İlknur Özdemir: Woolf’un Yazdıkları Hayatı Yansıtıyordu, İnsana Dair Bütün Sorunlarıyla…

Röportaj: Yunus Emre Tozal, İsa Karaaslan

Editör, eleştirmen ve biyografi yazarı bir babanın ve sanatsever bir ailenin soyundan gelen bir annenin kızıydı Virginia Woolf. 1882 yılında Londra’da dünyaya geldi, kalabalık bir ailede, babasının kitaplarının arasında büyüdü, o kitaplardan beslendi ve evde eğitim gördü. Çok önemli kitaplar yazdı. Woolf hiç kuşkusuz ki feminist literatürde önemli yeri olan ve bugün feminist çalışma yapanların düşünsel kaynak olarak eserle- rinden faydalandığı bir yazar. Woolf’u Kırmızı Kedi Yayınları’ndan, Türkçeye çevirdiği 50’ye yakın çeviri eserlerinden tanıdığımız İlknur Özdemir’le konuştuk.

Özel bir yazardı Virginia Woolf. Roman yazmanın ötesinde, hem iyi bir edebiyat okuru hem bir eleştirmendi. Mezar taşına yazdırdığı cümlede bile isyan var: “Kendimi sana doğru savuracağım, yenilmeksizin ve boyun eğmeden, ey ölüm!” Woolf sizce neye isyan etti?

Bu söz Dalgalar adlı yapıtının kapanış cümlesi. Virginia Woolf öncelikle kadının toplumdaki yerine, konumuna, kısıtlı haklarına isyan ediyordu. Kendine Ait Bir Oda, bu konudaki fikirlerinin en açık yer aldığı kitabıdır. Dalgalar’daki, dolayısıyla mezar taşındaki o cümle ise hayata bakışını yansıtıyor. Hayata meydan okuma da okunur o sözlerde, hayatı kendi algıladığı biçimde kabul edişi de. Varolma Anları isimli kitabından alıntıladığım şu cümle onun daha ilk gençliğinde nasıl travmalar yaşadığını ve dolayısıyla sonraki yaşamında içine düştüğü bunalımların ipuçlarını gösteriyor: “Sanki ev ve içinde yaşamış ve onca ölümle, onca duyguyla, onca gelenekle adeta birbirine yamanmış aile sonsuza kadar devam edecekti. Sonra ansızın, bir gecede ev de aile de yok oldu.”

Böyle başlamış bir hayatta isyan olmaması mümkün mü?

Hayatın mutluluğuna hep katılmak istese de baş ağrısı, uykusuzluk, depresyon ve kafasında dönüp duran seslerden nefes alamayan bir Woolf var. Genç kızlığından beri belli dönemlerde kafasına üşüşen hayali sesler en çok kitaplarının yayınlandığı günün ertesinde çoğalan, çünkü eleştirilmekten delice ürken bir Woolf… Dalloway yayınlandığında dünyanın en zeki, en hoyrat kalemlerinin kendisini yerden yere vuracağına inandığı için üşüyen, dehşete kapılan, habisleşen, kendi yaşamasını bizzat engelleyen, halsizleşen, gün boyu yatakta uzanıp tavana bakarak katıla katıla ağlamak isteyen, “Hırpalanacağım, bana gülecekler, alay ve eğlence konusu olacağım,” diyerek hırpalanan bir Woolf.

Sizce eleştirilmekten neden böyle korktu? Kadının toplumdaki yerinin ne olduğunu ifade etmesini kendi adına cüretkâr bulduğundan mı, eserinin zayıflığına dönük eleştirilerin oluşabileceğinden mi?

