İnsan ruhunun özgeçmiş haritasından dört nirengi noktası

 Modern Şaman

İlkin üzülerek ifade ederim ki elimizdeki bu kitap, aslı 1976’da basılmış 463 sayfalık, özgün adı “Die Archetypen und das kollektive Unbewusstle” olan kitabın tam çevirisi değildir, henüz bir tam metin çevirisi de yapılmamıştır. Dört Arketip adlı kitap Amerika’da basılan İngilizce kitap gibi orijinal kitapta yer alan bazı makalelerden yapılan bir seçkidir, neyse ki çevirinin çevirisi değil, Almanca orijinalinden Türkçeye kazandırılmıştır.

Sözlükteki karşılığı; ilk örnek, asıl numune, özgün model olan arketip ilk atadan (mecazen), hatta insanın evrim öncesi dönemlerinden beri insanların yaşantılarının, sıkça tekerrür eden deneyimlerinin birer kalıba dönüşüp kolektif bilinçdışında nesilden nesle aktarılmasıyla oluşmuş kişilik figürlerdir ve insanlığın kültür mirasının en değerli yadigârlarıdır. Arketipler, insanın dünyada ortaya çıkmasıyla görülmüştür, kalıtsaldır ve evrenseldir. Arketip kavramını literatürde ilk kez kullanan Platon’dur ondan sonra da birçok farklı alan içinde telaffuz edilmiş ve geliştirilmiştir ama psikolojide ilk defa Jung kullanmıştır. Bunun yanı sıra Jung’un söylediğine göre, onun bu konuya en mühim katkısı; arketiplerin yalnızca gelenek, dil ve göçlerle yaygınlaşmadığı, her zaman her yerde, herhangi bir dış etkenden bağımsız olarak kendiliğinden yeniden ortaya çıkabileceklerini göstermiş olmasıdır.

“Arketiplerin var olduğuna dair her tür kanıttan yoksun olsaydık, tüm akıllı insanlar böyle bir şeyin olamayacağı konusunda bizi ikna etseydiler bile, en yüce ve doğal değerlerimizin bilinçdışına gömülmemesi için arketipleri icat etmemiz gerekirdi. Zira bunlar bilinçdışında kaybolduğunda, ilk deneyimlerin tüm gücü de yok olur.”

Jung’a ait bu sözler Voltaire’ın şu vecizesini anımsattı bana; ”Eğer Tanrı var olmasaydı, onu icat etmek gerekirdi”. Bu sözün üzerine birkaç serbest çağrışım yaparak Voltaire ve Jung’a farazi ve kısa bir diyalog kurduracak olursak, Jung’un şunu eklemesini bekleyebiliriz; “Bir insanın elinden tanrılarını alırsanız, karşılığında ona yeni tanrılar vermek zorunda kalırsınız.”

Arketip ve Tanrı kavramını yan yana düşündüğümüzde kitapta geçen şu kısım akla gelir: Düşlerde ve aynı sıklıkla masallarda ruh faktörünü/arketipini simgeleyen kişi çoğu kez yaşlı bilge bir adamdır diyen Jung incelemeleri sonucunda “yaşlı adamın hem ulvi hem de yardımsever olması, onunla Tanrı arasında bir bağ kurma düşüncesini akla getiriyor”, diye bir itirafta bulunur ve örnek verdiği bir Alman masalında yaşlı adam gerçekten de Tanrı olarak sunulur ve aynı naiflik, yine Jung’un belirttiğine göre, yaşlı kralı “antiquus dierum” diye niteleyen İngiliz simyacı Sir George Ripley’de de görülür.

