Fildişi(?) Kulesinde Kafka

Enis Batur

Birçoğumuzun diline dolaşan Orwell cümlesi ile oynaşıp duruyoruz: “Herkes eşit, bazıları daha eşit.” Ülkesinde yaşayan bir Suriyeli, bir Kuzey Koreli, bir Malili ile bir Kanadalıyı, Norveçliyi yaşam koşulları açısından aynı konumda görebilir miyiz? İç dünyalarının atmosferiyle onları kuşatan dış dünyanın dayattığı arasında barometre uyuşmazlığı birincilerde hat safhaya tırmanmıştır: Bana ülkeni söyle, sana kişisel dramının derecesini söyleyeyim.

Koşullar iyiden iyiye ağırlaşmaya yüz tuttuğunda, henüz kullaştırılamamış bireylerin yarılma katsayıları yükseliyor. Geçenlerde, yazar arkadaşım Emre Ayvaz ile bu minval konuşurken, “Kafka, 2 Ağustos 1914’te günlüğüne peş peşe iki kısa cümle düşmüş.” diyecek oldum, lâfı ağzımdan alıp o iki cümleyi ezberinden aktardı, demek onu da benim kadar sarsmış. Kafka’nın günlüğüne düştüğü şu not: “Almanya Rusya’ya savaş ilân etti. Öğleden sonra, havuza.”

İlk bakışta “işte bir yarılma örneği” yargısına ulaşmak işin kolayı. Birinci Dünya Savaşı’nın pimi çekilmiş, yazar, ya kurduğu cümlenin varacağı sonuçları anlamaktan bütünüyle aciz, ya savaşı öğleden sonra gideceği yüzme dersiyle eşdeğer önemde bulacak ölçüde kayıtsız, sorumsuz, “fildişi kulesi”nde soyutlanmış — aktöre savcısının sesini duyar gibiyim. Birden duraksıyorum ama: Modern edebiyatın, yapıtında en büyük uzgörü gizilgücü barındırdığı konusunda görüş birliği neredeyse sağlanmış yazarı değil mi Franz Kafka — günlüğündeki ilk cümlenin asıl anlamını seçememiş, tartamamış olabilir mi öyleyse? Denilebilir ki, “Büyük Savaş” patlak verdiğinde, kimsenin aklından bu kadar uzun süreceği, olağandışı trajik sonuçlar yaratacağı geçmiyordu, Kafka da öyle düşünmüştü belki de. Ama allâsen, öyle düşünmeseydi, düşünmemiş olsaydı ne yapacaktı, yapması gerekiyordu: Bir cümle yerine bir dolu cümle mi düşmeliydi günlüğüne, öğle sonrası havuza gitmekten mi vazgeçmeliydi, yoksa bir kürsü bulup oradan Dünya’ya seslenmek, herkesi olabilecekler konusunda uyarmak mıydı yazar olarak görevi? Bu zincirleme soru, yüz yılı aşkın süredir “yazar”ın tepesinde sallanan sivri uçlu kılıç.

Bağımlı yazar kavramı, II. Dünya Savaşı sonrası gündemin merkezine oturmuş gözükse de, Zola’nın pek ünlü Suçluyorum’undan başlayarak ağırlığını duyurmuştu. Bir yazarın kalemini görevlendirme kararını almasını anlamanın ötesinde, saygın bir seçim olarak görürüm. Gelgelelim, bir yazarın kalemini görevlendirmemesi eşit derecede saygın bir seçim benim gözümde; çünkü özünde, seçimi, onun kalemine hiçbir görev yüklemediği anlamına gelmiyor.

Kafka, iki gün öncesinde, 31 Temmuz 1914 günü, seferberliğin ilân edildiğini yazmış günlüğüne, eve yatılı konukların geldiğini söyledikten sonra eklemiş: “Her şeye karşın, ne pahasına olursa olsun yazacağım. Bu kendimi hayatta tutmak için yürüttüğüm savaşım biçimi.” Dileyen, 6 Ağustos gününden dehşet verici içtenlikte son cümleye gidebilir. O günlerde Dava’yı yazmaya koyulmuştu: Yıllar sonra milyonların koşuluna yıllar öncesinden tercüme olmuş bir yapıt. Yaşarken, bu bağlamda Kafka’yı sıkıştıran olmamışsa bunun nedeni pek az tanınmış olmasıydı. Çeyrek yüzyıl geçti, başta Lukacs’ın çivileri çarmıha gerilmek için harekete geçildi; bereket, karşıdan gerekli hamleler gecikmedi, yerine oturtuldu.

Kimileri bağımlı duruşu her durumda haklı saymışlardır bir dönem; yanıldıklarını Pound’dan Drieu la Rochelle’e, Benn’den Hamsun’a gösteren örnekler çıktı. Üstüne üstlük, çifte yanılgı söz konusuydu bu örneklerde: Faşizmden yana tavır almalarına karşın güçlü yazınsal yapıtlar vermişlerdi. Dostoyevski, çağının belki de en yetkin romancısıydı; buna karşılık, Bir Yazarın Günlüğü’ne toplanan, sıcağı sıcağına gazetelerde tavır koymak için yazdığı metinler bu sıkı edebiyatçının hastalık kertesinde milliyetçi, Kilise’yi sağlıklı toplumun baş aktörü sayan perspektifini ortaya serer: İyi yazar doğru düşünecek kuralı geçersizdir.

Toplumlar enikonu sıkıştıklarında yazarlara yönelik beklentiler artıyor, gün geliyor üzerlerinde düpedüz baskı oluşturuluyor. Yazar derken edebiyat adamından söz ediyorum: Düğümün çözümünün sırrına hâkim olduğu hangi sanıdan kaynaklanıyor? Uğraşının hangi temel özelliğine dayanılarak etkili “doğru”yu ifade etmesi bekleniyor? İşinin doğasının, içinde yaşadığı toplumun temel bir sıkıntısını, ikilemini gidermekte etkin rol oynamasını sağlayacak ayrıcalıklı bir yanı mı var? Kaç edebiyat adamının bugün toplumu etkileyecek gücü olduğunu bilemiyorum; bildiğim işinin bu olmadığı. Köhne “fildişi kule” imgesinin hâlâ karşılık bulması şaşırtıyor beni; o konuda düşündüklerimi yazdım, yinelemek gelmiyor içimden. Kendi payıma, edebiyat adamının mesafeli durmasının, kurduğu yapıt açısından gerekliliğine inanıyorum; davranmak istiyorsa, basından siyasete uygun alanlar, işler vardır.

Valéry, Mallarmé’ye bakarken, “Dünyadan vazgeçen adam kendisini onu anlama koşuluna yerleştirmiştir.” der. Ama Edip Cansever’in soru olmayan sorusunu da unutmuyorum: “Ne çıkar bizi anlamaktan.” 

Arka Kapak dergisi 33. sayı

Devamını Oku...