Edgar Allan Poe Yalnızlığı

Necip Tosun

Edgar Allan Poe daha yaşarken en aşağılayıcı yargılarla da en kontrolsüz yüceltmelerle de muhatap olmuş, gündelik hayatında büyük çıkışlara da düşüşlere de uğramış tipik bir tutunamayandır. Yetim, yalnız ve dâhi Poe, hem modern öyküde hem de şiirde çığır açmış büyük bir öncüdür. Amerikan rüyasının ışıltılı, gösterişli ama sahte yüzünü açık etmiş, bunun bedelini de bir kurban olarak ödemiştir. Amerikan rüyası âdeta onu kıyıya vurmuş, kimsesizlikler içinde sahipsiz, sokakta bilincini kaybetmiş bir hâlde ölüm yolculuğuna göndermiştir.

Poe, edebiyatın yalnız doğup, yalnız büyüyüp, yalnız ölen büyük yazarlarından biridir. Onun yalnızlığı sadece düşünsel değil, biyolojik ve kaçınılmaz bir gerçekliktir. Kayıp bir baba, gencecik yaşta ölen bir anne ve yoksulluğa mahkûm bir çocukluk/gençlik… Poe, geçmişsiz ve geleceksiz bir yetim olarak yalnız, yapayalnız hayata atılır. Dolayısıyla hayata yenik başlamıştır, yaşıtlarının en gerisinde. Evlatlık dâhi, nasıl bir çıkış yapmalıdır? Hayatına bakılırsa o böyle bir çıkışı hiçbir zaman arzulamamıştır. Yeteneğinin ve yapabileceklerinin farkında olmasına karşın kendine bir mazeret üretmiştir: içki. Tam bir alkolik olmasa da hayatla bağlarını koparacak bu nesneye sımsıkı sarılmıştır. Hep bir adım öne çıktığında, bir başarıya ulaştığında içkiye sarılmış ve yeniden bir kopuş ve düşüş yaşamıştır. Onun bu davranışı, yalnızlığı seçiş ve hayata itirazdır. Oysa dehasının ve bunun kendine kazandıracaklarının farkındadır. O bildiği ve inandığı hâlde ısrarla dehasına da itiraz eder. “Kuzgun” adlı şiirini yazdığında gazeteci arkadaşına şöyle diyecektir: “Wallace, tüm zamanların en iyi şiirini yazdım.” Dehaların en büyük özelliği bunu bilmeleridir. Poe da ne yaptığının farkındadır ve şiirinin edebiyat tarihinde nereye denk düştüğünü bilir. Bu şiiriyle Amerika’yı sarssa da kimsesiz, yalnız, hazin sonunun önüne geçememiştir. Çünkü onun kaderi bellidir: ancak kendi olmazsa hayata katlanabilir. Ya yazarak ya da kendinden geçinceye kadar uyuşarak. Uyandığında ise ona bu kaderi biçen çağla hesaplaşmaya başlayacaktır. O gözyaşlarını kimseye göstermez. Yalan, sahte gerçekliğe teslim olmaz. Bir mektubunda “Gelip geçici olan şeyleri güçlendirmenin hiçbir anlamı yok. Yalnızlık tutkusu karşısında her şey küçüktür.” diyecektir. Bu yüzden, korku, dehşet ve endişeden oluşan bambaşka, yepyeni bir dünya kurar. Güdük, vasat bir dünyayı reddedip yeni dünyayı âdeta icat eder. İnanılmazlığına emin olduğumuz bir dünyayı bize kabullendirir. Onu bu hayatta boğmaya çalışanları, yaptıklarına pişman eder, âdeta eserlerinin içine kattığı yaşayan bir ruhla iplerini çeker, intikamını ölümünden sonra alır.

