Kaçıncı Katındayız Dünyanın?

Mehmed Ali Çalışkan

Geçenlerde ünlü TED konuşmalarının birisinde, biliş-bilimci Donald Hoffman dünyanın gerçekliği hakkında konuşurken fiziki dünyada gördüğümüz şeyleri bir tür dijital bütünlük olarak tanımladı ve ona fizik gerçekliği giydirenin bizim algı ve idrakimiz olduğunu söyledi. Bu tezini heyecanla ve yeni bir keşif olarak Amerikalılara has o sahne özgüveniyle, ezberlenmiş -ama doğal gibi duran- konuşmasıyla sundu.

Hoffman, sahasında iyi bir bilim adamı. Ne var ki Amerikan biliş-bilimcilerinin bu “dünya ne tür bir şeydir” meselesinde yüz yıllardır felsefenin “kurgulanmış gerçeklik” olarak tanımladığı şeyi kendileri yeni keşfetmişler gibi sunmaları da ayrı bir tartışma konusu.

Bu konuya döneceğiz. Ama dünyanın gerçekliği hakkında şüphe duymaya başladığınızda sinemada herkesin masaya koyacağı ilk film Matrix üçlemesidir. Matrix kurgusal gerçeklik problematiği için örnek gösterilen bir film ama bir felsefeci için kurgusal gerçeklik, Matrix’te olduğu gibi insanların gerçek dünyada uyutulup kendilerine başka bir yalan dünyanın yaşatılma durumu değil, bundan çok daha derin bir felsefi sorgulama içeriyor. Gerçeklik bildiğimiz haliyle gerçek midir?

Bu soru -gerçekliğin bize uykumuzda gösterilen bir şey olup olmamasından ziyade- bizim varlıklarımızın dahi sorgulandığı, tüm varoluş ve var olanların gerçekliklerinin zemini hakkında şüphe duymamıza neden olan ve “gerçeğin” tam olarak iflasını öngören bir sorudur. Yani gerçeğin aslında bir rüya olması değil, aynı zamanda rüyanın da, uykunun da, rüya görenin de olmadığı tam bir gerçeklik iflası.

İşte bu yüzden yüzümüze Matrix’ten başka bir filme çevirelim, ve kurgulanmış gerçeklik problemi ile ilgili benim Matrix’ten çok daha fazla önemsememiz gerekn bir filme bakalım, On Üçüncü Kat (Thirteenth Floor). Teknik kalitesi itibariyle basit bir TV filmini andırsa da zekice tasarlanmış senaryosuyla felsefi mesajını mükemmel olarak veren bu film, varlık trajedimizi en acımasız haliyle göstermekte.

Şöyle düşünün, bir tilki çulluk avına çıktı, o çulluk avlamanın heyecanını sürerken, avcılar da tilki avına çıkmışlar ve onu avlamanın peşindeler. Tilki kendisini bir av partisinin avcısı sanıyorken, meğer aynı zamanda başka bir av partisinin içinde av imiş. Bu av partilerini sonsuz sayıda yukarı doğru düşünebilirsiniz, ava çıkmış herhangi bir avcı, aynı zamanda av olabilir.

Yok hayır, film tilki avıyla ilgili değil, ama bu av/cı alegorisi de filmin konusunu açıklayan fena bir örnek değil. Bir kaç bilgisayar yazılımcısı bir sunucuda çalışan sanal bir dünya tasarlıyorlar, bu dünya 1900’lü yıllarda bir kasabada geçiyor, bizim dünyamız gibi her türlü insan ilişkisinin olduğu, gerçekliğin eksiksiz kodlandığı bir dünya düşünün. Bu dünyayı yaratanlar bir zihin transferi makinası aracılığıyla kendi zihinleri ile sisteme bağlanıp içeride kendi fiziki görünümlerine sahip sanal vücutlar aracılığıyla başka hayatları yaşayabiliyorlar.

Kendi kurdukları sanal gerçekliğe inerek, buradaki insanların hayatını altüst eden müdahaleler yaparken, başka bir gerçek ortaya çıkıyor. Kendileri de (yani bizim güzel dünyamız) başka bir dünyada yazılmış bir sanal gerçeklik imiş. Filmde gerçeklik katmanlı bir yapıda ve siz kendi ürettiğiniz sanal dünyadakilerden daha gerçek olduğunuzu düşünürken sizden daha gerçek başka bir dünyanın olduğunu da keşfediyorsunuz. Film bu üç katlı dünyayı işliyor, işin sonunda orta kattaki (bizim dünyamız) başrol oyuncusu üst kattaki daha gerçek dünyaya geçiş yapıp mutlu sona ulaşıyordu. Evet zihin transferi demişken, film gerçek bir zihnin sanal dünyaya transferini işlemekle birlikte, sanal dünyadaki kurgusal zihnin üst dünyada biyolojik bir beyne de transferini olası görüyordu. Böylelikle zihin teorisi açısından zihnin tarihsel bir veri birikimi olduğu görüşünü savunmuş oluyordu.

