Kapı Deyip Geçmeyin

Muhittin Şimşek

Kapı açılandır, hayra, güzelliğe, iyiye, doğruya, sevdaya, sevgiye açılınca ümitler çoğalır, kapanınca yalnızlığımız. Hane kapımız vardır. Mahremimizdir. Sığınağımızdır. Güvende hissederiz sağlamlıklarından eminsek. O yurda açılır, yurtluğa; kapı muhteremdir, ümitsizliği ümide devşirendir. “Allah bir kapıyı kaparsa, bir kapıyı açar.” boşuna söylenmemiş, ne mutlu çok kapısı olana, hayf gidecek kapısı olmayana, ne zordur kapısızlık, çalacak bir kapının olması ne büyük saadet; yoksa eğer çalınacak kapınız, yoksa eğer çalacak kapınız, gir ağla çık ağla…

Kapı, bizim kültürümüz kadar önemsenmemiştir hiçbir kültürde, avlu kapısı, Cümle kapısı, mabed kapısı…

Çeşit çeşit, boy boy, kapıların üzerindeki tokmaklar bile farklı farklıdır. Bugün her türlü estetikten uzak, ruhsuz ve kulak tırmalayıcı kapı zilleri; medeniyetimizde sosyal statüyü tayin eden, kapımıza gelenin cinsiyetini, yaşını bildiren birer sanat eseri olan kapı tokmakları vardı. Tok ses çıkaran tokmak erkek misafir geldiğini, tiz sesli olanı misafirin hanım olduğuna işaret eder. En alttaki tokmak çocuklara aittir.

Nezaketini kapı tokmaklarına bile işleyen medeniyet ne muhteşem medeniyettir. Kapılar, tıpkı mezar taşlarındaki gibi sahibinin sosyal statüsünü de ortaya koyardı. Tevazuu, kulluğu hatırlatması için camilerin muhteşem kapılarına zincirler konmuştur. Allah’ın evine giren, her kim olursa olsun, eğilerek girsin diye… (Sultan Ahmet Camii’nde hâlâ var)

Bir nesne olmanın ötesindedir: Devlet kapısı, el kapısı, ekmek kapısı. “Kapı gibi” babamız vardır mesela. Her şeyimize yetişen, arkamızda duran. Ahde vefa’yı öğretmiştir bize kapı. Zira kapısında yetiştiği, büyüdüğü, istifade ettiği hiçbir yere ihanet edemez insan. Namusumuz olmuştur o kapı. Cemiyette bilmeden, ve daha kötüsü bilmediğini bilmeden konuşan, fikir beyan eden, her işe karışan boşboğazlar vardır. Bu tiplere en güzel cevabı da yine içinde kapı geçen cümle ile veririz: “dış kapının dış mandalı”

Hüzünlendirir açılmayan kapılar, hele terk edilmişse… Köy evlerimiz vardır, artık çerçilerin geçmediği, kapı önü sohbetlerinin yapılmadığı, düğün yazgısı için “kapı kapı” gezilmediği, Ramazan’da gençlerin kapı kapı dolaşıp sahura uyandırmadığı, çocukların şeker toplamadığı köy evlerimiz… Terkedilmiş, her tarafı sarmaşıkların kapladığı ya da ayrık otlarından girilmez, sürgü mekanizması çalışmaz olmuş kapılar… “Şeref-ül mekân bil-mekî”n derler eskiler. Mekanları şereflendiren insanlardır. Kapının arkasında kimse kalmamışsa, koyunlar kuzular meleşmiyor, anne çocuğuna bağırmıyorsa avlusunda. Kapı çalınmasına içerden “Kim o?” denmiyorsa artık, yaşanmışlıklar bitmişse, hüzünlendirir, burkar, yıkar insanı… Tam da Ali Kızıltuğ’un dediği gibi;

Asr-ı gurbet harap etmiş köyümü,

Bülbül gitmiş baykuş konmuş gel hele,

Ben ağayım ben paşayım diyenler,

Kapıları kitlemişler gel hele.

Bir duamız vardır bizim: “Allah’ım bol kapıyı daraltma, dar kapıyı bolaltma” diye; doğrusu duanın “bol kapıyı daraltma” kısmını anlardım, fakat “dar kapıyı bolaltma” kısmını pek idrak edemezdim. Şimdilerde anlıyorum ki duanın ikinci kısmı, birinci kısmı kadar önemli. Zira nice olaylara şahit olmuşuzdur ki, yapısına uygun olmayan bir iş verildiğinde, bir makama getirildiğinde, bir zenginliğe ulaştığında nice insanların kayıp gittiğine şahit olmuşuzdur. Bol kapının daralması, insanın gördüğü günden geri kalması ne kadar ızdırap verici ise, hazmedilmeyen bol kapının verilmesi de o kadar vahimdir.

