“İyilik” Olarak Çevirmenlik

Murat Erşen

İnsan onca çabaya rağmen pek az “dil” öğrenebiliyor ve pek az şeyin dilinden anlıyor. Bir resmin dili var, bir mimari eserin dili var, bir bilimin dili var, bir yönetmenin dili var vs. Ve her bilim, her sanat bir olguyu, bir düşünceyi dile aktarmaya çalışıyor ama biz bu dili bilmediğimiz zaman şeylerin arasından geçip gidiyoruz, onlara nüfuz etmiyoruz da sanki onları kat ediyoruz, ne kadar yavaş ve ne kadar uzun süre baksak da dağılıp giden bir bulut karşısında elimiz boş kalıyor. Bir de insanlar ve farklı farklı dilleri var. Bunların birbirine çevrilmesi bir güçlük, Ricoeur’ün deyimiyle, bir “itki”, bir “zahmet”, bir “kendini kanıtlama” ve hepsinden önemlisi bir “sına(n)ma” söz konusu. Ben bu itkiyi, çeviri yapma itkisini bir tür “iyilik” olarak görüyorum. Bu pathosta, dinsel tabirle bir “zekât” ya da daha felsefi bir ifadeyle bir “entelektüel ekoloji” var. Alıyoruz, böylece borçlanıyoruz ve aldığımız için vermek de istiyoruz. Vermeyi âdeta ahlaki bir görev olarak görüp üstleniyoruz. Bu iyilik elbette sınanması gereken bir iyilik. Amacına ulaşması için layıkıyla yapılması gerekiyor, yoksa kolayca tersine dönüp, hiç olmamasından daha kötü bir duruma yol açarak, yanıltıcılık cürmü işliyor.

Bu anlamda her çeviri bir sorumluluk. Hatta herkesin soyunmaması gereken bir sorumluluk, zira bir faaliyet alanı olarak en yakın durduğu yazarlığa benzetirsek, çevirinin de, tıpkı yazarlık gibi en başta bir yetenek işi olduğunu düşünüyorum, sabır ve talimle işlenecek, geliştirilecek bir yetenek. Bazı metinlerin diğerlerine göre daha zorlu olduğu açık ve burada paradoksal bir durum ortaya çıkıyor, metin ne kadar zorlu olursa, o kadar yetenek, sabır, zaman ve zahmet istiyor ama zor olan hep daha az talep ve rağbet gördüğü için, böyle metinlerin çevirisi de hep daha az teveccühe mazhar oluyor ve karşılığını bulmuyor. Bunu anlamanın en kolay yolu tabii ki baskı adetlerine ve alınan telife bakmak. Metinler arasında telif bakımından neredeyse hiç fark yokken baskı sayıları arasında uçurumlar oluşuyor. Örneğin çevirisi ve okunması kolay bir çoksatar kitap 50 bin-100 bin basılırken ya da bir “Kısa Felsefe Tarihi” 20 binlerin üzerinde satarken, benim de baştan beri seçtiğim alan olan çağdaş felsefe metinleri –ki en zorlu çeviriler kategorisinde yer aldığını söylemekte beis yok– 1000 ya da 2000 satış rakamına nadiren ulaşıyor. Kendi şahsi tecrübemden yola çıkarak biraz daha somutlaştırayım. On yıldan fazladır çevirmenlik ve editörlük yapıyorum, ondan fazla yayınevi için Descartes, Spinoza, Pascal, Leo Strauss, Lacan, Jean-Luc Nancy, Badiou, Oscar Wilde, Duras, Proust gibi isimlerin yer aldığı irili ufaklı yaklaşık 50 başlık çevirdim ve aşağı yukarı 12 yılda bunlardan en çok satanı 3000 civarında, çoğunun daha ilk baskısını bile bitirmediğini belirteyim. Sigorta, sabit maaş, tatil, sosyal hak vs. bilmeyen böyle zorlu bir işe girişilmesi akıl kârı değil kısacası. Bu yüzden başta söylediğime geri dönecek olursam, bunu bir itki, sorumluluk, ideal ve iyilik olarak düşünmek abes olmasa gerek.

Başlangıçta beni motive eden şeylerden biri, Türkiye’de akademinin genel tembelliğinin açık bıraktığı bir alanda, özellikle filozofların kendi eserlerini çevirerek boşluğun kapatılmasına elden geldiğince katkı sağlamak ve bu faaliyeti diğer felsefi çabalarla eklemleyerek akademi dışında felsefeye Türkiye’de bir enerji kazandıracak projeler üretmekti. Bunu bitmeyecek bir yapboza bir parça daha eklemek ya da yükselen Babil Kulesi’ne bir tuğla koymak gibi daha oyuncul bir şekilde ifade etmek hoşuma gider.

Önümde çeviri bekleyen, daha önce hiç yayınlanmamış ya da çok az yayınlanmış isimlere ait pek çok güzel kitap olduğunu “paylaşarak” bitireyim. 

Arka Kapak dergisi 33. sayı

Devamını Oku...