Gurbet Hikayeleri de Memleket Hikayeleridir

A. Ali Ural

Eski şerbetçilerin şıkırtılarına benzer Refik Halid’in dili, Türkçe’nin sâkisidir geldiği uzaktan duyulur, susatır üslubuna çın çınlarıyla gümüş kâselerinin. Güğümünden gül şurubu içmeyenler kekeler dururken bir kelimeyi, o arka arkaya sıfatlar takarak o kelimeye, fesinden püsküller uçurur. Başka yazarların üslubunda sakil duran bu sıfatların onun cümlelerine neşe ve ahenk kattığını görenler, nesrin şiirle olan akrabalığına imrenmişler, o ailenin bir ferdi olabilmek için nice rüyalarını feda etmişlerdir.

Ömrünün on beş yılını çöllerde geçirmiş bir adamın sâkiliği doğrusu pek anlamlı, pek münasiptir ehl-i dil nazarında. Refik Halid biraz da susuzluktur çünkü onlar için. Eskici öyküsünde İstanbul’dan Filistin’e gönderilen beş yaşındaki Hasan’ın Türkçe’ye susuzluğunu anlatırken hikâyenin orasına burasına yerleştirdiği “susuyordu” kelimesiyle iki manayı aynı kâsede sunarak, susanların susuzluğuna tercüman olmuştur Karay. Böyle bir edibi kim sevmez!

Ben severim. Yalnız yedi yıl Arabistan çöllerinde kavrulurken çiviler ağzına batmış bir şair olarak değil, memleketini deliler gibi sevdiği için de severim Refik Halid’i. Bakmayın “Memleket Hikâyeleri” ve “Gurbet Hikâyeleri” diye ikiye ayırdığına öykülerini; bütün hikâyeleri memleket hikâyeleridir. Öyle olmasaydı Hasan’la beraber ağlar mıydı eskici, memleketten söz edilirken. Sakallarından kayan yaşlar, Arabistan sıcağıyla yanan kızgın göğsüne bir pınar sızıntısı kadar serin, ürpertici dökülür müydü?


Gurbet Hikayeleri – Yeraltında Dünya Var
Refik Halid Karay
İnkılap Kitabevi

Hasan da Refik Halid’ti, eskici de. Birinde özlemini duyduğu ana dilinin çağrıştırdığı çocukluğu vardı, diğerinde “Bir kabahat işledik de kaçtık,” cümlesinin ele verdiği sürgünlüğü. Antikacı hikâyesinde Şeyh Efganî’nin kılık değiştirmiş bir İngiliz subayı olduğunu bir bakışta sezen de o değil miydi! Bu bakışta bir “görüyorum” manası vardı, diyerek ferasetini ifşa eden… Fener hikâyesinde Bedevi’ye Osmanlı Sultanı’na dua etmesini söyleyen subay da Refik Halid’ten başkası olamazdı. Öyle ya fenerin sönmesini istemiyorsa Ebu Ali, dua etmeliydi Osmanlı’ya.

Testi” de bir susuzluk öyküsü olup Lübnanlı bir gence dönüştürmüştü yazarı. Ölse de bir şelalenin altında ağzını açarak kana kana su içmekten geri durmayacaktı çölün çocuğu. “Zincir” bir köpeğin hikâyesi gibi görünse de bağlılığının kendisine yük olduğunu sanan insana ayna tutuyordu. Sahibinin kudretiydi köpeği heybetli ve korkutucu kılan. Ah, ne hazin cümleydi o: Köpek zincirini arıyordu. “Gözyaşı” hikâyesine gelince; o hikâyeye gelmek kolay değil. Eski şekerlenmiş şuruplar kadar donuk, fersiz, katı, suyu çekilmişse o gözlere hırsız girmişti. Çehov’un “Acı” öyküsünden daha acıklıydı “Gözyaşı.” Çünkü orada yalnız kaybedilen bir evlat değil, son evladının da öldüğünden habersiz, “Kalk Ali, kurtulduk Ali,” diye çocuğuna sarılan bir ana vardı.

