Hayatın Görünen, Gösteren Yüzü: Orhan Veli

Feridun Andaç

“Garip Şiiri”nin miladını 1941’de başlatırsak; Orhan Veli’nin bu “ortak kitap”a yazdığı “Garip”in önsözünde dile getirdiği düşünceler “yeni şiir” yolu için bir tür “manifesto” niteliğindedir.

Şair, başlangıçta, şiirin “konuşmadan bir hayli farklı olduğu”nun altını çizer ilkten. Geleneksel şiirin yapısal özelliklerinin güçlüğünden söz ederken de şunları dile getirir: “Bir şiirde eğer takdir edilmesi lazım gelen bir âhenk varsa, onu temin eden şey, ne vezindir, ne de kafiye. O âhenk vezinle kafiyenin dışında da, vezinle kafiyeye rağmen de mevcuttur.”

Orhan Veli, şiirin tanımındansa, nasıl olması; bir anlamda yeni yaşamda, yeni insanın yaşayışında yer eden her şeyin şiire yansısının gerekliliğinden söz eder. Onların zevkine hitap eden bir şiirdir savunduğu.

“Yeni bir zevkle ancak, yeni yollara, yeni vasıtalarla varılır,” der. “Yapıyı temelinden değiştirme”den söz eder.

Şunu unutmamak gerekir ki; her kurucu aynı zamanda yıkıcıdır da.

Eğer buradan bakarsak, Orhan Veli ve arkadaşları (Melih Cevdet, Oktay Rifat) bize “yeni şiir” yolunun kuruluş manifestosunu taşırken, bu adımın karşılık bulmasını da gene hayatın akışı/ritmi ve zamanın ruhuna bırakırlar. Yol göstermektense gidilen yolun yanlışlığını dillendirirler ilkten. O dönemde yazdıkları, birçoğu da Varlık dergisinde yayımlanan şiirlerinden oluşan ortak Garip kitabı bir bakıma da bu çıkışın örneklerini içerir. Yalın, saydam, anlaşılır, süssüz, akılda kalan:

Ellerimiz Gibi

Hayvanlar konuşamadıkları için

Kim bilir ne güzel düşünürler,

Tıpkı ellerimiz gibi!

Ah, okumaya başlamadan önce

Çiçeklere su vermek lâzımdır! (Melih Cevdet Anday)

Ekmek ve Yıldızlar

Ekmek dizimde

Yıldızlar uzakta, ta uzakta.

Ekmek yiyorum yıldızlara bakarak.

Öyle dalmışım ki sormayın,

Bazan şaşırıp, ekmek yerine

Yıldız yiyorum. (Oktay Rifat)

Sevdaya mı Tutuldum

Benim de mi düşüncelerim olacaktı,

Ben de mi böyle uykusuz kalacaktım,

Sessiz, sedasız mı olacaktım böyle?

Çok sevdiğim salatayı bile

Aramaz mı olacaktım?

Ben böyle mi olacaktım? (Orhan Veli)

“1940 Kuşağı”nı Attilâ İlhan “fedailer mangası” olarak nitelendiriyordu. Orhan Veli ise bir “kuşak” kavramındansa, yeni bir şiir anlayışından söz ederek, şiirin özsel niteliğini yitirmeden anlaşılırlığını savunur.

Gene de, Orhan Veli ve arkadaşları; sanatın/sanatçının işlevini göz önünde tutar:

“San’atkâr, kendini verdiği san’atın hususiyetlerini keşfetmek, hünerini de bu hususiyetler üzerinde göstermek mecburiyetindedir. Şiir bütün hususiyeti edasında olan bir söz san’atıdır. Yani tamamiyle mânadan ibarettir. Mâna insanın beş duygusuna değil, kafasına hitap eder.”

Böylece “düşüncenin şiiri”ne kapı araladıklarını da söyleyebiliriz.

“Yeni şiir”in anlam zenginliğini yaratan etkiler/izler/yönelimler şiirde karşılaşmalardan doğan bir ahengi de var eder. Ama bunun da doğallıkla olması gerektiğini imler Orhan Veli.

“Şirini şiir yapan, sadece, edasındaki hususiyettir; o da mânaya aittir.”