Jung’un çok önem verdiği, sembollerin büyük yer tuttuğu simyanın, bu metninde ve kolektif bilinç dışının yansıtıldığı masalların bu örneğinde, Tanrı, ruh arketipinin görüngülerinden biri olmuştur. Jung gnostik fikirlere yakın olduğu için onun tanrı kavramı bilinenden çok daha farklı bir mahiyete sahipti. Jung’un Tanrının uzaktaki bir cennetten çokta ruhta olduğunu düşünmesi ve insanın kendinde taşıdığı bir ve sonsuz olan tanrı imgesine inanmasını göz önünde bulundurur ve bilinen teolojiyi bir kenarda tutarsak sembolik tanrı olarak zuhur eden ruh arketipi ve diğer arketipler, bir şekilde maddeden öteyi maneviyatı, içsel muhtevayı, sembolik anlamları, ruhun soyut değerlerini temsil ediyor. Genel olarak Jung’un felsefesi ve gayesi, insanların kaybettiği bu iç değerleri onlara geri vermektir. Bununla birlikte, psişik gerçekliğe olanak tanıması, tüm insan eylemlerinde apriori bir faktörün varlığını kabul edip, kendi psikolojik kavramlarını da bu şekilde tanımlaması, “Tabula rasa” fikrini hastalıklı bulup, psikenin doğuştan gelen, bu nedenle de bilinçöncesi ve bilinçdışı olan bireysel yapısını öne sürmesi onun kuramına yapılan genel yerginin başlıca temelini oluşturur. Ancak ben bunu haksız buluyorum hatta Jung’un, Hermetik, Gnostik, Yeni Eflatuncu kadim bilgeliğe önem vermiş, Kabala ve simya ile ilgilenmiş olmasının bu önyargılı yergilere sebebiyet verdiğini düşünüyorum. Oysa Jung ampirist bir bilim adamıdır; o bütün görüşlerini muhakkak bilimsel temele oturtmuştur, öznel bir görüş olarak kalmamaları için. Bilime karşı değildir, bilakis bilimin hayatını kurtardığını belirtir. Jung’un rasyonalist ve materyalistlere eleştirisi ise; insanlığın zihinsel ve ruhsal mülkünü yok etmeye teşebbüs etmeleri, maddeyi ruhsuzlaştırmaları ve ruhu gözden düşürüp maddeye taparcasına hayranlık duymalarıdır.

Kitabın genel içeriğine geçecek olursak, kitaba adını veren dört arketip sırasıyla; “anne”, “yeniden doğuş”, “ruh” ve “hilebaz” arketipleridir. Bu bölümlere kısa ve yüzeysel olarak değineceğim çünkü bu 143 sayfalık kitabın her bir paragrafı o kadar derin ve çok katmanlı ki sayfalarca makale ve eleştiri yazılabilir. Öte yandan hemen hemen hiçbir şey de yazılamaz çünkü Jung gereken en can alıcı noktaları ve konun özünü yapılabilecek en yalın şekliyle kaleme alıyor.

İlk bölümde anne kompleksinin temelini oluşturan anne arketipinin sayısız tezahürü arasından daha tipik bazı biçimlerini; hastalarının rüyalarındaki simgeler ve mitolojinin ifadeleri yoluyla irdeleyerek, arketipin kadın ve erkeğin üzerindeki olumlu ve olumsuz etkilerini açıklıyor. Bu bölümdeki önemli noktalardan birisi Freud un öğrencisi olan hatta en büyük varisi olarak görülürken, onu yadsıyan ve farklı bir yol seçen Jung’un kendi yaklaşımı olan analitik psikolojinin, Freud’un psikanalitik kuramından farkını bir örnekle açıklaması. Jung ilke olarak Freud un aksine kişisel anne figürüne yalnızca sınırlı bir anlam atfediyor. ”Şöyle ki; literatürde tasvir edildiği üzere, çocuk psikesi üzerindeki bütün o etkilerin tek kaynağı kişisel anne değil, anneye yansıtılan arketiptir; bu anneye mitolojik bir arka plan vererek ona otorite, hatta tanrısallık katar” diyor. Bir başka önemli nokta ise bu bölümde arketiplerin kendi başlarına bir tür bilinçdışı fikir olmadıklarını, içerik olarak değil yalnızca biçimsel olarak belirlenmiş şablonlar olduğunu, bu belirlenmelerinde son derece kısıtlı olduğunu vurgulaması ve bir “ilkimgenin” içeriğinin ancak bilinçli deneyim malzemesiyle dolu olduğunda belirlendiğini söylemesi.

İkinci bölümdeki metnin ilk kısmında yeniden doğuşun çeşitli biçimleri kısaca anlatılırken, ikinci kısımda bunların farklı psikolojik yönleri ele alınmış. Jung “yeniden doğuş bir şekilde kavranabilir bir süreç midir ?” sorusuyla meşgul olmuyor; psişik gerçekle, insanların yeniden doğuştan söz etmeleri, böyle bir kavramın olması bile, bununla tanımlanan psişik deneyimler olduğu anlamına geldiğinden yola çıkarak bu hadisenin metafizik ve felsefi önemlerinden bağımsız olarak sadece psikolojik açıdan inceliyor. Duyuötesiyle ilgili tüm ifadelerin arketiplerce belirlendiğini ve bu sebeple çok farklı halkların dahi yeniden doğuş hakkında aynı ifadeleri kullandıklarına dair kendi kuramını güçlendirecek bir tespitte bulunuyor. Kitabın genel temasıyla dolaylı yoldan ilintili olsa da psikolojik çerçeveden Komünizmi eleştirmesi de ilgi çekici.