Gurbet Hikâyeleri’nde nefes nefese memleketine koşuyordu Refik Halid. “Keklik” bir av hikâyesi miydi sahi! “Nazlı” gerçekten “Nazlı,” tuzağa düşürülen keklikler gerçekten “keklik” miydi! Yavuz Sultan Selim’in Kuşçular Çarşısı’ndan beş yüz altına satın aldığı kekliği bilmiyor olamazdı Refik Halid hikâyesini yazarken. Başka keklikleri güzel ötüşüyle tuzağa düşüren bu keklik için satıcı üç yüz altın istemiş, tebdili kıyafetle alışveriş yapan Yavuz Sultan Selim, beş yüz altın verip satın aldıktan sonra kafasını koparmıştı kekliğin. Kuşçu şaşkınlık ve dehşetle bağırmıştı tanımadığı müşterisine, “En maharetli kekliği öldürdün, yazık değil mi be adam!” Bunun üzerine şu cevabı vermişti Yavuz: “Kendi soyuna ihanet edenin âkıbeti budur!”

Gurbet Hikâyeleri’nde bir köpek daha var; “Bir kabahat işleyip yad illere düşen” Osman’ın sokakta bulup sahiplendiği köpek. “Birbirlerinden hazzedişlerinin sebebi de bir yurd yavrusu, bir dert ortağı oluşlarıydı,” diyordu Refik Halid bu iki yaralı dostu anlatırken. Osman’ı sınır dışı ederken köpeğini yanına almasına izin vermiyor, bir ağaca bağlıyorlardı onu. O kadar hastaydı ki Osman, ciğerleri sökülüyordu öksürürken. Refik Halid’in psikolojik tahliller yerine bir ressam gibi tablolar yaptığını söyleyenler haklıydı: “Osman öksürüyordu. İngiliz çavuşu piposunun dumanını seyrediyordu.”

Refik Halid memleket hasreti çekerken, memleketinin düşmanlarını hikâyelerine taşıyıp teşhir etmekten de geri durmuyordu. “İşte Lavrens’i tanıyan adam!” cümlesiyle başlayan “Lavrens” adlı öyküsü de bu hikâyelerden biriydi. Bir Bedevi falcısıyla karşı karşıya getirmişti Karay Lavrens’i. Onurluydu falcı. Çağırdığında İngiliz’in ayağına gitmemiş, ancak yanına geldiğinde falına bakmaya razı olmuştu. Kendisine verilen altını kabul etmeyip eliyle iten esrarengiz adam şu yakıcı kelimeleri söylemişti ona: “Kan! Gazve! Altın!” Gülümseyerek kendisini dinleyen Lavrens’e açıklamıştı sonra bu üç kelimeyi: “Ya Emîr! Döktüğün kan, yaptığın gazve, saçtığın altın Fırat gibi boşa akıyor.”

Gurbet hikâyeleri aslında memleket hikâyeleridir, diyorsak sebebi var. “Güzel kadın gözlerine en çok yaraşan ziya, oynak mum ışığıdır,” cümlesiyle başladığına aldanıp “Kaçak” adlı hikâyeyi sakın bu muhtevanın dışında bırakmayınız. Birkaç satır sonra şu cümleyi okuyacaksınız çünkü: “Büyük harbin başlangıcında Muş elimizden gitti; kıtamla beraber kendimi Moskof elinde esir bulmuştum…” Donmak üzere olan bir Türk subayının hikâyesiydi bu. Bir de “Güneş” vardı kitaptaki öyküler arasında. Donmaktan yanmaya götüren bir köprüydü “Güneş”. Arabistan’ın hâlâ keşfedilmemiş yerleri olduğundan söz ederken, “Avrupalı ayağı basmamış bir haritasız dünya kıyısı idi,” diyordu Karay. Sonra hikâyenin bir yerinde, “Gün gelip de çölleri, böyle, otokarlar, uçaklarla kolayca aşacağımızı düşündükçe kaybettiğimiz o yerlere büsbütün yanarım,” cümlesini sarf ederek farkında olmaksızın –ya da olarak- kaybedilen memleket topraklarında yaşadığını itiraf ediyordu.