On Üçüncü Kat’ın mutlu sonu trajik bir mesajla birleştirilmişti. Üst kata çıkan kahramanımız, sevdiği kadınla mutlu bir hayata başlarken, film karesi elektrikler kesilmişçesine birden kararıyordu. Sanki, birileri dünyanın fişini çekti. Oysa hepimiz dünyamızın sonunu daha farklı hayal ederiz. Yıkılan dağlar, patlayan volkanlar, tsunamiler, yarılan yollar. Kıyamet kopacaksa eğer, böyle güzel ve gerçek bir son ister herkes, dünya muhteşem bir son tablo çizerken biz de kendimizi ölümün müşfik kollarına bırakmak isteriz. Yoksa birden fişimiz çekilecek ve bilinçlerimiz dahil her şey kararacaksa bu gerçekten çok acımasız bir son olur. Film her türlü mutluluğa rağmen dünyanın trajik bir mutsuzluğa yazgılı bir yer olduğunu bu kararan sahne ile anlatıyordu. Film, hem konusu hem sonu itibariyle felsefi bir tartışma olarak gerçeklik meselesine güzel göndermeler yapıyor. Bu yönüyle film, eleştirmenler tarafından yetersiz bulunsa da sinema tarihinin bence önemli filmlerinden birisidir.

Bu filmde işlenen kurgusal gerçeklik görüşünü bağlayabileceğim tonlarca yazar ve kitap var, ama iş dünya hakkında şüphe etmeye gelip dayanıyorsa aklımıza ilk olarak Kant ve onun ünlü eseri “Saf Aklın Eleştirisi” gelir. Alman filozof İmmanuel Kant bu eserinde “zaman ve mekan insanın idrakindedir, nitelik ve niceliği oluşturan tüm kategoriler insanın idrakindedir, dolayısıyla gördüğümüz şeyi büyük oranda biz inşa ederiz” demişti. Peki dışarıda olan nedir? Kendinde şey.


Arı Usun Eleştirisi
Immanuel Kant
Çevirmen: Aziz Yardımlı
İdea Yayınevi

Kendinde şeyi bilemeyiz, ne olduğu insan bilgisinin sınırları dahilinde değildir, ondan bize bir şey çarpar ve o çarpan şey bizde bulunan zaman ve mekanda sıraya girer, kategoriler ile nitelik ve nicelik kazanır. Evet dışımızda belli ki bir şeyler var ama gördüğümüz şey, bildiğimiz şey dışımızdaki şeye eşit veya özdeş değil.

Kant’a göre kendinde şeyi bilemeyeceğiz, çünkü insan bilmesi kendi biyolojik sınırları içinde gerçekleşiyor ve dışarıda olan her ne ise bize dahil olduğunda bizden bir şey oluyor. Belki de On Üçüncü Kat’ta Douglas, arabasını girilmez levhası olan toprak yolda hızla sürüp dünyasının bilgisayar çizgilerinden ibaret sonuna eriştiğinde kendinde şeyle yüzleşmiş oldu.

Felsefede yaşadığımız dünyanın gerçekliğinden şüphe etme geleneği Kant’la başlamıyor. Felsefe tarihi, Platon’un idealar teorisi ve mağara alegorisi, Taoculuk, İbn Arabi’nin vahdet-i vücud öğretisi gibi bu dünyanın ardındaki başka dünyaları bize göstermeye çalışan onlarca görüşle dolu. Bu problem insanlık tarihi kadar eski. Hiç kimse her sabah uyanıp gördüğü aynı şeyler hakkında şüphe etmeden yaşayamaz zaten. TED konferansına çıkan zeki Amerikalılar, Amerika’yı yeniden keşfediyor olabilirler, ama insanlık bu varoluş trajedisini yüz yıllardır yaşıyor.

On Üçüncü Kat’ta dünya üç katlıydı ama film, ismiyle başka katların da olabileceği imasına sahipti. Otellerde 13. katı atlarlar, uğursuz bir sayı olduğu için. Belki de bizim dünyamız gerçekliğin 13. katında, o yüzden başımız hiç beladan kurtulmuyor. Sahiden, kaçıncı katındayız dünyanın? 

Arka Kapak dergisi 3. sayı

Devamını Oku...