Kara filmin ve 90’ların Yüz Akı Bir Yapım

 Barış Saydam

David Fincher’ın Andrew Kevin Walker’ın özgün senaryosundan uyarladığı Yedi filminin hikayesi, Dashiell Hammett, Raymond Chandler, James Cain ve Elmore Leonard gibi kara film türünün en akılda kalıcı temel eserlerini kaleme almış yazarların öyküleriyle benzerlikler taşır. Bir tarafta emekli olup pastoral bir yaşam düşleyen, uzun süren meslek hayatında gördüğü şeyler yüzünden yaşama sevincini kaybeden yaşlı dedektif Somerset vardır. Somerset’te Chandler’in Philip Marlowe karakterinden de, Hammett’in Sam Spade’inden de izler bulmak mümkündür. Somerset dünyanın kötü bir yer olduğunu düşünen, insanlara inancı kalmamış, modern kent yaşantısının insana suç, günah, çürüme ve yozlaşmadan başka bir şey getirmeyeceğini düşünen bir dedektiftir. Bütün bunlara rağmen, işinde çok titizdir ve suçluların takipçisidir.

Diğer tarafta ise, büyük şehre yeni gelmiş acemi dedektif Mills vardır. Somerset’le Mills arasındaki tezat, seyirciler için Somerset’in mesleğe ve dünyaya bakışını daha net algılama fırsatı yaratır. Somerset bütün olayların detaylarını Mills’e aktarırken, bu sayede seyirciler de olay örgüsüne dahil edilmiş olur. Chandler ve Hammett’ın anlatılarındaki kural burada da işler: Anlatının sürükleyicisi ve mutlak hakimi içinde iyi ve kötünün aynı oranda bulunduğu başkarakterdir. Bizler onun verdiği malumatlar ölçüsünde anlatıya ortak oluruz.

Kendisine yedi ölümcül günahı (oburluk, açgözlülük, tembellik, kibir, şehvet, haset, öfke) model alarak cinayet işleyen bir seri katilin peşine düşen dedektiflerin hikayesi, klasik bir kara film formunda anlatılır. Film boyunca işlenen cinayetleri görmeyiz, olaylar yerlerini dedektiflerin gördüğü şekilde görür, olayları onların bakış açısından yorumlarız. Mükemmel bir şekilde işlenen cinayetler, dedektiflerin bulması için olay mahaline bırakılmış ipuçları, şiddet ve aşırılık söz konusudur. Sürekli yağan yağmur, gri bir renk paleti içinde resmedilen karanlık ve zamansız bir mekanla arka plan tamamlanmış olur. Bütün bu nitelikler aslında türün klasik örneklerinde karşılaştığımız şekilde ilerler. Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra Alman Ekspresyonist sinemasının temellerini attığı ve Ekonomik Buhran’dan sonra Amerika’da da etkilerini gördüğümüz, “kara” bir sinemanın izlerini filmde de görmek mümkündür.

Toplumsal sorunlarla, insanın dünyaya fırlatılmışlığıyla, çürüme, yozlaşmayla, günah ve suçla resmedilen bir kent yaşamı içinde seri katil, Somerset ve onun gibi yaşadıklarını görmezden gelen insanlar için kutsal kitaba göndermede bulunan cinayetler işler. Seri katilin cinayet işleme yöntemi film ilerledikçe, beraberinde filmin geçtiği mekanın resmini de daha net ortaya koyar. Dedektif Mills’in gelmek için can attığı büyük metropol, aslında albenisinin gerisinde suça bulanmıştır. Her bir köşesinden farklı bir suç, farklı bir günah dökülür. Yönetmen David Fincher’ın amacı, Mills’le birlikte seyirciye de bu duyguyu yaşatmaktır.

Yedi filmi gerek anlatısı ve olay örgüsünün işleyişiyle gerekse de yarattığı mekanla klasik kara filmlerin yolundan gider. Olaylar günümüze yakın bir zaman aralığında ilerlese de, sürekli yağan yağmur, pardesülü ve şapkalı geleneksel dedektifler, türün klasiklerine (The Maltese Falcon, The Night of the Hunter, Serpico, Chinatown, Cape Fear) yapılan göndermeler filmin türle bağını güçlendirir. Bütün bu referans ağına rağmen, Yedi filmi finali itibariyle türün diğer örneklerinden daha karanlık bir yerde durur. Chaucer, Dante, Thomas Aquinas gibi yazarların eserlerini okuyup seri katilin ayak izlerini takip etmeye çalışan dedektifler gibi seyirci de ters köşeye yatacaktır.

David Fincher’ın türün klasiklerine bağlı kalarak, ama onları bir adım ileriye götürme cesareti de gösteren kara filmi, bu açıdan bakıldığında klasik kara filmin 90’larla birlikte yeni bir evreye geçtiğinin de ilk işaretlerini verir. Dünyaya fırlatılmış, koyu bir varoluşçuluk ve karamsarlıkla bezeli kara film dedektifleri artık suçluları yakalamakta yetersizdir. Dahası suç artık herkese bulaşmıştır. Yedi, bütün bunları ortaya koyarken yarattığı atmosfer ve dönemin ruhunu yansıtmadaki başarısı nedeniyle öne çıkar.

Yönetmen: David Fincher
Senarist: Andrew Kevin Walker
Yapım yılı: 1995, ABD

Devamını Oku...
Bir cevap yazın