Hegel İdealizmi ve Din Felsefesi

Alper Gürkan

Felsefî yönden en genel anlamıyla idealizm, gerçekliğe dair bakış açısında kavramsal veya tinsel olanın maddi olana karşı önceliğini savunan düşünceleri imler. İdealist bakış açısı itibariyle dış gerçeklik olarak algılanan maddesel dünyanın zihinden bağımsız olarak var olamayacağı değerlendirilir. Bu yönden idealizm ile genel olarak maddeci düşüncenin zıddı bir felsefeye gönderme yapılır. Antik Yunan doğa filozoflarından sonra gelen Platon ve Aristoteles gibi isimler tarafından temel savları sistematik biçimde yapılandırılmışsa da, idealist felsefe onlarla sınırlı kalmamış ve varlık, oluş, töz, kavram gibi metafizik meseleleri sürekli ele alarak her dönemde yeni açılımlara erişmiştir.

İdealist felsefenin modern dönemde bilhassa önemli hâle geldiği Alman felsefesi etkileri bugüne dek uzanan bir geleneğe sahiptir. Kant, Fichte, Schelling gibi isimlerin ele alıp tartıştıkları özne, nesne, idea, mutlaklık, sonsuzluk gibi kavramlar arasında insan ve bilgisi üzerine sayısız izah yollarına gidilmiştir. Alman idealist geleneği sadece felsefe alanında değil, daha sonrasında sanatsal ve hatta siyasi düşünce ve yönelimleri de karakterize eder. Metafizik düşünceden fazla olarak Marx gibi maddeci felsefenin düşünce uğraklarında da bu geleneğin izleri belirgindir. Bilindiği üzere Marx’ın tarihsel materyalizmi ve diyalektik metodunu biçimlendiren esin, filozof Hegel’den gelir. Bugün de devam eden gerçeklik tartışmalarında hâlâ onun geliştirdiği mutlak idealizmin ve diyalektik yöntemin etkilerini gözlemlemek mümkündür.

Hegelci idealizm özü itibariyle felsefeyi üç kısım olarak kurgular: mantık bilimi, doğa felsefesi ve tin felsefesi. Bu kapsamda var olma, mutlak ideayla veya kavramların kavramı olarak adlandırılan “tanrı” idesinden hareketle açıklanır ve önce doğa ile en sonda da tin ile mutlak ideanın bir gerçeklik olarak kendini dışa vurduğu düşünülür. Hegel’in ismiyle beraber sıkça kullanılan tin kavramı, en kaba anlamıyla insanın tarihsel ve kültürel varlığıyla doğaya kattığı her şeyi ifade eder. Bu sebeple tin, son amaç olarak varlığa çıkma veya kendini dışa vurma eylemini insan aracılığıyla yapar. Bu yönden insan, Hegel felsefesi için Tanrı’nın akıl üzerinden kendini bilmesinde bir araç olarak tasvir edilebilir. İnsan akıl vasıtasıyla doğanın bilinçsizliğini aşmakta ve tinsel bir varlık olarak duyumsama, tahayyül ve kavramaya sahip bir canlı olmaktadır. Böylece insanın sanat, din ve felsefe ile tinsel gelişmeye eriştiği düşünülür.


Din Felsefesi Dersleri
Georg Wilhelm Friedrich Hegel
Çevirmen: Doğan Naci Kadıoğlu
Pinhan Yayıncılık

Hegel’e göre algı ve duyumsamanın verimi sanatken, kavrama gücü felsefe ile gerçekleşmekte, tasarımlama ya da tahayyül melekesi de din ile ilgilidir. 1821-1831 yılları arasında Berlin Üniversitesi’nde verdiği derslerin derlemesinden oluşan Din Felsefesi Dersleri’nde dine atfettiği insanî tasarımlama gücünü aynı zamanda felsefeyle de bütünleşik olarak değerlendirir. Felsefî olarak ele aldığı Mutlak Tin’i, dinî anlamda tanrısal bir içerik olarak belirler: Din içinde bilinebilir olan Tanrı, kendinden dolayı ve kendisi için varlığıyla mutlaktır ve bu sebeple esasen din ve felsefe de aynı konuyu, Tanrı’yı ve onun açıklanmasını ele alan iki yöntemi ifade ederler. Felsefenin içeriği, ihtiyacı ve ilgisinin dinle tamamen ortak olduğunu yazan Hegel’e göre felsefe ebedî hakikat olan Tanrı’ya yönelerek dini açıklar ve böylece kendini de açıklamış olur. Felsefeyi dünyevî olmayanın bilişsel bilgisi olarak tanımlayan filozof, din olgusunun felsefedeki yerini belirledikten sonra onu, Aydınlanma dönemi sonrasındaki anlamı, tanrı kavramı ve törellikle ilişkili mit ve kült gibi olgular etrafında tartışır. Bu tartışmalar büyük ölçüde Tanrı tasavvurunun, yüksek kavramsal çerçeve ile törel ve öznel gerçeklik arasındaki anlamlarının keşfine odaklanmıştır.

Şu not edilmelidir ki, Hegel’in özellikle Hıristiyanlık ve devlet kavramına dair düşünceleri, hem yaşadığı dönemde hem de sonrasında eleştirilmiş ve felsefesi bazılarınca bir meşrulaştırma düzeneği olarak da görülmüştür. Bunun başlıca sebebi, varoluşsal durumu mantıksal gereklilikle özdeş olarak açıklamasıdır. Ona göre gerçeklik sahasına çıkan bir olgu, ancak aklî bir gerekliliğin sonucu olarak, yani tinsel bir belirlenim olarak ortaya çıkar. Bu bakış açısının, Prusya devletinin politikalarına hizmet ettiği ve Protestan inancını rasyonalize etme amacı taşıdığı değerlendirilmiştir. Ancak her hâlükârda Hegel, ortaya koyduğu idealizm ve felsefî metodolojisiyle modern felsefede büyük düşünsel etkiler yapmış bir filozof olarak belki de felsefenin esas meşgalesine, soru sorma sanatına hizmet etmiştir daha ziyade. 

Arka Kapak dergisi 22. sayı

Devamını Oku...