Kitabın Bir Siyaseti Var Mıdır? Ya da İbn Haldun Neyi Yanlış Anladı?

İhsan Fazlıoğlu

İbn Haldun (ö. 1406) Mukaddimesi’nin altıncı bölümünün “İlmî alanlarda yazılan kitapların çok özet olması öğretimi bozar” başlığını taşıyan otuz-beşinci alt-kısmında dikkat çekici, bir o kadar da ilginç cümleler kurar. Özellikle kendi döneminde eğitim-öğretim camiasında muhtelif alanlarda mütedavil kitapları örnek veren İbn Haldun, ilmî kitapların aşırı özet olmalarının, her ne kadar belleme açısından kolaylık sağlasa da anlama açısından sorun yarattıklarını belirtir. Buna göre, ihtisarmuhtasarmulahhasmuhassaltelhîs gibi sözcüklerle adlandırılan özet kitaplar, her şeyden önce “az sözcükle çok anlam” ilkesine göre yazıldıklarından ilk elde öğrencinin nüfuzunu engellediğinden anlamayı zora sokar, en azından zorlaştırır; bu nedenle öğrenci, anlamak için fazladan mesai harcayacağından zaman alır. Anlama sürecinin bu kadar çok meşgul edilmesi yanında özet kitaplar edebî açıdan da belagat yoksunudurlar.


Mukaddime
İbn Haldun
Dergah Yayınları

Anlamak bir meleke işidir; bu nedenle meleke kazanmak için uzun kitaplar daha elverişlidir; çünkü hem ifadeler uzatmalarla seyreltilmiştir hem de oldukça fazla tekrarlar mevcuttur. Öyleyse anlamaya ilişkin bir meleke kazanmak, uzatma ve tekrar özellikleriyle mümkündür. Özet kitaplarda ise uzatma ve tekrarlar az olduğundan sözcük/lafız düzeyinde ezberi kolaylaştırsalar da kavram/mefhum düzeyinde o ilmî sahanın sorunlarına/mesâil nüfuz etmeyi ve içeriğin zihne açık-seçik yerleşmesini engellerler; bu da en nihayetinde öğrenciye anlamaya yönelik bir meleke kazandırmaz. Bu sonuç da, kısaca denirse, öğretim eylemini ifsat eder; çünkü anlamak, bilginin zihinde kalıcılığının ve dahi işlevselliğinin asgarî şartıdır…

İbn Haldun’un yukarıda özetlenen cümleleri tarihî bağlamı içinde ne anlama gelir? Bu anlam iki şekilde tespit edilebilir: Birincisi cümlelerin kendi sibak ve siyakı içinde nesnelerine yani kitaplara ilişkindir; ikincisi bizatihi İbn Haldun’un kişisel hayat hikâyesiyle ilgilidir. İbn Haldun’un cümlelerinde kullandığı kitap sözcüğünün tarihî bağlamı içindeki mefhumuna dikkat kesildiğimizde şöyle bir belirlenimde bulunabiliriz: Başta İbn Ekfânî’nin meşhur eseri İrşâd el-kâsıd ilâ esna el-mekâsıd’ı olmak üzere birçok eserde dile getirildiği üzere, Büyük Selçuklular döneminde Sultan Alparslan ve Vezir Nizamülk’ün eliyle, Karahanlılar döneminde icat edilen medrese kurumunun, merkez-çevre siyaseti çerçevesinde, devlet eliyle yaygınlaştırılması önemli bir sorun yarattı: Bilginin özerkliği… Siyasetin denetiminde bulunacak eğitim-öğretim kurumlarının bilgiyi ehil olmayanların eline düşüreceği, hak etmeyenlerin bilgi üzerinden belirli makam ve mevkilere geleceği gibi düşünceler bilginleri belki de tarihte ilk defa olarak bir matem yürüyüşüne sevk etti: Bir tabut, içinde hokka, divit ve kâğıt gibi yazı malzemeleri ile kitap; tabutun üstüne de “Her nefis ölümü tadacaktır.” âyeti…

“İlim, öldü.” anlamına gelen bu matem yürüyüşü karşılık buldu ve hem siyasî merkez hem de bilginler çözüm için çift yönlü bir yöntem takip ettiler. Bir kurum olarak medreseyi vakıf hâline dönüştürdüler ve böylece maddî (dolayısıyla hukukî) özerkliği sağladılar. Zihnî özerkliği ise kitap üzerinden yürüttüler ve İbn Haldun’un şikâyet ettiği, muhtasar ve müfid de denilen az sözcükle çok anlam ilkesine dayalı yeni bir yazım tarzı geliştirdiler; bunun için yeni ıstılahlar ürettiler. Sıkı, biçimsel, mantıklaştırılmış bir dille kaleme alınan bu kitaplar denmek isteneni yani manayı, başka bir ifadeyle kasd-i müellifi, deyiş yerindeyse sıkıştırılmış bir dosya gibi içerirdi. Dosyayı açmak ve çözmek bir öğrenci için tek başına mümkün olmadığından mutlaka bir bilgine/hocaya ihtiyaç vardı. Böylece kitap, bilmeyene, ehliyeti olmayana ve özel olarak da siyasî güce konuşmayan bir yapı kazandı. Kitap ile öğrenci arasındaki ilişkiyi kuran ve konuşturan bir değişken olarak bilgin, anlamı çözen kişidir artık… Bu durum sıkıştırılmış anlamı çözen bir kişi olarak bilginlere ihtiyacı sürekli canlı tuttu. Kısaca bu sürecin sonunda bilgiyi sadece satırda değil sadırda da taşıyan, zihnî düzlemde daima canlı tutan özerk bir bilgin sınıfı, her türlü dış denetimden bağımsız olarak varlığa geldi. Kitaplardaki sıkıştırılmış anlamı çözecek, kitabı konuşturacak, başka bir deyişle bilgiyi zihinde canlı bir biçimde taşıyacak bilginlere ihtiyaç zorunluluğu eğitim kurumları olarak medreseleri de sürekli kıldı…