Üçüncü kısımda ise, dönüşüm süreci bir simge dizisi örneğiyle gösterilmiş. Çünkü yeniden doğuşla ilgili tüm fikirlerin temelinde doğal dönüşüm vardır. Yabancı bir film izlerken Türk sözcüğünü duyup daha bir dikkat kesilen Türk izleyicisi gibi okuyucular da Kur’an’dan bir surenin psikomitolojik analizinin yapıldığını görünce aynı şekilde daha bir dikkat kesilecektir. Kehf suresini analiz ederken, surede ismi geçen Zülkarneyn’in Büyük İskender olduğunu düşünüyor ve bu sebeple surede geçen olayı anakronik olarak yorumluyor. Ancak Zülkarneyn’in Büyük İskender olduğuna dair kesin hiçbir bilgi yoktur; sadece Zülkarneyn’in manası çift boynuz olduğu ve İskender’in de çift boynuzlu miğfer taktığı için böyle bir rivayet vardır, keza bunun gibi, Zülkarneyn’in kim olabileceğine dair onlarca rivayet vardır. Böyle muğlak bir bilgi varken Jung’un kesin yargıya varmasına hata gözüyle bakıyorum.

Üçüncü bölümün başlığı “Masallarda Ruhun Fenomenolojisi Üzerine”. İlk olarak lisanımızda pek karşılığı olmayan Almanca “geist” sözcüğünün birçok farklı düşünür, fikir ve zamana göre manalarından ve merhalelerinden bahsediyor daha sonra ruhun düşlerde kendini göstermesi durumunu mercek altına alıyor. Başlığa adını veren esas bölüme geldiğinde ise çeşitli kültürlerin masallarından misaller veriyor. Mitoloji çoğul düşlerdir, düşler de tekil mitler; aynı şekilde masallar da mitler gibi ortak fantezilerdir ve düşlerde ortaya çıkan kolektif bilinçdışının imgelerini içerirler. Şu ana kadar fark ettiyseniz hiçbir şekilde “bilinçaltı” kelimesini kullanmadım onun yerine bilinçdışını kullandım, Jung bu bölümde işlediği bir masal üzerinden belirtiyor ki; bilinçdışının bilinçaltı diye adlandırılması çok yanlış, çünkü bilinçdışı yalnızca bilincin altında değil üstündedir de. Bir önceki bölümde komünizmi eleştiren Jung burada da nasyonal sosyalizmi ve totaliter rejimleri iğneliyor yine psikolojik çerçevede.

Son bölüm hilebaz (trickster) figürüyle ilgilidir. Hilebaz, ortak gölge figürüdür, bireyin düşük karakter özelliklerinin bir toplamıdır. Jung bu arketipi mitlerden masallardan tarihteki karnaval ve şölenlerden günümüze kadar dönüşümünü ve gölgenin “anima” ve “animus” ile ilişkisini anlatıyor. Jung’un kuramında önemli bir yer tutan anima erkeğin içindeki kadın imgesidir, animus ise kadının içindeki erkek imgesi. Jung bulguları üzerinden fikirlerini aktararak kitabı noktalıyor.

Newton yerçekimi kanunu, Darvin evrim kuramı ve Arşimet suyun kaldırma kuvvetini bulduğunda aslında doğada olmayan bir şeyi keşfetmediler; bu bilim adamları doğada ezelden beri var olan kaideleri bilinir kıldılar, işte bu yüzden dahi kabul edilirler. Aynı biçimde Jung’un psikolojide kullandığı arketiplerin tesiri altındaydı bütün insanlık sadece farkında değildi; bu yüzden onun kuramı en az diğerlerininki kadar dâhinedir hatta daha hayati bir önem arz eder.

İnsan ruhunun en çetrefilli semtlerinde dolaşan Jung, ruhun özgeçmiş haritasının çıkartılmasında kullanılacak nirengi noktaları, arketipler, ile hem bu haritanın çözülmesinde harikulade bir çığır açmış hem de haritanın ne kadar sınırsız ve ölçeksiz olduğunu göstermiştir. Kitabı okuyanlar farkında olmadan etkisinde oldukları, hep hissettikleri ama ne olduğunu bilmedikleri, unutulan, kaybedilmiş o enerjiyi ve değerleri anımsayacak ve kitapta kendilerinden muhakkak bir şeyler bulacaktır. Hülasa, Jung’un tüm eserleri ve fikirleri gibi bu kitap da insan bilimlerine yapılmış müthiş bir katkıdır.

babilcomdanalabilirsiniz


Dört Arketip 
– Carl Gustav Jung
Metis Yayınları, 2003

Devamını Oku...
Bir cevap yazın