Anlamın şiiri, şiirde anlama kapı aralayan bu bakışın sınırlarını genişletirken, “eski şiir”in kalıplarını kıran bir düşünceyi de gündeme taşır.

Bir “okul”, “akım”, “kuşak” yaratmaktansa; şiirde “saflık, basitlik” ilkesini egemen kılmak ön plandadır onlar için.

Bunu şöyle açımlayabiliriz: saydam şiir; sözü sokağa indiren, oradan aldığını biçimleyen şiir.

Belki de manifestonun şu tümcesi onların yol/yönlerini de en iyi biçimde anlatır bize:

“Şiirlik güzeli bunlardan çıkarma arzusu, bizi şiirin en büyük hazinesi olan ve insanı hayatının bütün safhalarında kurcalayan bir âlemle daha yakından temasa sevketmiştir. Bu âlem tahteşşuurdur (bilinçaltı).”

Doğrusu şiirin bütün uğraklarından geçip, yaratıcılığın tüm ırmaklarında yıkanıp gelen bir bakışla yazmanın; ama hissederek, sözü ruhun bütün katmanlarında damıtarak “yeni söz”ü kurmanın yolcusu kesilmek…

Bu da, onları, bir anlamda sürrealizme de yakın kılar. Hatta şunu da söyleyebiliriz; “İkinci Yeni”nin ateşleyicisidir “Garip” şiir anlayışı. Orhan Veli bu çıkışın belki de en saf/yalın/düşsel söyleyenidir.

Vezni, kafiyeyi atmanın ötesinde; insan ruhunun yansılarını da şiire taşımaları bir “devrim” olarak algılanabilir.

Orhan Veli ve arkadaşları “çıkış noktası” olarak yakın durdukları hayatın akışkan haline bir de “oyun” düşüncesini katarlar. Bir tür “zekâ hokkabazlığı” da denebilir.

Yazdıkları asla “kolay şiir” değildir. “Birinci Yeni” yerine “Garip” denmesi daha yerindedir. Anlam arayışındaki “garip şiir”… Belki de “tuhaf”lığı da oradan geliyor!

“Garip”in ikinci basımına (1945) yazdığı yeni “önsöz”de Orhan Veli; “Garip’i kimseye karşı değil, kendime karşı müdafaa etmek isterim,” der. Ama bunun o süreçte değişmeme anlamına gelmediğini de imler.

Bir bakıma Orhan Veli, yenilikçi bakışı/tutumunu yalnızca şiirine değil, hayata bakışına da yansıtmış birisidir.

Özellikle de düşünce yazıları/denemelerine yansıyan düşünsel duyarlılığı, ele aldığı konular, bunlara eleştirel/ironik yaklaşımı bunun bir göstergesidir.

Yazılarındaki düşünsel tınıya baktığımızda Orhan Veli’nin bir “kavga insanı” olduğunu gözleriz. Belki de şiirinin köklerini/kök düşüncesini de burada aramak gerekir. Çünkü hayata karşı itirazı olan bir şairdir.

O, “yenilik” olsun diye, ya da “eski”ye tepki olarak yola çıkmamıştır. Bir karşı duruşu, protest bakışı vardır. Yeni dünya, yeni düzen, yeni insan anlayışına bakışın şiirini/düzyazısını kurmaktadır. Düşünce dünyası, hayata bakışı/algısı başkadır.

Evet, bunun adı çağdaşlık/çağdaşlaşma bilinci, yenilikçi bir bakıştır.

Yeni dil, yeni imge yordamı da özsuyunu bu bakış/anlayıştan alır.

“Garip” şiirinin yol açıcılığı ardılı kuşakları bu yönden de etkilemiştir.

Orhan Veli şiirinin kurucu özelliği budur. Kalıcılığını bu bakışın yansılarına borçludur. “İkinci Yeni”nin çıkışına kaynaklık etme düşüncesini de burada aramak gerekir. Çünkü bu kuşağın her birinden önce Batı şiirinin akımlarıyla yüzleşmiş, yeni şiirin özsuyunun nerelerden beslenebileceğini görmüştür. 

Arka Kapak dergisi 36. sayı

Devamını Oku...