Homeros’un Dilindeki Gökkuşağı

Cüneyt Gönen

“Siyah ile beyaz arasında cennetin renkleri saklıdır ve sadece görmesini bilen gözlere aşikârdır.”

Akha kralı Agamemnon’un kardeşi Menelaos’un karısı Helen ile Troya kralı Priamos’un oğlu Hektor’un kardeşi Paris’in aşkının döktüğü kan papirüslere taşınmamıştı henüz. Dilden dile dolaşan, kulaktan kulağa taşınan eşi elinden alınan Menelaos’un öfkesinin doğurduğu Truva Savaşı daha yazıya dökülmemişti. Apollon rahibi olan Khryses’in kızı Khryseis’i azad etmeyen Agamemnon’un ordusunun veba ile cezalandırılması, tutsağı gasp edilen Ahilleus’un küserek savaşmayı reddetmesi ve intikam almak isteyen Tanrıların kavgası gelgelelim mürekkeple yazılmamıştı. Kâhinlerin galibiyeti ancak Ahilleus’la muştulaması üzerine ordu komutanı Odysseus’un, Ahilleus’u tekrar Akha saflarına katma çabaları da kelimelerle anlatılmamıştı. Can dostu Patroklos’u öldürülmesinden sonra alevlenen intikam güdüsü ile kılıcını tekrar kuşanan Ahilleus’un, bu ateşi Hektor’un kanı ile söndürmesi ve düşen Truva’nın ardından Odysseus’un eve dönüş macerası sadece nisyan ile malul hafızalardaydı. Ve bir de Homeros’un rüyalarında…

Kan ter içinde yatağından fırladı Homeros, eliyle göğsünü oradan da yüzünü yokladı. Hektor’un göğsünü delen kılıcın sancısını kalbinde, Hefaestos’un Notos rüzgarları gibi esen alevden nefesini yüzünde hissediyordu. Annesinin her gece anlattığı Truva efsanesi ile açılan oluk, beslediği hikâyelerle dipsiz bir kuyuya dönüşmüştü rüyalarında. Gece mavisi bir korku göğüs kafesine hücum ediyor, boğazına çözülmez kör bir düğüm atıyordu. Ne zaman korku bendini yıkan sel gibi içine dolsa maviden başka bir renk göremiyordu Homeros. Ona göre her duygunun bir rengi vardı; korku maviydi mesela; zehri ile ölüm saçan yılanın rengi, umut yeşildi; baharı müjdeleyen yaprakların rengi, intikam sarıydı; mağrur başlarda alev saçan tulganın rengi, öfke ise kırmızıydı; kudurmuş denizlerin, saldırmaya hazır bir boğanın ve bir de Ahilleus’un Ahaylılara saldığı ölümün rengi…

Homeros birden fazla duygu ve renkle dışarı attı kendini, sahilde vardı ve küçük bir taşın üstüne oturdu; iyot, yosun ve filbahri kokusunu körük gibi şişirdiği ciğerlerine hapsetti, gözlerini sonsuz ufka dayadı. Her zihinde farklı kanat çırpan, dillerden kulaklara uçup giden bu destanları yazı kafesinde saklamak istiyordu. Eline hokkayı aldı, heybesindeki kelimeleri bir bir taradı; sonra, “Söyle bize…” diye başladı sanki birilerinin bu destanları tekrar anlatmasını bekliyormuşçasına ve yazmaya devam etti “…Tanrıça, Peleoğlu Ahilleus’un uğursuz öfkesini ki, Ahaylılara sayısız acılar getirdi, nice kahramanların ruhlarını Hades’e attı, özlerini kurtlara kuşlara yem etti böylece Zeus’un iradesi yerine gelmiş oluyordu…”

İlyada ve Odysseia epik destanları MÖ 9. veya MÖ 8. yüzyılda Smyrna’da (İzmir) yaşadığı tahmin edilen tarihin en gizemli ozanı İyonyalı Homeros tarafından derlenmiş, yazınsal kuralları kökünden etkilemiş, modern batı edebiyatı ve mitolojide derin izler bırakmıştır. Homeros, hakkındaki küçük bilgilerle edebi büyük tartışmaların da her zaman merkezinde olmuştur. Öyle ki 16.000’den fazla dizeye sahip olan İlyada ile 12.000’den fazla dizeye sahip olan Odysseia şiirsel destanlarının Homeros tarafından yazılmadığı dahi iddia edilmiştir. İki eser arasındaki kurgusal üslup farkları, birden fazla diyalektiği barındırması, heterojen kurguları ile bu eserlerin tek kişi tarafından yazılmadığı, birden fazla kişinin katkıları ile kristalize edildiği yönündeki görüşleri ile desteklenmiştir. Fakat kesin olan bu büyük destanlar modern edebiyat için arketiptik bir kılavuz, haleflerini için ilham kaynağı, derin bir havuzdur.

