Gizem Alpakgir Cevheri

Hamdoş’un hikâyesi, “resmî” politikanın asık suratlı simasından çok uzakta, birinci ağızdan bir sosyalizm aşkının hikâyesi. Antepli bir köylünün oğlu olan Hamdoş’un, sosyalist bir ağanın tesirinde kalarak bütün ömrünü bir sosyalizm fedaisi olarak geçirmesi ve bu süre zarfında karşılaştığı nice olayı aklında kaldığı haliyle yazıya dökmesinden oluşuyor “Türkiye İşçi Partisi’ne Âşık Oldum”. Bu isimsiz, ünsüz kahraman kendi yaşadıklarını kendi diliyle anlatıyor, bize o yıllardan, o bölgeden havadis taşıyor. Bunu yaparken de Hamdoş’un içindeki sosyalizm hayranlığını hissetmemek mümkün değil. Zaten Hamdoş da bunu kendi cümlelerine ince ince sızdırıyor kitap boyu, “Yoluna canımı koyduğum TİP’e âşık oldum. Onun için köy köy dolaşıyorum. Karımı, çocuklarımı bırakmış sabah akşam adam bulmak için çırpınıyorum. Buna aşk denmez de ne denir?” cümleleri kitabın adının nereden geldiğini de gösteriyor.

Her şey Hamdoş’un 1936 yılında Gaziantep’in Babakır köyünde dünyaya gelmesiyle başlıyor. Ömrünün ilk yıllarında çobanlık ve muhtarlık yapmış olan Hamdi Doğan, namı diğer Hamdoş, kitabın ilk bölümünde, kendisi ve babası Azap Ali üzerinden Gaziantep kırsalındaki köylerdeki sosyoekonomik yaşam ve ağalık sistemini anlatıyor. Kitabın ikinci bölümünde ise, Hamdi Doğan ve ailesinin 1952 yılında Türkiye Sosyalist Emekçi Köylü Partisi kurucularından biri olan Hasan Bayaz’ın ağası olduğu Çapalı köyüne göç edişini ve böylece Hamdoş’un Türkiye İşçi Partisi’yle (TİP) tanışmasını okuyoruz. Sonrasında Özgürlük ve Dayanışma Partisi’ne (ÖDP) kadar uzanacak bu yolun ilk taşları orada döşeniyor. Bu siyasî yanı güçlü hayatın hatıratı, 1950’li yıllardan başlayarak 1980 askeri darbesinin siyasal ve toplumsal etkilerine kadar uzanan bir döneme ışık tutuyor.

Bir TİP üyesi olarak bildiri dağıtan, köy gezilerine giden, afiş yapıştıran Hamdi Doğan’ın amacı, hedefi, muradı neydi? Hamdoş bu çabalarıyla, özelde köylüyü ve genelde halkı sosyalizm ve eşitlik hakkında bilinçlendirerek, emekçilerin ve köylülerin birlik olmalarını, böylece emeklerinin karşılıklarını almalarını sağlamayı amaçladığını; demokratik yollarla sosyalizme ulaşmayı amaçlayan TİP aracılığıyla kölelik düzeni olarak adlandırdığı ağalık düzeninden köylüyü kurtarmayı ve vatan topraklarını onların gerçek sahibi olan köylülere ve halka vermek için çalıştığını söylüyor. Keza kitapta da, hatıralarının solcu militanlar için iyi bir örnek olacağı ifade ediliyor. Şunu belirtmekte yarar var ki, bu kitapta anlatılanlar yalnız solcular için değil, farklı ideolojik, etnik veya dinsel gruptaki insanlar için de iyi bir örnek oluşturabilir. Çünkü Hamdi Doğan’ın hatıralarının yer aldığı bu kitapta, Türkiye’de hep bahsi geçen Alevi-Sünni, Kürt-Türk, Köylü-Ağa, Solcu-Sağcı gibi “ikili karşıtlıklara” ilişkin gerçeklere dikkat çekiliyor ve yerinden gözlemlere yer veriliyor. Dolayısıyla bu ikiliklerin nasıl yaratıldığını ve beslendiğini anlamak isteyen herkes için önemli bir anlatı teşkil ediyor.

Hamdoş’un hatıralarında tüm bunlara ek olarak askeri darbelerin toplumsal etkileri ve sol içinde sebep olduğu ayrılıklara da değiniliyor. Tek parti yönetimi, İkinci Dünya Savaşı’nda alınan önlemler, Kore Savaşı, Demokrat Parti yönetimi süresince dış borçlanma ve Marshall yardımları, Almanya’ya işçi gönderimi, 1961 Anayasası, Malatya Olayları ve 1980 darbesinin ardından yapılan insanlık dışı muameleleri Hamdoş’un gözünden okuyoruz. Denilebilir ki, bu kitapta Türkiye’nin siyasal, toplumsal gerçekleri yatıyor. Bunların en başında da Güneydoğu Anadolu’daki ağalık düzeninin toplumsal ve siyasal etkileri; dinsel, mezhepsel veya etnik farklılıkların neden olduğu toplumsal sorunlar ve 1950’ler itibariyle gelişen fakat 1980 darbesiyle büyük bir yara alan sol hareket geliyor.