Eleştirilmekten korktu, çünkü ailesinde de babası, ağabeyleri tarafından eleştiriliyordu. Giyiminden sözlerine kadar hep kontrol altındaydı. Woolf kendini asla cüretkâr bulmamıştır bence, yoksa o yazdıklarını hiç yazamazdı. Virginia Woolf’un çocukluk yıllarına gidersek baba baskısı altında geçtiğini görürüz. Evdeki düzen, yaşama biçimi, belirli saatlerde yenen yemekler, davranış biçimleri hep babanın kontrolünde ve yönetimindeydi. Bu nedenle bir özgüven eksikliği olduğu kesin. Hep kendini babaya beğendirme düşüncesi hakimdi çocukluğunda. Babası onun için hem sevilen hem nefret edilen bir figürdü. Baba yanında iki ağabeyin baskısı da az sayılmazdı. Kişiliğindeki ürkeklik, eleştiriden korkması vb. bunlarla açıklanabilir.

Woolf’un kitaplarında yansıttığı duygu ve düşünce dünyasının belli bir sosyal kesime ait olması, toplumsal ve tarihsel bağlamlarının işlenmemesi hep bir eksiklik gibi görüldü… Joyce, Kafka, Woolf, Proust gibi modernist yazarlara yönelik en ciddi eleştiri de budur. Yani “gerçeklikten kopmaları”… Woolf bu noktada Victoria döneminin sona erdiği, geleneksel değerlerin parçalandığı bir toplumsal yapıdaki insanın -özellikle kadının- durumunu anlatarak bize ne göstermek istedi?

Joyce, Woolf’un sevdiği bir yazardı. Hatta ilk başlarda ona “dişi Joyce” diyenler vardı. Woolf bence, en iyi bildiği konuları, insanları, ortamları yazdı. İnsanla ilgiliydi o, insanları sürekli gözlemlerdi. Kalabalık bir ailede yaşaması, daha sonra Bloomsbury grubuna katılması çevresini gözlemlemesinde çok yararlı oldu. Buralardan beslendi. Alt sınıfa dâhil bir aile değildi onunkisi, o da kendi sınıfından kopmadı yazarken, o sınırlar içinde gezindi, çünkü inanılmaz malzemeler vardı orada. Eğer bir misyon edindi diyebilirsek, öncelikli misyonunun kadını ve insanı anlaması ve anlatması olduğunu düşünebiliriz. Az şey de değildir bu. İngiliz toplumu gibi tutucu bir toplumda kadınlara yeni yollar açmaya çalışmak az sayılmaz.

“Bir kadın olarak benim ülkem yoktur. Bir kadın olarak bir ülke de istemiyorum. Bir kadın olarak tüm dünya benim ülkemdir.” Virginia Woolf’u, 1938’de yazdığı Three Guineas’ı en çok bu alıntısıyla biliyoruz. Milliyetçilik, savaş ve militarizmle kadın olarak nasıl mücadele edilebileceği üzerine yazılmış bir mektuptur “Üç Kuruş”. Woolf’un çıkış noktası, savaşı nasıl önleyebiliriz sorusudur. Ancak savaşların sorumlusu büyük ölçüde erkeklerdir Woolf için: Üniversite kapıları kadınlara kapalıdır, çalışma hayatında erkekler üstündür, ekonomik ve siyasi karar alma mekanizmalarında kadınlar yoktur. Bugün geldiğimiz noktada, Woolf’un kitaplarının etkisini görebiliyor muyuz sizce? Edebiyat yapıtı, insan ve toplum ilişkilerinde sorunları ne derece çözebilir?

