Melih Cevdet Anday: Bir Bilinç Taşıyıcısı

Feridun Andaç

Melih Cevdet Anday’ı okuma yolculuğumda karşıma çıkan iki durak vardır hep: Denemeleri ve şiirleri. Ama onun yazınsal birikimine baktığımızda yalnızca denemeci/şair diye nitelemek eksik kalır. Oyunlarını, romanlarını, hatta çevirilerini de düşünecek olursak bir yazın ustası, edebiyat düşünürü demek daha yerinde sanki!

Garip’ten dolayı adı belleklerimize kazınsa da tek ve bağımsız şiirleri, deneme yazılarıyla okur/un/da ilgi odağı olan bir ad. Bunu görmemizi sağlayan elbette ön planda olan şairliği ve denemeciliğidir. Bunlardan birinde kalmak sanki Anday’ı anlatmakta zorluk verir bize. Oradan romanlarına, oyunlarına geçince Anday’ın nasıl bir bilinçte/ışıltıda anlatıcı olduğunu da kavrarız.

İlk okuduğum deneme kitapları (Konuşarak, 1964; Yeni Tanrılar, 1974) aynı günlere denk gelir. “Cumhuriyet” gazetesindeki Cuma yazılarının okurunu kendine bağladığı bilinir. Konuşarak’ı Elif Kitabevi’nde Aslan Kaynardağ’dan, diğerini de 29 Temmuz 1975, Salı günü Karaköy İskelesi’ndeki kitapçıdan almışım. Çize çize, not ala ala okumaya başlamışım. Ama öncesinde gazete yazıları, Sovyet Rusya, Azerbaycan, Özbekistan, Bulgaristan, Macaristan (1965) adlı gezi yazıları ve Göçebe Denizin Üstünde (1970) şiir kitabı özel zamanlarıma denk gelen okumalardır.

“İstanbul çağım”a açılan büyük kapılardan biridir benim için Melih Cevdet Anday. Buna yazınsal, düşünsel ve duygusal çağrı da diyebiliriz. İnsanı zaman körü olmaktan çıkaran; bilgiye ve yazınsal belleğin adalarına taşıyan, düşle düşüncenin, mitle mitolojinin, felsefeyle güzelduyusal bakışın, her gün kendini yenilemenin, bilinçle arınmanın yolunu/yordamını size gösterendir o.

Bir Başlama Noktası

Melih Cevdet Anday’ı bir başlama noktası kılabilirsiniz. “İyi okur” luk “iyi yazmak” için. Bu önemsenecek bir şeydir. Yazının bilgiyle örülebilecek bir “Babil Kulesi” olduğunu hatırlatır sık sık bize. Ama ondaki düş/düşsel yordam, güzel duyusal bakış, insanı, kültürel/tarihsel katmanları anlama yolculuğu erişilmezi değil, olup bitene bakışı içerir. Anday, iç gözünüzü açar her bir sözüyle, sizi eleştirel düşüncenin kapılarından geçirir.

Yirmi bir yaşında okuduğum kitabındaki “Kendi Kendimizi Eleştirme” denemesine dönüyorum şimdi. Okurken şu satırların altını çizmişim: “Ustan çok duygulara bağlı olduğumuz için, toplumun verimsiz duygularını beslemek değil, tam tersine, toplumu silkelemek, ona gerçek değerliliğin kendini ve dünyayı tanımakta olduğunu göstermek isteyen düşünürlerimize, yazarlarımıza karşı hoşgörü ile davranmıyoruz, dinlemiyoruz onları, rahatsız olmaktan korkuyoruz. Sıkışık anlarda ‘geriyiz’ diye bağıranlarımız bile, bu geriliğin nedenlerini göstermeye kalktınız mı, söyledikleriniz gerçekten doğru da olsa, sizi susturuyorlar. Çünkü toplumumuzda bilimsel düşünüş yerleşmemiştir daha, bu gidişle de yerleşmeyecektir de… Neden derseniz, bilimsel düşünüş duygusallıkla, övünme ile, övülme ile bir arada yürüyemez.”1

Anday’ın yıllar öncesinden gelen bu bakışı, kavrayışı, sezisi günümüzde geçerliliğini halen korumaktadır. Demem o ki; Melih Cevdet Anday çağcıl bir ses/düşünce insanı, yazın sanat düşünürüdür. Ondan taşan, taşınan birikimi okudukça varlığımıza, var oluşumuza, yaşadığımız coğrafyaya; yere, o yerin insanına/değerlerine ve dünyanın seyrine nasıl çıkmamız/bakmamız gerektiğini de hatırlıyoruz. Bir sanatçının, yazın insanının okur/u katında gören göz olması, onun algı kapılarını açması, eleştirel düşüncenin iklimine onu taşıması az şey olmamalı…

Düşten Düşünceye

Ortak kitap Garip dışında, Rahatı Kaçan Ağaç (1946) onun ilk şiir kitabıdır. Ve onun düşten düşünceye, yaşamdan yaşantıya, “ben”den “özben”e dönük şiir yolculuğunun başlama noktasıdır.