Şimdiye değin özetlenen öğrenci-bilgin-kitap denkleminin İslam medeniyeti tarihinde başka sonuçları da olmuştur hiç şüphesiz. Bu sonuçlardan bir tanesi, kitapların içeriğini anlamak belirli bir birikim gerektirdiğinden dizgeli bir eğitim-öğretim sürecinden geçmiş tahsilli bir insanlar sınıfını yaratması; bir diğeri de bu eğitim-öğretim sürecini yaşamamış kişilerin dışındaki halk kitlelerini kitaplardan uzak tuttuğu için, kitapları, dolayısıyla dile getirilen bilgiyi halkın popüler dinî yorumlarından, dolayısıyla bir tepkiden ve çatışmadan korumasıdır.

Özetlenen çerçeve ilk örneklerini Büyük Selçuklu Devleti’nin kuruluşu ile vermiş; özellikle Sultan Sencer’in uzun yönetim döneminde olgunlaştırmış; Harzemşahlar döneminde de ürün vermeye başlamıştır. Matematik bilimlerde Harakî ve Çağminî ile kelamî ve felsefî ilimlerde Fahreddin Râzî’nin kitapları bu duruma temsil değeri yüksek örneklerdir. Fahreddin Râzî’nin kitapları Irak ve Suriye bölgelerine ulaştığında oradaki bilginlerin bile bu eserleri anlamadıkları ve dönemin en ileri gelen bilgini Kemaleddin b. Yunus’a başvurarak yardım istediklerini hikâye eden tarihçi İbn Hallikân, Kemaleddin b. Yunus’un cevabını şu şekilde kaydeder: “Bu kitaplardaki sorun bir dil sorunudur, içerik değil; dili anladığınız zaman anlamı da idrak edebilirsiniz.”

Söz konusu durumun bizatihi İbn Haldun’un kişisel hayat hikâyesiyle ilgili kısmına gelince: İbn Haldun’un hayat hikâyesine bakıldığında hem salgın hastalıklar hem de Tunus’un işgali nedeniyle tahsilini tamamlayamadığı görülür. Hâlbuki tahsilinin ilk döneminde hocası Muhammed Âbilî’den hem Fahreddin Râzî’nin Muhassal’ını hem de Nasirüddin Tûsî’nin bu kitaba yazdığı Telhîs’ini okumuş, kendi de hocasının gözetiminde bu iki kitabı daha da özetleyerek Lubâb el-muhassal adlı yeni bir kitap kaleme almıştır. Dolayısıyla İbn Haldun bizatihi ileride şikayet edeceği yazım yöntemleriyle telif edilen kitapları okumuş, hatta bu yöntemle kendi dahi kitap yazmıştır. Ancak yirmili yaşlardan itibaren hocasızlık yanında yaşam şartları nedeniyle şikayet ettiği özet kitaplarla başbaşa kalmış; hocasızlık nedeniyle sıkıştırılmış anlamı çözümlemede de sıkıntılar yaşamıştır. Bu süreç İbn Haldun’u, öğrenci-bilgin-kitap denklemindeki bilgin/hoca kavramına ihtiyaç duyulmaksızın denklemin yeniden düzenlenmesi gerektiği düşüncesine zorlamış; bu da doğal olarak kitap yazım tarzını sorgulamasına neden olmuştur. Daha basit bir deyişle yaşadıkları İbn Haldun’u kendi evinde herhangi bir aracıya zorunlu bir biçimde ihtiyaç duymaksızın yalnız başına okunabilecek kitap fikrine ulaştırmıştır. Yaşadıkları üzerinde kalıcı etki bıraktığından İbn Haldun hayatı boyunca “çok sözcükle az anlam”ı ifade etmeyi denemiştir. Nitekim özellikle Mısır’daki öğrencileri hocaları İbn Haldun’un döneminin mütedavil ilimlerindeki malumatının az olduğunu, ancak derslerini uzun anlattığını, hitabetin ve belagatin kazandırdığı tüm becerileri kullandığını -bahusus- vurgularlar. Buna ek olarak hemen ifade edelim ki, İbn Haldun yalnızca ders vermede değil kitap telif etmede de özet değil uzun ifadeyi tercih etmiştir…

Şahsî deneyim ile ihtiyacın kişisel bir nazariye dönüşmesi halinin güzel bir örneği olan bu durum, ne kadar derin çözümlemeler yaparsa yapsın, düşünürün çoğu durumda kendi kişisel kaygılarına gömülü olması nedeniyle, tarihî deneyimi anlamada zorlandığını, hatta kamusal maslahatı gözden kaçırabildiğini gösteriyor… Yoksa İslam medeniyetinde bilginlerin zihnî özerklik için kitap ve yazı üzerinden yürüttükleri bu derin siyasetin, hem amelî anlamda siyasî bir deha olan hem de ilmî anlamda bu siyasî deneyimin nazariyesini yapan İbn Haldun tarafından anlaşılmadığını nasıl söyleyebiliriz ki? 

Arka Kapak dergisi 4. sayı

Devamını Oku...