondan kaçmak için sığındığı sanal liman.

Yakın bir gelecekte yeni bir bilgisayar programıyla karşılaşabiliriz. Şimdilerde, bir ucunu kafamızın bir yerlerine yerleştireceğimiz bilgisayara bağlanmış birkaç kabloyla uykuya yatıp elimizden alınan düşlerimizi bize “yeniden kazandırma”ya yarayan bir programın üzerinde çalışılmadığını nasıl savunabiliriz?

Dünya, masal, düş, kurgu ve gerçeklik… Kimileyin birbirinin yerini tamamlamak için varolan, kimileyin birbirinin yerini alan ve bir başkasıymış gibi davranmaya meyilli bu olguları bize en iyi tattıran edebiyat. Bu tattırmayı bir ziyafete dönüştürense fantastik edebiyattan başkası değil.

Sorun şu: İnsanın, bir bilgisayara kablolarla bağlanarak sanal düşler görmesi mi tercih edilecek gelecekte, yoksa gerçeği her nasılsa öyle kabullendikten sonra ona kendi ruhundan üfleyerek algılaması mı? 

Arka Kapak dergisi 22. sayı

Devamını Oku...