Elbette ki bir tek edebiyat yapıtı ya da bir tek yazarın görüşü toplumun sorunlarını, görüşünü değiştirmeye yetmez. Ancak başlatılan akımın, ortaya konulan farklı düşüncelerin pekişmesiyle olur bu. İnançla sürdürülürse olur. Edebiyat, hayatı yansıttığı ölçüde etkili olabilir. Hayatın izdüşümü olmalıdır. Woolf’un yazdıkları da hayatı yansıtıyordu, insana dair bütün sorunlarıyla. Bunu dolaylı yoldan yapıyor olabilir ama sonuçta akıllarda iz bırakan, yapıtının temel düşüncesi oluyordu. Edebiyat yapıtının insan ve toplum ilişkilerinde elbette büyük rolü ve payı vardır. Kadının toplum yaşamında çok geri planda kaldığı, üniversiteye bile gidemediği yıllardı o yıllar. Virginia da okula gönderilmemişti, ancak etrafında entelektüellerden oluşan bir dünya vardı. Evlerine zamanın aydınları girip çıkıyordu, babası bir yazardı. Genç kızın bunların baskısını, etkisini hissetmesi doğaldı. Dolayısıyla yaratıcı kişiliği nedeniyle isyanı da doğaldı. En iyi bildiği şekilde kullandı isyanını: Bildiği, tanıdığı insanları yazarak. Şunu da unutmayalım ki Bloomsbury Grubu Woolf’un yazar kimliğinin, kişiliğinin oluşmasında en önemli rolü oynamıştır ve Bloomsbury elitist bir topluluktu. Woolf, yazar kimliğinde sadece kendisi değildi, Bloomsbury’nin bir temsilcisiydi. Kimilerine göre züppe bir topluluk olan Bloomsbury’de dönemin meseleleri (Birinci Dünya Savaşı’nın gölgesinde) konuşuluyordu: Kadınların seçme ve seçilme hakkı, savaş karşıtlığı, çağdaş sanat ve edebiyat, iktisat reformu vb. Bunları İngiltere’nin en parlak kişileri tartışıyordu. Ve Woolf böyle bir ortamda gelişiyordu.

Kadınların okula ve üniversiteye gitmesi, Virginia Woolf için çok önemlidir. Kendine Ait Bir Oda kitabında Woolf, Shakespeare’in hayali kız kardeşi Ju- dith’ten bahseder. Judith de çok yeteneklidir; aynı abisi gibi. Ancak ailesi Judith’in okula gitmesine izin vermez, zaten çok yakın bir zamana kadar tiyatro eğitimi alabileceği okulların ve üniversitelerin kapısı kadınlara kapalıdır. Ailesi Judith’i evlendirmek ister. Judith evden kaçar ve Londra’nın yolunu tutar. Ancak hayalleri gerçekleşmez, kimse Judith’e tiyatroda iş vermez. Bir tiyatro menajeri kendisine acır, onu himayesine alır. Ancak hikâyenin sonu mutlu değildir, Judith menajerden hamile kaldığını öğrenir ve intihar eder.

Judith’in sonu, Woolf’un da sonu gibi intihar. Woolf’un intiharını burada “gerçekleşmesi zorunlu bir eylem” olarak mı tanımalı, yoksa bir kaçış yolu mu, ümitsizlik göstergesi gibi mi?

Woolf’un intiharı her iki türlü de yorumlanabilir. Bu dünyayla artık baş edemiyordu. Hastalığını yenemiyordu. Kocasına bıraktığı intihar mektubunu hatırlarsak, orada şöyle der: “O korkunç dönemlerin birinden daha geçemeyeceğimizi hissediyorum. Bu sefer toparlanamayacağım da. Sesler duymaya başlıyorum, dikkatimi toplayamıyorum. Bu yüzden, bence yapılacak en iyi şey neyse onu yapıyorum.” Bu açıdan zorunlu bir eylem gibi görünüyor, ama görüldüğü gibi aynı zamanda bir kaçış yolu da.

Woolf cinsiyet farkından söz ederken, kendisiyle diğer kadınlar arasındaki sınıf farkını görmezden geliyor. Three Guineas’de, üst orta sınıf bir kadın olarak hitap ettiği kadınlar da aynı sınıftan kadınlardır. Ekonomik eşitsizliği kadınların karşı karşıya oldukları eşitsizlikle bağdaştırırken kendi gelir grubundan olmayan kadınları tartışma konusu bile yapmaz. Bu bir çelişki değil mi?

