Kaybolmayan Giremez!

Rukiye Şahin

Bir kavram üzerine ne kadar çok düşünürseniz o kavramın tanımını yapmanız, neleri o kavrama dahil edip neleri dışarıda bırakacağınızın kararını vermek o kadar zorlaşır. Hikâye kavramı da benim için böyle. İflah olmaz bir hikâye romantiğiyim ve muhatabımı bulsam sabaha kadar hikâye üzerine muhabbet edebilir, güzellemeler yapabilirim. Ama benden bu muhabbeti bir kurguyla vermemi isterseniz size direkt, daha iyisiyle uzun bir süre karşılaşamayacağımı büyük bir hüzünle kabul etmiş olduğum Sis Hırsızı kitabını tavsiye ederim.

Sis Hırsızı hikâyeler üzerine belki de altını çizmekten yorulacağınız birbirinden anlamlı aforizmalarla dolu. Bu kısmına geleceğim ama önce romanın konusundan biraz olsun bahsetmek istiyorum. İlk olarak size kitabın ana kahramanını tanıtmak isterim: Antonio Maria Fonte. Yazar olan Antonio neredeyse elli yaşına gelmiştir ve bir gün mutfakta duran çerçeveyi düşürür. Çerçevenin ardından yere iki parça kağıt yayılır. Biri Geneve isimli bir kıza yazdığı mektuptur; diğeri ise Geneve’in yeşil saçlı portresidir. Antonio mektubun kendi kaleminden çıktığına emindir ama bu mektubu yazdığı zamanı da Geneve isimli birini de hatırlamıyordur. Portredeki kızın gözlerine baktığında yazarın tabiriyle Antonio’nun “göğsünde bir şey yırtılır.” Artık olan olmuştur ve Antonio aslında arka kapısını bulmuştur. Elinde olmadan sabah akşam bu kızın kim olduğunu hatırlamaya çalışır. Asıl olaylar Geneve’in kim olduğunu düşünürken yolunu kaybettiği bir gün kendisini Tirnail Kayıp Eşyalar Ofisi’nde bulmasıyla başlar. Tüm şaşkınlığına rağmen anlaşılan şudur ki Antonio bu ofise ilk defa gelmiyordur. Vakti zamanında Geneve’in de içinde olduğu bir anıyı kendi rızasıyla kaybetmek için buraya gelmiştir ve şimdi aklını kurcalayan, gönlünü yırtan bu anıyı bulmak için her şeyi göze alarak Tirnail’e girecektir. Buradan sonra hikâye başlıyor ve peşi sıra bizi şaşırtan fantastik bir dünyanın içinde buluyoruz kendimizi.

Roman anlaşılacağı gibi fantastik bir temele oturuyor ve bir yerden sonra okuduğunuz hiçbir ayrıntıyı, Antonio sorgulamadığı müddetçe, sorgulamadan hikâyenin akışına kapılarak ilerliyorsunuz. Bir soruya cevap bulduğunuzu zannederken ortaya çıkan başka bir ayrıntı kafanızı karıştırıyor. Detayları sürekli takip etmeniz gerekiyor. Yani anlayacağınız bu fantastik, öyle kaçış edebiyatına dahil edebileceğiniz bir fantastik değil. Ayrıca genel geçer fantastik hikâye anlatımı matematiğine de uymuyor. Yani işin özü, olacakları öngöremiyorsunuz. Elbette tahminlerde bulunuyorsunuz, ki atış her daim serbest, fakat kitabın sonuna geldiğinizde yazar sizden bir “Yok artık!” nidası koparabiliyor.

Sis Hırsızı hikâye yapısı bakımından sahiden başarılı bir iş çıkarırken diğer yandan okuyucusunu zaman, hikâye, gerçeklik, illüzyon üzerine düşündürüyor. Bunu derken sahiden düşünmeyi kast ediyorum. Okuduğunuz cümlenin bıraktığı o ılık his vücudunuzda yol alırken durmak ve düşünmek, anı yaşama fırsatı bulduğumuz nadir anlardan biri oluyor. Yazarın bizim için bıraktığı bu duraklar romanın naifliğini oluşturan temel anlatılar ve çok şükür ki roman boyunca bu duraklardan bol bol var.

Romanın sonuna geldiğimde birbirine zıt gibi görünen naiflik ve aksiyonun nasıl başarılı bir şekilde bir araya getirildiğini görmek biraz şaşırtıcı oldu açıkçası. Ama Sis Hırsızı masamda duruyor! Böylesine naif, böylesine gerçek, böylesine aksiyonu bol ve böylesine fantastik bir kitap Timaş Yayınları etiketiyle bizlerle buluşturulmuş. Aslında hep okumak istediğim fakat bu kadarını hayal edemediğim için böyle güzel bir şeyin yazılabileceğine ihtimal veremediğim bir kitap Sis Hırsızı. Tüm sayfa boyunca söylemek istediğim şey şu: Lütfen ama lütfen bu kitabı okuyun! 

Arka Kapak dergisi 20. sayı

Devamını Oku...