Edgar Allan Poe, savruk, melankolik, ateşli ve neredeyse yarı hasta bir hayat yaşarken, tam da bu hâlin öykülerini yazmıştır. Yazdıkları asla bu hayata ilişkin değildir; ateşli hastalıkta görülen sayrılı düşler ve yabanıl mecralarda gezintilerdir. Çünkü o, bu dünyanın insanı değildir. Öfkeli, tedirgin ve yeniktir. Ama hepsinden önemlisi yapayalnızdır. Ondan bize gelen ve klişe olan ‘kalabalıklar içindeki yalnızlık’ durumu tam da Poe’dur. Onun öykü anlayışını yansıtan en tipik öykülerinden biri “Kalabalıkların Adamı”dır. Poe bu öyküde yalnızlık, kalabalık ve suç arasındaki ilişkiyi irdeler. Öykü, La Bruyere’den “En büyük mutsuzluk, yalnız olamamak” alıntısıyla başlar. Öyküde anlatıcının gözü kalabalıklar içinde bir adama takılır. Adamı gördüğünde, “zengin bir zihinsel güce, ihtiyatlılığa, cimriliğe, açgözlülüğe, sakinliğe, kötülüğe, kana susamışlığa, zafere, neşeye, yoğun dehşete, büyük ve aşırı bir umutsuzluğa ilişkin izlenimler” edinir. Adamı takip etmeye başlar: “Öylesine ısrarla takip etmiş olduğum o tuhaf yaratığın yüzünde o zaman gördüğüm ifade umutsuzluktan bile daha yoğundu.” Bütün gece takip ettiği ihtiyar adam hiçbir yere girmez, dinlenmez. Bütün bir gece ve ertesi gün akşama kadar anlatıcı bu ihtiyar adamı takip ettikten sonra pes eder ve peşini bırakmaya karar verir: “En ağır suçu işleyecek türden biri. Yalnız kalmayı reddediyor. O, kalabalıkların adamı. Onu izlemek boşuna.” der. Kendi mutsuzluğunu da yalnız olamamaya bağlar.

Aslında o topluma ‘gördüğünüz gibi önemsediğiniz her şeyi yapabilirim, sizi peşimden sürükleyebilirim ama size kırgınım, dünyanıza kırgınım’ demek ister. Başarısının doruğundayken bile yeniden kendini içkiye vererek toplumla arasına mesafeye koymaya başlar, çünkü onun için hayat ateşli bir yalnızlıktır. Başka türlü yaşayamamaktadır. Peter Ackroyd onun bu tutumunu şöyle tanımlar: “Semender gibi yalnızca ateşte yaşayabiliyordu. Ama ateşi genellikle kendisi yakıyordu. Bir taşkınlıktan diğerine sürükleniyordu. Sanki kendini hiç tanımıyor, kimliğini yaratmak için coşkulu sözcüklere ihtiyaç duyuyordu. Zaman zaman kendini yıpratıyor, kendi kendini üzüyor, yapmaması gerektiğini bildiği hâlde başkalarını kırıyordu. Sanki dünyada kendinden başka kimse yoktu. Yalnızlığını bir gözdağı ve zafer gibi vurguluyordu. Yani, eserlerinin merkezinde dünyaya karşı bir öfke vardı. Kalbi her an kırılmaya hazırdı.”

Dostları, sevgilileri hep kurmacadır. Şehirden şehire, yolculuktan yolculuğa savrulurken elbette kendinden, endişelerinden, korkularından kaçar. Sonunda şehir dışında bir kır evine taşınır, kendisini mahvetmek isteyenlerden uzaklaşır. Ama “korkarım kalıcı bir hastalık” dediği psikolojik problemlerin pençesindedir. Aslında o, bu hastalığı çağıra çağıra istemiştir. Dünyayla arasına daha temelli ve güvenilir bir set çekmenin yolu açılmıştır artık. Parasızlık, açlık, arkadaşsızlık ve özellikle hastalık tümüyle kendi seçimidir.

Poe, alkol ve nevrozla iç içe bir yaşam sürmüştür. Delilik nöbetlerinin gerilimli, korkulu atmosferi öykülerinden hiç eksik olmaz. Bu yüzden öykülerinde hep kritik, nadir görülen olaylara eğilir. Poe’nun son günleri sinir buhranları içinde geçer. Meyhanelerde içkiyle geçen zamanların sonunda, delirium tremens krizleri içinde 1849’da, Baltimore’da bir hastanede kırk yaşındayken hayatını kaybeder. “8 Ekim Pazartesi günü yalnızca dört kişinin katıldığı bir cenaze töreni düzenlendi. Henry Herring ve Neilson Poe katılanlar arasındaydı. Tören üç ya da dört dakikadan uzun sürmedi. Tıpkı anlatıları ve fablları gibi Poe’nun kendi öyküsü de çözülmemiş ve büyük bir ihtimalle hiçbir zaman çözülemeyecek olan esrar perdesinin içinde, ansızın ve bir sonuca ulaşamadan bitti.” (Peter Ackroyd)