Telgrafhane (1952), Yanyana (1956) bu ilk dönemin izleklerini getirir. Onun şiirindeki asıl kırılma noktası Kolları Bağlı Odysseus (1962), Göçebe Denizin Üstünde (1970) ile başlar. Teknenin Ölümü ise adeta bir geçiş durağıdır.

• Ölümsüzlük Ardından Gılgamış (1982)

• Tanıdık Dünya (1984)

• Güneşte (1990)

• Yağmurun Altında (1995)

O büyük şiir yatağının evrildiği çizginin birikimini taşır. Anday şiirinde giderek belirginleşen mitik söylemsel yalınlık, doğa insan duruluğunda buluşur.

Şiirinin izleksel yolculuğunun nirengi noktasını anlatır bize. Anlam ve anlatımın ardındaki şairin sesi/yolu nereden geçer bunları gösterir. Anday şiirini çıkış noktası kılarak onun düş ve düşün dünyasına bakmak; insana/topluma, tarihe/kültüre, yeryüzünün serüvenine dönük yeni bakışlar edinmemize kapılar aralar. Bizi zenginleştirici kılmanın ötesinde, yeni yorum, yeni sözle, onun “bütün yüzyılları yaşadım” imgesine biz ne katabilirizin yolculuğuna çıkarız. Şunu rahatlıkla söyleyebiliriz ki; insan ömrünün “akan zaman”dan “duran zaman”a geçişinin tanıklığını getirir Anday. Bir tek örnek/dönem/toplumsalcı eylem değildir onun yazı/söz aurasını biçimleyen. İşte o “nehir şiir”inde; Yağmurun Altında da da sözünü ettiği “Bütün yüzyılları yaşadım/Vaktim yetmedi anlamaya” düşüncesinin tözüdür onu dört koldan yazmaya iten.

Evet, bütün yüzyılları anlamak için şiir yazdı Anday; deneme, roman, oyunlar yazdı. Evet, o, tüm bunlarla “yaşlanmadan yaşayan” biriydi. Bütün bu yazdıklarıyla da bugün öyledir benim gözümde. Yazıda yaşayan Anday… Yüzyılların sesidir bize. Evet, şaşırtan poetik bir yolcuydu o. Yazının içinde, hayatın ırmağında, sözün yamacında biriydi hep Anday. Sanırım bunun için Dilimiz Üstüne Konuşmalar’a (1975) bakmak yeterli. Dille ilişkisini özetleyen bir tümcedir şu düşünüşü: “Bir ozan olduğum, dil de ozanın gereci, daha da ileri, işliği olduğu için, uğraşımın gereği bir düşkünlüktür benimkisi”.

İşte Anday bize “anadil” e neden/niçin düşkün olmamız gerektiğini de sık sık hatırlatır. Ondaki tözsel bakışın, mitik düşüncenin tüm yolları o dilin içinden geçer. O, kendini bir “dil ozanı” kılarken; ozanın dilini nasıl kurması gerektiğini de gösterir bizlere. Anday, bir yanıyla da dilcidir. Dil içinden konuşmaz ama dili biçimleyen bir tutum takınır söz/yazı ve anlatılarında. Bu bilinç ışığının aşısını şunda görür Anday: “Gerçekten de Cumhuriyet dönemi ozanlarının neredeyse tümden dilci kesilivermeleri, bu eğilimin sadece ozanlık uğraşının bir gereği olarak açıklanmasını inandırıcılıktan yoksun kılar. Cumhuriyet dönemi, toplumumuzun ulusallaşma sürecini yaşadığı bir dönem olarak, yalnızca ozanları değil, aydınlarımızın büyük bir bölümünü dil konusuna içtenlikle bağlamıştır.”2

Dilde halklaşmayı geliştiren kuşkusuz eğitim/basın/yayın ortamıdır. Oradaki yaygın etkinlikler yazınsal alanı verili/verimli kılmıştır. Bunu simgeleyen bir kuşağın içinden çıkıp gelen biridir Anday. “Garip Şiir” dense de; aslında yeni bir kuşağın/sözün/söylemin işaret fişeğidir onların çıkışı. İşte o aşı tutmuştur. Ardılı kuşakların çığ gibi gelmesi, dilde yazıda, sözde edebiyatı toplumun atar damarına dönüştürmesi önemlidir. Karma dilden arınarak “ulus dili”ni yeniden kurma/var etme… Anday ve kuşağı o bilinç aydınlığında yol alırlar. Dili, kültürü ikilikten kurtarmak… Tektipçilik yerine, kendi benliğini bu alanda da var ederek yol almak…

“Türkçem benim ses bayrağım”, diyen Dağlarca da o ışıltıdan geçirir yolunu. Anday’ın şu belirlemesi aslında dilde varılan yeri, o bilinç aydınlığının taşıdığı anlamı gösterir bize: “Âşık Veysel’in dili ile Cahit Sıtkı Tarancı’nın dili arasında bir ayrım yoktur. Böylece toplumumuz dil birliğine kavuşmuştur. Uluslaşma sürecinin zorunlu bir aşamasıdır bu.” (agy.)