Ağalık düzeni kader değil
Azap, yarıcı, maraba ve civelek gibi ağanın emrinde çalışan köylülerin hayatını ve yaşadıklarını anlatan Hamdi Doğan, ağanın devlet ve kanun olduğu bir Türkiye gerçeğinden bahsediyor: Çalışıp parasını alamayan, hak ettiği parayı isteyemeyen veya ağaya borçlanan köylülerin ağanın “kölesi” olduğu, ağalık düzeninin tüm zalimliğiyle sürdüğü bir Türkiye gerçeği… Ancak Doğan, ağalık düzenine yönelik eleştiri yaparken istisnaların olduğunu da belirterek, Hasan Bayaz ve Ahmet Ağa gibi köylünün hakkını koruyan veya onların sınıf bilinci kazanması için uğraşan ağaların da olduğunu söylüyor.

Hamdi Doğan, işte bu ağalık düzeni içinde yaşayan sıradan bir köylü iken TİP ile tanışmasının ardından çevresindeki köylülerin şu sorunun cevabını bulmaları için uğraşır: Ağaların bir sürü köyü, toprağı, tarlası varken vatan için savaşmış olan köylülerin niye bir karış toprağı yoktur? Hamdi Doğan bu soruya “Allah isteseydi bize de verirdi” cevabının verilmesine ve ağalık düzeninin bir kader gibi gösterilmesine isyan ederek, kaderci toplum anlayışının ağalık düzeninin sürdürülmesini sağladığını vurguluyor. Doğan, işte bu anlayışın değişmesi için köylülere sosyalizmi anlatmayı ve sevdirmeyi görev belliyor.

Kırk kardeştik, kırka bölündük
Solun isimsiz kahramanlarından biri olan Hamdi Doğan, Sünnilerin Alevilere, Alevilerin de Sünnilere bakışını eleştiriyor ve Alevi, Sünni, Hıristiyan, Yahudi, Ermeni, Kürt, Türk, Arap olmanın önemsiz olduğunu, önemli olanın insan olmak olduğunu söylüyor; köylülerin birleşerek ağalara ve düzen partilerine karşı kendi hakları için mücadele etmeleri gerektiğini savunuyor. Yoksul ve ezilen köylü veya işçileri harekete geçirmek, toprak ağalarından kurtarmak, onları ürettiği ürün üzerinde söz sahibi yapmak, onların fikirlerinin meclise girmesini sağlamak için 1962 yılında TİP’e üye olan Hamdi Doğan, TİP’in kendisi için bir okul olduğunu ve gözlerinin önündeki perdeyi kaldırdığını, kendisini bu amaç uğruna görevli sayarak emek verdiğini belirtiyor.

1968 yılında Çekoslavakya’nın SSCB tarafından işgalinin TİP içindeki çatlağı arttırdığını ifade eden Doğan, anti-emperyalist mücadeleyi savunan Milli Demokratik Devrim ideolojisinin kabulünün, Dev- Genç’in ve Doğu Kültür Ocaklarının kuruluşunun; ayrıca Lenin, Stalin, Mao veya Enver Hoca taraftarlarının parti içinde çok sesliliğe sebep olduğu üzerinde duruyor. TİP’in fraksiyonlara ayrılmasının, işbirliği yerine parti içinde çatışmaların yükselmesinin TİP’in parçalanmasına giden yolu döşediğinin altını çizen Hamdoş, fraksiyonlara ayrılmanın köylü ve işçinin fikirlerinin meclise girmesini ve düzen partilerinin karşısında işçi ve köylünün söz sahibi olmasını zorlaştırdığını da tespit ediyor. Kendisinin tek bir cümlesi de aslında o yıllarda olanları mükemmelen özetliyor: “Kırk kardeştik, kırka bölündük.”

Demokratik yollardan sosyalist mücadele yürüten TİP’in 1971 yılında kapatılmasının ardından, 1975 yılında Mehmet Ali Aybar önderliğinde kurulan Sosyalist Devrim Partisi’nin de kurucuları arasında yer alan Hamdoş, umutların 1980 Darbesi ile tekrar kırıldığına şahit olmuş. Böyle bir ortamda, 1990’lı yılların yeni partisi Özgürlük ve Dayanışma Partisi’ni (ÖDP) işçi ve köylü için yeni bir umudun filizlenişi olarak görmesi de son derece doğal. Ne var ki, bugün bu partilerden hiçbirinin istenilen etkinliğe ulaşamamış olduğu da açık. Tam burada, yapılması gereken en önemli şeyi yapıyor Hamdoş, kendine sormaya cesaret ediyor “ Biz nerede hata yaptık?” diye…

Bugün hâlâ birbirimize yönelttiğimiz, cevap aradığımız bu soruya cevaplar bulma yolunda, Hamdoş’un anıları bir kılavuz gibi bize birinci ağızdan gözlemler sunuyor. Onun hatıraları, hem bölgenin toplumsal yapısının hem de solun tarihini yerinden bir gözle okumak isteyenler için iyi bir fırsat…

Bu ürüne babil.com‘dan ulaşabilirsiniz.

“Türkiye İşçi Partisi’ne Aşık Oldum” – Hamdi Doğan
İletişim Yayınları