Daha önce de söylediğim gibi, Woolf kendi sınıfının, o sınıfın atmosferinin dışına az çıkmıştır ve daha çok bildiği insanları, ortamları yazmıştır. Sınıf farkını görmezden gelmiyor, sadece öbür sınıfları tanımıyor, yazamıyor ama bütün kadınlar adına konuşuyor. Elitist olmakla eleştirildiği doğrudur. Ama kendi grubundan olmayan kadınları tartışma konusu yapmadığı doğru değil. Kendine Ait Bir Oda doğru okunursa, bütün kadınlara yönelik fikirler taşıdığı görülür. Amacı, kendi sınıfının kadınları üzerinden, bütün kadınlar adına konuşmaktır.

Deniz Feneri kitabı Woolf’un edebiyat anlayışını ortaya koyması açısından önemli. Klasik hikâye anlatımın uzağında, olay örgüsü bilhassa gevşek tutulmuş bu roman, Delueze’e göre; “Dünyanın bir anını nasıl kalıcı kılmalı ya da onu kendisi tarafından nasıl var etmeli?” sorusuna yazı için olduğu kadar resim ya da müzik için de geçerli bir yanıt veriyor: “Her atomu doyum noktasına getirmek…” Sizce o dönem Deniz Feneri’nin başarısı nedir?

Deniz Feneri, Proust ve James Joyce gibi yazarların izinden giden bir roman. Kurgu ikinci planda kalıyor ve yazarın kahramanlarına yönelik iç gözlemleri ağırlık kazanıyor. Önemi, bilinç akışı yönteminin gerçekten ön plana çıktığı bir yapıt olması… Kurguda diyalog yok denecek kadar az, eylemler ise sınırlı. Buna karşılık düşünceler, gözlemler, algılamalar ince ince işlenmiş. Sübjektif bir bakışla yazıldığını düşünüyorum. Başarısı biraz da kendi hayatından alınmış olmasında, dolayısıyla inandırıcılığı biraz da yaşanmışlıktan ve çocukluğunda iz bırakan gözlemleri başarıyla romana katmasından oluşuyor. Doğrudan klasik roman kalıpları içinde yazsaydı bu kadar başarılı olamazdı belki, başarısı ustalıkla işlediği bilinçakışı yönteminde yatıyor bence.

Çevirilerinizi konuşalım biraz da; Woolf’un hemen hemen tüm romanlarını Türkçeye çevirdiniz. Deniz Feneri’ni ise sanırım Kıvanç Güney çevirmişti…

Evet, o kitabımızla ilgili okurlardan ilginç mesajlar aldık bu arada. Woolf, biliyorsunuz, feminist yaklaşımları olan bir yazar; metinlerinde de görülebilen bir durum bu. Erkeğin, bu derece feminist tarafı ağır basan bir yazarı çok anlayarak çeviremeyeceğini söyleyenler oldu. Bence böyle bir ayrım yapmak doğru değil. Ama ben de yoğun erkek bakış açısıyla yazan bir yazarı ne derece doğru çevirebilirim, bilemiyorum.

İlk çevirdiğiniz Woolf kitabı hangisiydi?

İlk Mrs. Dalloway ile Kendine Ait Bir Oda’yı çevirdim. Mrs. Dalloway’i Tomris Uyar bundan 40 yıl önce çevirmişti. Tomris Uyar’dan sonra büyük bir cesaretti bu işe kalkışmam ama güzel eleştiriler ve yorumlar aldım. Tomris Uyar tabii aynı zamanda bir yazar, çevirisine yazar üslubunu ve kimliğini de katıyor. Çeviri yapan her yazarda görülen bir durum bu…

Hoş, sizin de bir öykü kitabınız var. (gülüşmeler…) Peki, sizce iki çeviri arasında nasıl farklılıklar oldu? Bakabildiniz mi sonradan? Bu durum olumlu bir şey mi, yoksa çevirinin ruhuna aykırı durumlar da oluşabiliyor mu?