İlyada ve Odysseia’da her zaman tartışılan ve bir türlü tam anlaşılamayan konulardan biri de şiirsel anlatımın bir parçasından çok uzak Homeros’un dünyasının renkleridir. Ahilleus gözlerini şarap tortusu rengindeki denize dikiyor, gökkuşağı rengindeki yılanlar sarmaşıyor, gece rengi sis çöküyor, donları şarap renginde öküzler aynı gönülle ağır saban çekiyor, menekşe rengi denizden kaçınılıyor, tunç renkli gökyüzünde ölümsüzler yaşıyor; boz renkli denize, koylara, yalçın yarlara da kar yağıyordu, ateş rengindeki şarapla alevler söndürülüyordu. Çevirilerde en çok zorluk çekilen renklerle ilgili olan terimler Homeros’un kör olabileceğine dair iddiaları dahi beraberinde getiriyordu fakat güçlü betimlemeleri, olağanüstü ayrıntılı tasvirleri, canlı aktarımı bu görüşü kabul görmesini zorlaştırıyordu.

Homeros ile ilgili en ilginç teorilerden biri İngiltere’de dört dönem başbakanlık yapan İngiltere eski başbakanlarından William Ewart Gladstone tarafından ortaya atılmıştır. Başbakanlığı dönemince politikalarını çatışma zeminine oturtan Gladstone’un 1858 yılında Homeros üzerinden Eski Yunanlıların renk algılarını irdelediği Homeros ve Çağı Üzerideki Çalışmalar kitabı, bu politikaların edebiyat dünyasındaki bir ürünüdür. Gladstone, Homeros’un dilindeki renkleri mercek altına almış, sonuçlarını etnolojik ve mitolojik parçalarla birleştirmiştir. Örneğin Homeros’un kullandığı porphyreos (Yunanca’da mor veya koyu kırmızı) kanı, koyu bir bulutu, denizin ve nehrin dalgasını, bir gökkuşağını; epithet oinops (şarap rengi) denizi, xanthos (sarı) atları, insan saçını tasvir etmektedir. Gladstone, Homeros’un renklere ait kelime dağarcığından yola çıkarak, Eski Yunanlıların renkleri çoğunlukla, tonlarının yerine açık/koyu olarak kategorize ettiğini iddia etmiştir. Gladstone’a göre Homeros kalitatif skaladaki renklerin çeşitliliği yerine şiddeti olan beyaz-siyah veya açık-koyu gibi kantitatif skalada renkleri kodlamakta bu da görme duyusunda fiziksel bir farklılığın olduğunu göstermektedir. Her ne kadar Gladstone bu teorisi ile Homeros’un ve dolayısı ile Eski Yunanlıların renk körü olduğunu doğrudan söylemese de cevapsız sorularından kurtulmak isteyen bir kısım akademisyen, Gladstone’un işaret ettiği görüşe can salı gibi sarılmıştır.

Daltonizm olarak da bilinen renk körlüğü, ilk defa 1793 yılında kendisi de renk körü olan kimyacı ve fizikçi John Dalton tarafından Renklerin Görülüşü ile İlgili Sıradışı Gerçekler yayını ile birlikte literatüre geçmiştir. Dalton’ın yayımlandığı zaman dikkat çekmeyen çalışmasında göz küresinin sıvı kısmının solması olarak tarif edilen renk körlüğü, 1850 yılında Young-Helmholtz trikromatik (üç renk) kuramından aldığı destekle ancak 1890’lı yıllarda, doğru ve tam tanımına kavuşmuştur. Buna göre retinada üç farklı koni hücresi bulunmakta (kırmızı, yeşil, mavi) ve bunların titreşimi ile diğer renkler oluşmaktadır. Koni türlerinden birisinin eksikliğinde hücre takımının renk bandındaki duyarlılığı azaldığı için renkleri ayırt etme problemi ortaya çıkmaktadır. Gladstone, Homeros’un gözlerini incelediği kitabını 1958 tarihinde yayımladığı dikkate alınırsa kitabını hazırladığı yıllarda renk körlüğü ile ilgili fazla bilgiye sahip olmadığı soncunu çıkarmak yanlış olmayacaktır.

Yaklaşık 3000 yıl öncesine ait yazınsal dil üzerinden bir topluluğun göz muayenesini yapmak, zifiri karanlığı zayıf bir mum ışığı ile yarmaya çalışmaktır. Gladstone’un çağdaşı Alman göz doktoru ve tıp tarihçisi Hugo Magnus, Gladstone’un lengüistik çalışmasının sonuçlarını destekler nitelikteki teorisi ile insan türünün renkleri algılamada, başlangıçta en parlak renkler olmak üzere, sıfır algıdan tam algıya başarılı aşamalar atladığını öne sürse de bu teoriler yetersiz verilerden ötürü her zaman cılız, dağınık ve zayıf kalmıştır. Homeros’un gözlerini açan sese kulak veren kimse bu sözlere arka çevirmesin: “Haydin bir kâhine veya duacıya başvuralım, hiç olmazsa gördüğü düşlerden hükümler çıkaran birini çağıralım, çünkü düş de ölümsüzlerin gözlerine gökkuşağı yayan Zeus’tan gelir.”

Arka Kapak dergisi 18. sayı

Devamını Oku...