İnsan Doğasını Savunan Muhteşem Bir Manifesto

Mehmed Ali Çalışkan

Steven Pinker’in kaleme aldığı Boş Sayfa adlı eser geçtiğimiz yıllarda (2010) Türkçeye Mehmet Doğan tarafından çevrilmişti. Doğan’ın diğer bilim kitaplarındaki başarılı çevirilerine baktığımızda (Genom/Matt Ridley, Gen Çeviktir/Matt Ridley, Neo Liberal Genetik/Susan McKinnon) böylesine önemli ve hacimli bir bilim kitabının yine onun tarafından çevrilmiş olmasını biz okurlar için bir şans olarak değerlendirmeliyiz. Nitekim Boş Sayfa kitabı, günümüzde sadece bilim alanında değil tüm entelektüel alanlarda mevzi kazanmış olan insan doğasının inkârına karşı, insanı toplumun bir yazı tahtası olarak değil de kendi doğasının imkanlarıyla savunan müthiş bir manifestoya imza atıyor.

Hikaye nerden başlıyor, nereye uzanıyor? Aslında batı bilim dünyasında özellikle 2.dünya savaşının yıkıcı etkisinden sonra yeniden organize olan bilimsel faaliyet, insanın evrimsel tabanı olan kalıtımsal birikimini ya yok sayarak ya da olduğundan daha önemsiz kılarak, insanı kültür ve toplumun inşa ettiği özgür bir toplumsal birim olarak tanımladı. Nitekim kalıtıma vurgu yaptığınızda henüz dünyayı yeni ateşe vermiş olan Hitler bilimine yaklaşıyordunuz. Naziler, insan genetiğini esas kabul ederek belirli ırkların diğer belirli ırklara üstünlüğünü savunuyor, insanların davranışlarının niteliğinin ait oldukları etnik kökenle ve bu etnisitenin asaletiyle doğrudan ilgili olduğunu savunuyorlardı. Şu halde siz de bir biyolog olarak 1950’lerden sonraki bilimsel iklimde insan davranışlarına yönelik herhangi bir belirleyici faktör olarak genetiği öne çıkardığınızda özellikle Yahudi propagandasının etkisi altındaki bilim camiasından antisemitizm damgasıyla dışlanabiliyordunuz.

Tek sebep bu değil elbette, genetik belirlenimciliği bir şekilde öne çıkardığınızda özgür irade kurgusunu da zayıflatarak, 1950 sonrasında politik bir nefret figürü olan Hitler’i kendi canavarlığı ile suç işlemeyi seçen özgür bir aktörden, genlerinin tutsağı bir makineye çevirmiş oluyordunuz. Dolayısıyla 20.yüzyılın son yarısında insan davranışlarını belirleyen teoriler John Locke’ın tabula rasa’sına (boş sayfa/tablet) tekrar yaslandı. İnsan doğduğunda zihni boş bir sayfadır, toplum ve çevre onu inşa eder, önüne seçim yapabileceği sayısız seçenekleri sıralar, o da zihnine yazılmış bu deneyimler koleksiyonunu kullanarak kendi yolunu bulur. İnsanlar kendi yürüdükleri yollardan kendileri sorumludur.

Elbette evrimsel biyolojinin bu kadar güçlü olduğu bir çerçevede genetik tam olarak dışlanamazdı, dolayısıyla bir çok teori doğa-yetiştirme (nature/nurture) faktörünü ortak bir etkileşim içinde kurguladı, insan kalıtım sayesinde öğrenen bir makineydi, toplum bu kalıtımsal makineyi yine neredeyse boş bir sayfayı işler gibi kodluyordu, bu ortaklık teorilerinde tek fark boş sayfada kalıtımdan gelen kılavuz çizgilerinin olmasıydı. Genetik yapı, insanın sadece kan dolaşımı, sindirim, fizyonomi gibi biyolojik faaliyetlerine indirgeniyordu. Örnek olarak cinayet işlemeye meyilli olmak gibi bir davranışla ilgili bir biyolog genetik bir çalışma yapsa kıyamet kopuyordu.

İki şeyi birbirinden ayırmamız gerekir, birincisi insan davranışlarında bir belirlenimcilikten bahsedebilir miyiz, ikincisi bu belirlenimcilik doğayla mı yoksa çevreyle mi ilgilidir? Tabula rasa teorisi aslında ikinci soruda çevreyi ön plana çıkararak, ilk soruya hayır cevabı verebilmenin de yolunu aramaya çalışıyordu. Nitekim genetik yapının davranışlara etkisinden bahsettiğimizde insanı tercih yapan birey değil, tercih yapmaya zorlanan bir makine olarak sınırlamanın önü açılıyordu, oysa insan davranışlarını çevrenin etkisine (toplum ve kültür) bağladığınızda, bu davranışları çevre tarafından öğretilen sınırsız seçenekler havuzu olarak çerçeveleyebiliyordunuz. Böylelikle insanı özgür bir birey olarak tanımlamak da kolaylaşıyordu.

Peki Pinker ne yapıyor? Öncelikle, insanın doğduğunda bırakın boş sayfayı koca bir ansiklopedik bilişsel materyal ile dünyaya geldiğini gösteriyor ve insan doğasının reddedilemez, yadsınamaz devasa gerçekliğiyle kaçınılmaz yüzleşmeyi yapmamızı sağlıyor. Aydınlanmacı dünyada kendine bir şekilde yer bulabilmiş tabula rasa mitini, ideolojik, dini veya politik etkilerden sıyrılarak yerle bir ediyor, etimizin içinde bizi biz yapan, tercihlerimizi belirleyen, hayatımıza yön veren, duygu ve düşüncelerimizin temel materyalini, insanlığımızı, doğamızı ortaya çıkarıyor.

Hümanist öğretiler (mesela liberalizm) tabula rasa ile bizi dünyadan ayırarak doğaya yabancılaştırır, insanlığımızı toplumsal ve kültürel bir birikim olarak tanımlar. Bu yüzden insan cansız varlıklardan, bitkilerden ve hayvanlardan ayrılır, dünyanın tanrısı olur. Hümanizme göre; bitki ve hayvanlar doğalarının gereğini yaparlar, insanlar duygu ve düşüncelerinin sonsuz seçenekleriyle doğanın üstünde yeni bir alan (res cogitans) kurarlar.

Pinker için ise doğamız önemlidir, çünkü bizi dünyalı yapar. Dünyanın üstünde değiliz, tıpkı bir taş, ağaç veya geyik gibi onun içindeyiz. Pinkerin Boş Sayfa adlı eserini insan doğasının inkârına karşı, hiç bir mitten korkmadan gerçek insanı ve onun doğasını cesurca savunan bilimsel çerçevedeki en güçlü manifesto olarak tanımlayabiliriz. 

Arka Kapak dergisi 18. sayı

Devamını Oku...