Gökçe Yazın

Enis Batur

“Gökçe Yazın(lar)” kavramı dilimize geldi gelmesine, ama kültürümüze oturmadı, yerleşmedi. Bizim edebiyatımızın Batılı kökleri yoktur, olamazdı: Grekoremen geleneğiyle çok geç tanıştık, o da daha çok sınırlı Hümanizma yanlısı bir çevre aracılığıyla. On yüzyıldır yaşadığımız Anadolu’nun bizden önceki zengin, derin kültürel birikimine uzak durduk, kaldık, o uygarlıkların kalıtının olsa olsa “turist”iyiz, üstelik yabancı gezmenler kadar tanımayız özelliklerini. Doğulu, Orta-Doğulu olduğumuzu hiç değilse söyleyebilseydik! Kendi dilimizi bile hor gördüğümüzün farkında mıyız bilmem, bölgenin büyük kültür dillerine, Arapçaya ve Acemceye, Süryaniceye ve Ermeniceye hepten kapalı yaşadık, yaşıyoruz, iç içe durduğumuz Rumcayı olsun öğrenmeye yanaşmamış bir toplum bizimkisi. Kültürümüzle övünüyor, böbürleniyoruz sık sık, oysa ufak bir seçkinler kesiti sayılmazsa, hiçbir alanına, boyutuna vakıf değiliz: İnsanımızın Erzurumlu İbrahim Hakkı’dan, Itrî’den, Nigârî’den nasibini aldığını ileri sürmek en hafifinden abartı olur. Bir buçuk yüzyıllık Batılılaşma (!) sürecinin gösterdiği tablo: Bugün Cervantes’i, Shakespeare’i Kâtip Çelebi’den, Nefi’den daha iyi tanıyor okuryazarlarımız. Bu kısa kestiğim uzun hava şunu dile getirmek için: “Gökçe Yazın(lar)” kavramı yabancımız tanısını getirmenin pek bir anlamı yok aslında: Bizim neyimiz, ne kadar yerli sayılabilir ki?!

“Gökçe Yazın(lar)”, peki, “Edebiyat”tan fazlası mı? Neden gereksinme duyulsun varlığına? Edip/Muharrir ayrımını bile yitirmiş bir kültürel ortamda “Edebiyat” kavramı indirgenmiş bir kimliğe büründü, seyreltilen içeriğiyle. Muhafazakârların yenilikten öcü gibi korktukları, yenilikçilerin gelenek deposuyla ilişkiye girmeye üşendiği bir dünyaya tıkıldık: Herkes biribirinin körü ve sağırı kesildi, duyarlıklar törpülendi. Benim bakışaçım belli: Bu hâkimiyet alanının kenarına, hattâ dışına ilerlemekte tek çıkış yolu.

Fazlalıksa, fazlalık o klâsik terimin bize daha geniş, hem daha derin bir alan açma vaadıyla bağlantılı. Yıllar oldu, “Edebiyat ve Matematik” başlıklı kıpkısa bir denemede, “bizim edebiyatımız”ın düşünsel kavrukluğuna, kısırlığına dokunup geçtiydim. Düşünceden söz ederken, çoğu kez güncele ayarlı, gazetelere yazılan “fikir” yazılarını kastetmiyorum, örnekse, Nermi Uygur’un felsefece yazınsal denemeleri koymaya çalıştığım çıtayı temsil ediyor. Filozofun, düşünürün, en geniş yelpazesiyle bilimerlerinin üretiminden bir karış kenarda benim gözümde, edebiyatça düşünme. Kadim Yunan’ın kimi kalemlerinden başlayan, Latin dünyasına aşılanmakta gecikmeyen o damar yüzyıllar boyu tıkanmış, Hümanist çağ ile yeniden doruğa oturmuştu: O gün bugün kesintisiz güzergâhı.

Gökçe Yazınlar, yazınsal kanonların, yazın tarihçileri ve kuramcılarıyla eliyle enikonu çerçevelenen, ufku kısıtlanan yazma edimine özgürlüğünü iade etme özelliği taşıdığı için bana yakıcı önemde görünüyor. Modernlerin, en çok da “son modern”lerin türsel kalıpları gevşetip kıran kalkışımlarını aynı gerekçeyle taçlandırdığım sır sayılmaz: Sınır ihlâlleri yalnızca yazı beylerine mi, bir o kadar nitelikli ve beklentili okur kesimlerine yepyeni havalandırma delikleri açtı. Edebiyat üzerine sımsıkı düşünmeden gerçekleşebilecek devrim değildi bu. Düşünen edebiyat, köktenci bir arayış sahası yaratıyor. Eğilimi kesinkes form’un kurcalanmasıyla sınırlayamayız; bu soy yaklaşımlar kanonperestlerin teselli kaygılarına bağlanmalı. Bir de, onların desteğine muhtaç piyasa-borsa denklemlerine, “ürün” yerine “mal” isteyen tüketimci-global tecim çarklarına. Booker’ın, okunabilir yazar avına ilân yoluyla çıkışına da değinmiştim.

Bütün bir arayış coğrafyasında yazılanları okunaksızlık töhmeti altında ağırlayan vandal çarkın üretim zincirini kıramadığında dağıtım yollarını denetlediğini ve tıkadığını biliyoruz. Okunaksız hiçbir yapıt ile karşılaşmadım bugüne dek: Olsa olsa çetin yapıtlardan dem vurulabilir, ki varlıkları yeni değildir: Herakleitos’tan, Parmenides’in şiirinden işe başlanabilir.

Çıkış yolunu, hâlâ geleceğin düşünürü, Nietzsche göstermişti: İyiliğin ve Kötülüğün Ötesinde’nin canalıcı bir fragmanında (VIII, 254), bir “oda edebiyatı” geliştirmenin yaşamsal boyutuna dikkat çeker, “oda musikîsi”nden esinlenerek. Yirmi yıl sonra, Max Reinhardt “oda tiyatrosu”nun temellerini atacak, hemen ardından 161 kişilik bir tiyatro salonu kiralayan Strindberg “oda oyunları” kaleme almaya girişecekti.

Bugün, yerkürenin beş kıtasında sayısız oda işliyor

Arka Kapak dergisi 23. sayı

Devamını Oku...