Kapı, o kadar yerleşmiş ki bize, kötülük görmek istemiyorsak, kötülük etmemek anlamında, “çalma elin kapısını, çalarlar kapını” darb-ı mesel olmuştur. Dedik ya; kapı mahremimizdir, setredenimizdir. Evin içinden kapanan kapı güvencemizdir, huzurumuzdur, sığınağımızdır. Yani Medine’mizdir. Dışarıdan kapattığımız kapı gurbetimizdir, yalnızlığımızdır. Gurbetlik çok uzaklarda değil, evin çıkışında başlar. Zira orada kapı gibi babamız vardır, her şeye yetişen annemiz, dua makamında dedemiz yahut her derdimizi unutturup yorgunluğumuzu alan yavrularımız vardır.

Kapı, geleceği düşünmeyi öğretir bize. Yaşlılık, fakirlik, hastalık, kimsesizlik kapıya dayanmadan tedbir almayı salık verir. Bu sebeple kimsenin suratına kapanmasını istemez kapı. Bizim medeniyetimiz kapıya gelenin çevrilmediği ve kapının kimseye olur olmaz gösterilmediği bir medeniyettir.

‘Derdi veren Allah dermanı da verir’ kabilinden, derdimize deva bulmak için her kapıya başvurmalıyız ancak olur olmaz işler için her kapının çalınmaması gerektiğini de unutmamalıyız.

Hayatımızı bölümlere ayırır kapılar, dünya evinin kapısına “Baba kapısı”nda açarız gözlerimizi. Saadet hanesine açılandır. İlk emekleyişimiz o kapının eşiğinde olur, sonra paytak paytak yürüyüşümüz. Onun eşiğinde düşe kalka büyürüz, kendimizi buluruz. 6-7 yaşına geldik mi, başka kapılar açılır önümüze: “okul kapısı”. Annemizden sonra bizi kucaklayan, sarmalayan, şekillendiren ilk öğretmenimizi görürüz açılan kapıda. Sevmişsek öğretmenimizi akşam olmasını, okulun kapısının kapanmasını istemeyiz. Tatil günlerinde okulun önünden geçerken kapalı kapı hüzünlendirir bizi. Sonra ortaokul, lise kapıları açılır, sonra, üniversite kapısı… Her gencin rüyasını süslerdi İstanbul Üniversitesi’nin o meşhur kapısı. Oradan girebilmek için ne uykusuz geceler geçirip ne badireleri atlatırız. Artık “baba kapısı” bitmiştir. O kapıdan bir misafir gibi girer çıkarız… Üniversitenin tatil olmasını dört gözle bekleyen anamız, o kapının ardında bekler durur geleceğimiz günü. O kapıdan girdiğiniz an şeker dağıtmak için mahallenin çocuklarına…

Okulun bitmesi ile başka kapılar aramaya başlarız… Önce asker ocağının kapısı, sonra iş kapısı. Kapıların en güvenlisi “devlet kapısı”dır anne babalarımızın gözünde. Ama onlar artık hatıralarımızı saklayan kapı eşiğinde bizi beklerler. İçimizde bir sızıdır artık arkamızda bıraktığımız eşikler… Ömrümüzün her anında o kapının eşiğinde emekleyişlerimizi, düşüşlerimizi, çimmelerimizi hatırlarız (Anadolu köylerinde çocuklar eşiklerde yıkanırlar). Eşiğinden geçtiğimiz kapılar kadar yol yürür, iz bırakırız… Her nefes alışımız bir kapıya açılır, her verişimiz bir kapıyı kapar. Gönül kapılarımız zorlanır kimi zaman…

Kapılar, ah kapılar!… Saatleri, günleri, ayları, mevsimleri, yılları sayarız da, kaç kapıyı kapatıp kaç kapıyı açtığımızı saymayız nedense… Oysa ömür denen çok kapılı handa, bir kapıyı kapatıp bir kapıyı açarak koşarız son kapıya doğru…

Fazla söze ne hacet; “o kapıyı” Necip Fazıl şöyle özetler:

Kapı kapı, bu yolun son kapısı ölümse,

Her kapıda ağlayıp, o kapıda gülümse

Arka Kapak dergisi 9. sayı

Devamını Oku...