Yazar, ister istemez kendi yazar dilini, üslubunu, yorumunu katıyor. Ben yazara olabildiğince sadık kalan bir çevirmenim. Örneğin; yazar isterse devrik cümle kullanabiliyor, ama orijinalinde kullanılmamışsa ben onu Türkçeye çevirirken devrik cümlelerle çevirirsem o üslup benim üslubum oluyor, yazarın üslubu kayboluyor. Ben yazarın üslubunun bozulmamasından yanayım. Yazar kısa cümlelerle anlatabilir, uzun cümlelerle ya da devrik cümlelerle de anlatabilir. Bir yazarın çevirisinde bu durum kendiliğinden oluşabiliyor; sonuçta kendisinin de yerleşik bir dili, üslubu var. Ancak bu asla çeviri kötü oluyor, yanlış oluyor anlamına gelmez tabii. Hele usta bir yazar çevirmişse elbette bir okuma şöleni oluşur.

Burada belirli bir kıstas var mıdır peki okur nezdinde?

Bir okur, kitabın kapağına bakmadan okumaya başladığında, o kitabın bir Virginia Woolf kitabı olduğunu bilmeli… Anlayamıyorsa bir sorun var demektir. Bazen bana şunu diyenler de oluyor: “Çeviriyi okuduğum zaman sizin çeviriniz olduğunu anlıyorum.” İşte o zaman biraz rahatsız oluyorum, acaba kendi dilimi mi katmışım diye… Kolay bir yazar değil Woolf, ilk dönem kitapları klasik roman kalıbında yazılmış, sonrakilerde bilinç akışına geçiyor, farklılaşıyor. Son kitaplarından olan Perde Arası çok zor bir kitap mesela, bilinç akışının çok farklı boyutlara geldiği bir kitap. İlk kitapları daha rahat anlaşılıyor, o kitapları okuyup kitabın yazarına Virginia Woolf demeseniz bir başka isim de diyebilirsiniz.

Tüm dünyada en popüler kitabı Deniz Feneri değil mi?

Evet. Orada açıkça kendi yaşamını da görüyoruz. Kitapta anlattığı yer kendi çocukluğunda, gençliğinde ailesiyle gittiği yerler, çok özyaşam-öyküsel notları var kitapta. Derinliği fazla olan bir roman.

Telifi 2011’de kalktı diye biliyorum, nasıl karar verdiniz yayımlamaya?

Evet, Kırmızı Kedi’ye başladığımda klasik ve kalıcı işler yapmak istiyorduk, arkadaşlar da ısrar edince Woolf’u çevirip yayımlamaya başladık. Benim aklımda yoktu aslında. Yıllar önce ben Michael Cunningham’ın Saatler’ini çevirmiştim, hatta o kitapla 2000’de Dünya Kitap Çeviri Ödülü’nü almıştım. Cunningham’ın Saatler’i Mrs. Dalloway üzerine oturan bir romandır; aynı kişileri alır farklı bir kurgu içinde yazar. 16 yıl önce Saatler’i çevirirken Mrs. Dalloway’in çevirisine zaman zaman bakmıştım, yorumlarda tutarsızlık olmasın diye. Ama kitabı çevirirken çeviriye hiç bakmadım, çünkü etkilenebilir çevirmen.

Çevirdikten sonra baktınız mı?

Evet, epeyce farklı iki çeviri… Woolf’un şu anda öyküleri var elimde, kitapları tamamlamak istiyoruz. Çok ilgi gördü çünkü… Günlükleri, denemeleri var…

Mektupları da olabilir mi? Hatta son mektupla bitirilebilir…

Evet, o dönem epey yazılmış mektubu da var. Son mektup, çok acı bir mektup…

Bu yazı Arka Kapak dergisinin 8.sayısında yayınlanmıştır.

Devamını Oku...