Marquez’in Macondo Distopyası: Yüzyıllık Yalnızlık

Yunus Emre Tozal

Murat Belge, dünyada yazılmış en ciddi kitaplardan biri olarak saydığı Yüzyıllık Yalnızlık için “Her şey iç içe bu kitapta. Şiirsel dil de var, alegori de, doğaüstü de” (Edebiyat Üstüne Yazılar) diyerek, tanımlıyor. Şiirtel bir dil, alegorik bir anlatım ve doğaüstü (fantastik) bir hayal gücü. Marquez’in önemi de burada anlaşılıyor; gerçekle düşü, dünle bugünü, yaşadığımız an ile masalları iç içe harmanlamasında… Bunlara rağmen yadırgamadığımız bir doğallıkla hikayelerin birleştirildiğine tanık oluyoruz.

“Neden yazıyorsunuz?” sorusuna: “Arkadaşlarım beni daha çok sevsin diye” cevabını veren Marquez’in hayatı boyunca etkisinden çıkamadığı kahramanı büyükannesidir. Küçükken büyükannesinin anlattığı fantastik hikâyelerle büyüyen ve yaşamı boyunca okuyuculara bu hikâyeleri hayal gücüyle besleyerek aktaran Marquez, tam da dünyanın bittiği yerde bir yenisinin bulunduğunu ima eden, başka bir dünyanın mümkün olduğunu açıkça ifade eden bir yazardır. Marquez’in bu inanca varmasındaki iç dünya yolculuğu şüphesiz çocukluğundan başlar ve ilk gençliğinden itibaren yaşadıklarıyla, hayatı boyunca gözlemledikleriyle başka dünyaların kapısını aralar. Romanın dünyanın yaratılışından itibaren başlayan ve Kolombiya’da 1885-1902 yılları arasındaki iç savaşlar sonucu 1902’deki Neerlandia Antlaşması’yla devam eden kurgusunda, okur ilk önce Macondo adlı yörenin kuruluşuna tanık olur. Macondo ilk bölümlerde cennet gibidir, sakinleri o kadar masumdur ki şeylere isim bile vermemişlerdir, dünya “o kadar yenidir ki pek çok şeyin ismi yoktur ve onları kastetmek için göstermek gerekmektedir.” Marquez, ilahi kitaplarda anlatılan eşyanın insana isimlerinin öğretildiği zamandan, kendi çocukluğunda yaşadığı ve gençlik döneminde bizzat gözlemlediği savaşın acımasızlığına varıncaya kadar bizleri büyük insanlık ailesinin yıkıntılarıyla ve hüzünleriyle baş başa bırakır. Macondo’nun çeşitli değişim ve dönüşümlerden geçerek, modern bir kasabaya dönüşmesi, ardından büyümesi ve çöküşü, okura başka dünyaların kapısını aralatır. Şimdi çok karakterli romanı en önemli üç karakterini inceleyelim:

Jose Arcadio Buendia: Macondo’yu kuran ve Yüzyıllık Yalnızlık’ı başlatan, bilime çok önem veren ve sanatı “bilimsel bir temeli olmayan işler” olarak tanımlayan Buendia ailesinin büyük babası. Köyün gelmiş gelmiş en girişken insanı Buendia’nın kurduğu Macondo’da uzun bir süre herkes mutlu yaşar, 30 yaşını geçmez ve kimse ölmez. Buendia, dış dünyayla, uygarlıkla bağlantı kurmanın yolunu arar. Bilim adına icat edilen teleskobu bir savaş silahı olarak kullanmayı aklına koyan büyük baba, gözünü kırpmadan elindeki tek hazinesi olan üç altını büyüteçle odaklaştırarak tutuşturmayı hayatının gayesi olarak belirler. Nihayet bir zaman sonra kendisini çocuklarını yetiştirmeye adayan büyük baba, şaşkınlıkla bir zaman sonra Macondo’nun çok hareketli bir kasabaya dönüştüğünü fark eder. Kasabaya gelen bulaşıcı uykusuzluk hastalığından, bellek makinesi icat ederek kurtulmayı ümit eden büyük baba, hastalıktan sihirli bir ilaçla kurtulduktan sonra bile kendisini çinko levha üzerine fotoğraf çeken buluşa adar. Bu buluşla Tanrının resmini elde ederek Tanrının varlığı konusundaki iddialara son vermeyi amaçlayan Buendia, Macondo’da halkıyla beraber mutlu yaşarken hükümet yetkililerinin kasabayla ilişki içerisine girmesiyle tüm kasaba halkı rüyadan uyanır. Savaş kapıdadır, önce önemsemeseler de Buendia’nın oğlu Aureliano, muhafazakârlar ve liberaller arasındaki savaşın kahramanı olunca, tüm kasaba savaşla birlikte yaşamaya başlar. Buendia tam bir çılgın, okuyucu Buendia’dan cesareti, girişkenliği, mücadele etmeyi ve asla ümidi kaybetmemeyi öğrenirken, diğer yandan kestane ağacıyla bütünleşerek ölümünü unutamayacaktır. Ölüm de onu onurlandırmayı kendisine vazife bilmiştir; gökten yağan minicik sarı çiçeklerle… Öyle çok çiçek yağar ki cenaze alayının geçebilmesi için çiçekleri küreyip atmak zorunda kalmışlardır.