Edgar Allan Poe yazdıkça delirmedi, kıyıya vurmadı, sokağa dökülmedi. Yazarak içinin zehrini boşaltmaya çalıştı. İnsanlara inanmadıkları, inanamadıkları dehşet ve korkuların ne kadar sıradan olduklarını ispatlamaya çalıştı. Kendini arındırmak için uğraştı. Ama kaçamadı. Boşalmaya çalıştıkça zehirlendi. Kendini yazdı, korkularını. Etrafına bunu anlatmaya çalıştı. Ne içkiyle ne yazdıklarıyla kendini silemedi. Edgar Allan Poe dönemin eleştirmenlerince üçüncü sınıf yazar olarak görülüp aşağılanmasına şöyle demişti: “Burada öne sürdüğüm her şey doğru -öyleyse ölmez- eğer ölsün diye ayaklar altına alınırsa ebedi hayata uyanacaktır yeniden.” Öyle oldu. Ölmedi. Gerek şiir sanatının gerekse öykünün çığır açıcı yazarlarından biri oldu.

Arkasından yazılan ilk yazılarda “yalnızlığına” vurgu yapıldı. Poe yaşarken de öldükten sonra da Amerika’da değil de Avrupa’da sevilmişti. Ülkesindeki saldırılara karşı Poe’ya desteğin farklı ülkedeki başka dehalardan gelmesi şaşırtıcı değildir: Valery, Mallarme, Baudelaire ve Dostoyevski. Çünkü o Amerika’nın bağrına indirilmiş bir hançerdi. Amerikan yaşam tarzına en ağır darbeyi indirmişti. Barbarlığı, çürümeyi, bencilliği, gözü dönmüş para hırsını yerle bir etmişti. Charles Baudelaire onunla ilgili şöyle diyecektir: “Özdeksel şeylere tutkun, açgözlü bir dünyanın ortasında Poe kurtuluşu düşlerde buldu. Amerika’nın havasının kendisini boğmasına karşın düşlere sığındı. O kendi varlığıyla, başlı başına bir protestoydu ve protestosunu kendine özgü yollarla ilan etti.” Onu yüz kızartıcı bir hayata sürükleyen çağ, dehasını da sakat doğum olarak adlandırmaktan çekinmedi. Ama o eline kalemi aldığında yaşadığı çağdan bu yaşattıklarının hesabını en ağır şekilde sordu.

Öykünün âdeta kanalını değiştirecek kadar büyük bir öykücü olan Poe, öyküye ne getirdiğinin hep farkında oldu. Aslında bireysel hayatının tüm başarısızlığına, giderek ağır yenilgisine rağmen edebiyat alanında yaşamına tam zıt olarak olağanüstü başarılara imza atarken yarınlara kalacağından en ufak bir şüphesi yoktu. Biliyordu ki öykü türünün iyi örneklerini yazmakla kalmamış, türün kuramsal temellerini de atmıştı. Hayatı boyunca kısanın önemini anlatmış olan Poe, sanki ömrünü de kısa tutmak istemiş, vücuduna, zihnine işkence ede ede kırk yaşında hayata veda etmiştir. “Tanrı’nın bana bir deha kıvılcımı verdiğine inanıyorum ama onu kederle boğdu.” diyen Poe için dehasını kaldıramadı, daha fazla taşıyamadı demek daha doğru. Hayatının en düşük seviyesi ile yazısının zirvesi arasında ezildi. Endişelerinden kurtulmak için başvurduğu içki onu toplum karşısında hep küçülttü. Hem işini kaybettirdi hem de sonunu hazırladı. Endişe/korku yazıdaki başarısını sağlarken bireysel hayatında sonunu hazırladı. “Morella” öyküsünde Platon’dan yaptığı alıntı onu en iyi tanıtan cümlelerden biridir: “Kendi var ve yalnız kendinde var, sonsuza kadar ve tek başına TEK olarak.”

Bu yazı Arka Kapak dergisinin 28.sayısında yayınlanmıştır.

Devamını Oku...