Kitabın sondan bir önceki hikâyesinin adı “İstanbul.” İşin dönüp dolaşıp İstanbul’a geleceği belliydi, Refik Halid’in on beş yıl sonra İstanbul’a geleceği besbelli. Bu kez bir çöl batakhanesinde tanıştığı kadının ağzından dile getiriyordu memleket hasretini: “O kayık gezintileri, ay mehtabı, Sarıyer, Bentler, ya Sultansuyu? Buradaki ormanı hatırlıyor muydu, böğürtlenlerle örtülü ufacık mırıltılı deresini! Yosun tutmuş kocaman kestane ağaçlarını? Daima ıslak duran ve basınca ökçeler gömülen kırmızı toprağını, sarı papatyalar ve çadır çiçekleriyle donanan çayırını…”

Refik Halid Karay’a cennet düşleri gördürmüştü çöl. Mahrumiyetin boyasıyla yeniden ve yeniden boyamıştı İstanbul’u. Fakat bütün bu yoksunluklar içerisinde bir tesellisi vardı onun. İstanbul’dan uzak kalsa da İstanbul Türkçesi’nden bir an olsun ayrı düşmemiş, haddeden geçmiş bir dille çiçekler açtırdığı eserleriyle şu sözleri söyletmişti Cemil Meriç’e: “Refik Halid bir kaynaktan fışkıran su kadar berraktı… Evet Refik Halid’i çok beğeniyordum ama onun gibi yazmak, bayağılığa düşmeden tabiî olmak, o yaştaki bir insan için erişilmesi güç bir hayaldi…” Doğrusu Cemil Meriç’in Karay’ın üslubunu kaynaktan fışkıran berrak bir suya benzetmesi manidardı. O da sezmiş olmalıydı bu coşkun ruhun susuzluğunu.

Peki, nasıl elde etmişti bu şurubu dil simyacısı? Cevap: “Bir İçim Su”ya katarak bütün dil ıtırlarını. Plastik çiçekleri ateşe verip kır çiçeklerini derleyerek. İç sesler arayarak kulağını bir deniz kabuğu gibi metne dayayıp. Naima’ya, Nedim’e, Şeyh Galib’e ses ve mana merdivenleriyle yükselerek. Victor Hugo’nun, Lamartine’in, Maupassant’ın kazanlarında kaynattıkları edebi iksirden tadarak. Kelime hazinelerini bir bir ele geçirebilmek için “Açıl susam açıl,” diyerek kamuslara. Nefesi daraldığında Dede Korkut’un kapısından rüzgâr alarak…

Yine de emin olamamıştı yazdıklarından. Öldükten sonra gazetelerin hakkında neler yazacağını merak eden Refik Halid önce hastalandığına sonra öldüğüne inandırmıştı Türk basınını Halep’ten yalan haberler uçurarak. Ölüm manşetleri gazeteleri doldurduğunda büyük bir keyifle hakkında yazılanları okumuştu Karay satır satır. Yıllar önce genç bir gazeteciye verdiği mülakatta düşmanlarından çok yaşayarak intikam alacağını söyleyen Refik Halid’in hasetçileri artık rahat bir nefes alabilirlerdi. Tabii İstanbul’a dönene kadar.

Günümüz yazarlarının öldükten sonra haklarında yazılacakları okuyabilmek için böyle bir zahmete girmelerine gerek yok artık. Zira herkes yazdıklarından emin olduğu için başkalarının kendisi hakkında ne düşündüğünü merak etmiyor. 

Arka Kapak dergisi 15. sayı

Devamını Oku...