Ursula Buendia: Yaşamı boyunca ailesinin dirliği için çaba sarf eden, Buendia ailesinin annesi, yerine göre babası, çekip çevireni, bu “anaerkil” ailenin her şeyi… Sadece çocuklar için bir anne değil ailenin geçimini sağlayanı, para kazananı… Kör olduktan sonra bile duyularıyla bu açığını kapatıp vazifesine devam eden, Macondo’nun kurulmasında ve kasabanın aynı bölgede devam edişinde önemli bir yeri olan Ursula, aynı zamanda kasabada haksızlıklara karşı duran yapısıyla bir vicdan abidesidir. Savaş sırasında mahkemede haksızlık yapan oğlu Albay Aureliano Buendia’ya, Tanrı’nın kendilerine ömür verdiği sürece ana olarak kalacağını, dolayısıyla savaşı devam ettirenlerin ne kadar büyük devrimci olurlarsa olsunlar saygısızlık yapmaya kalktıklarında donlarını sıyırıp kötek atmaya hakkı olduğunu haykıran bir annedir. Eşi Jose Arcadio Buendia’yı ummadığı bir zamanda kaybeden, erkeksiz bir evde uzun yıllar çürüyeceğini ama bu çürümeye karşın Macondo’ya kendisini ağlarken görme zevkini tattırmayacağını söyleyen bir anne Ursula. Evindeki çil çil altınlarla dolu heykelin sahibini ölene dek arayan, haksızlık karşısında ilerleyen yaşına rağmen mutlaka bir tepki veren, kasabayı her zaman sükûnete çağıran, pederle bir olup kasabanın dine olan inancını arttırmaya gayret eden Ursula, kasabayla doğan ve kasabayla ölerek Macondo’yla adeta özdeşleşen bir karakterdir. En ilginç yanı ise Ursula sanki Jose Arcadio’nun eşi değil de sanki ona da “annelik” yapan bir karakter izlenimi oluşturuyor zihinlerde. Okuyucunun bu karakterden dünyanın en temiz ve masum duygularını, vicdanı ve şefkati, adalet ve merhameti alacağından eminim.

Albay Aureliano Buendia: Romanın belki de hakkında en çok konuşulması gereken karakteri, Macondo’yu kuran Jose Arcadio Buendia’nın oğlu. Romandaki Albay Aureliano Buendia karakteriyle Marquez’in büyükbabasının emrinde savaştığı General Rafael Uribe Uribe arasında pek çok benzerlik var. Marquez’in 5 Aralık 1928’de Kolombiya’nın Cienaga’da bölgesinde Marquez’in ailecek yaşadıkları katliam sonrasını anlattığını görüyoruz. Marquez savaşı büyükannesinden defalarca dinlemiş olsa gerektir; çünkü 1899-1902 yılları arasında yaşanan savaşın sonunda Neerlandia Barış Antlaşmasının imzasına Marquez’in dedesi Albay Marquez de katılır ve hatta General Uribe’yi Aracataca’da evinde ağırlar. Albay Aureliano, tıpkı General Uribe gibi iç savaşlarla bir ömür yaşar, hapishanelere girer çıkar, ölümlerden kurtulur, ölmeyi denediği halde beceremez. Albay Aureliano, ne için savaştığının da tam farkında değildir ama savaşın en önemli figürüdür, devlet başkanları tarafından sürekli takip edilir. Kendisine madalya takmak isteyen muhafazakâr imparatora; “Sakın gelmeye kalkmasın onu öldürürüm.” diye haber yollatmışlığı vardır. Otuz iki silahlı ayaklanmanın hepsinde yenilmiştir ama; o bir kahramandır.

Romandaki Amaranta, Rebaca, Pietro Crespi, Remedios ve Pilar Ternera ve diğer karakterleri siz okuyuculara bırakıyorum.

Yüzyıllık Yalnızlık neden bir klasik kitap?

Yüzyıllık Yalnızlık, aslında bir ailenin değil, bir kıtanın tarih boyu yalnızlığını anlatıyor. Macondo, dünya kuruldu kurulalı yeryüzünün adım adım tarihi evrelerinden geçiyor: Coğrafi Keşifler döneminde İspanyolların Latin Amerika’ya yerleşimi, sonra sanayileşme döneminde kurulmuş muz cumhuriyetleri, ülke içindeki liberal-muhafazakâr çatışması, sosyalist hareketler, göç etmiş asil Avrupalılar ile yerel toplumun uyuşmazlığı… Macondo’da bir ailenin modernleşmeyle imtihanı, dinin bir kurum olarak toplum ve ailedeki etkileri üzerine bizleri düşündürüyor. Evet, tüm bu anlatılanların koca bir romana nasıl sığdığına hayret ediyor insan, bu anlamda kitabı klasik yapan o sorunun cevabını verelim. Öncelikle yazarın kendine özgün alegorik bir yazım tarzı var. Marquez, kimi zaman akıcı kimi zaman durağan anlatımıyla yaşanan bunca olayı -yüz kızartıcı olaylar dahi dönmesine rağmen- çok olağan bir durummuş gibi anlatıyor. İkincisi ise kitabın özelliği olan büyülü gerçekçilik… Sıradışı olayları gündelik hayatın parçasıymış gibi ele alan bu anlayışın zaten ustası kabul edilen Márquez, romanına bu kanaldan kahkahalar, abartılar ve en önemlisi fantastik bir yan ekliyor. Üçüncüsü ise romanın kurgusundaki yerellik… Roman, başta da belirttiğimiz gibi uzun bir süre nerede olduğu ve ne zaman yaşandığı bilinmeyen bir coğrafyada devam etse de, 1902’deki Neerlandia Antlaşması’yla Latin Amerika’nın tarihine tutunuyor. Bu durum, Latin Amerika’nın Batılılaşma sürecinden geçtiği evreleri ortaya çıkarırken, diğer Batılılaşma sürecinden geçen ülkelere de ışık tutuyor.

Yüzyıllık Yalnızlık
Gabriel Garcia Marquez
Can Yayınları

Bu yazı Arka Kapak dergisinin 3.sayısında yayınlanmıştır.

Devamını Oku...