Buradan bakınca, Anday’ın bilinç aydınlığındaki yolunun taşları dil duyusu/dil duygusu ve dilsel söylemin gücüyle kurulmuştur diyebiliriz. Şiirin yaslandığı tözdür bu. Şiirsel özü var eden gerçeklikteki doğa/tarih/mitoloji ve insanın yeryüzündeki serüveni ister istemez o dille işlenip can bulmuştur.

Anday, bu anlamda, düzyazılarındaki dilsel örüntüsünü de o ışıltıdan yola çıkarak kurar. Sanırım, onun denemedeki yolculuğu da bu aydınlanma ışığının esinleriyle yazınsal dokusunda kendine yer açar. Şunları söyler: “… deneme türü insanı ve doğayı özgürce tanımayı, toplumsal önyargılardan, dogmalardan bağımsızlığı, kendini pekyürekle ele almayı, aklın ışığından başka yol gösterici tanımamayı, kendine insanlardan biri diye bakmayı, alçakgönüllülüğü, kişioğlunun hangi durumda olursa olsun bir hamurdan yapıldığı inancına dayanan bir insancıllığı ve kuşkusuz hakça konuşmayı gerektirir.”3

Batı Uygarlığı ve Anday

Bir yazarın yazdıklarına dönüp baktığımızda oradaki düş ve düşün dünyasının izleri/etkileri/yansımalarının bize onun beslendiği kaynakları da anlattığını gözleriz. Bu anlamda Anday; ulusallıktan evrenselliğe dönük bir anlatıcı. Onu Dağlarca ile karşılaştırdığımızda; Dağlarca’da yerellik daha ağır basar, ulusal benlik yansıları neredeyse şiir yatağının ana kaynağıdır, evrenselliğe oradan varır.

Anday ise, tamamen Batı uygarlığının kaynaklarının, nüvelerinin yer aldığı Anadolu’ya döner yüzünü, oradan yansıyan ışığın izindedir hep. Onun denemeciliğinde akılcı düşünce; Helenistik uygarlığın ve ötede Akdeniz kültür coğrafyasının taşıdığı değerleri anlamaya/anlatmaya dönüktür bakışı.

Bilgiden, bilimden, felsefe ve kültürden yana olan bakışı eleştirel düşüncenin kurulmasında bir birikim adası oluşturmuştur edebiyatımızda. Oraya giderek, oradan geçerek yeni adalar yaratmaya yönelirsiniz. Bu anlamda Anday; aşılayıcı biridir, taşıyıcı, yol yön açıcı olduğu kadar. Onun romanlarında öne çıkarıp gösterdiği tutum; gene toplumu anlamaya, anlatmaya, o kaynakların var ettiği zamanın ruhunu kavramaya dönüktür.

Aylaklar (1965) – Osmanlı kalıntısı bir hayat / Hasta, çürük, asalak, bezgin yaşantılar… Ama bir “uyanış”ın da habercisi. Olamayan/oldurulamayan burjuvazinin kendini nasıl var edebileceğine dair ipuçlarını yansıtır.

Gizli Emir (1970), İsa’nın Güncesi (1974) dönem romanları olarak toplum eleştirisini yansıtır. Raziye (1975) ise duygu romanıdır. Akılcıdır Anday burada gene de. Olay/kişi/serüven anlatmak derdinde değildir; bir duyguyu, bir düşünceyi taşır romana.

Oyunlara Yansıyan Düş/Düşünce

Melih Cevdet Anday’ı oyun yazmaya yöneltenin ne olduğunu düşünmüşümdür hep.

1972’de yayımlanan, “Dört Oyun”:

• Yarın Başka Konuda

• Dikkat Köpek Var

• Ölüler Konuşmak İster

• Müfettişler

Biraz da bunu düşündürtmüştü bana. Çünkü oyunlarını izlemeden okuyunca; gene karşıma bir düşünce ve yaşam sorgusundaki kimlik/anlatıcı çıkıyordu. Onu şiirde/denemede/romanda yetindirmeyen neydi ki oyuna da yönelmişti?

Kendisi şöyle diyordu: “Oyunlarımı da söz sevgisinin yönettiğini söyleyebilirim. Ama burada söz, konuşma haline dönüştüğü için, sevgi mantık biçimlenmelerinde kendini gösterir.”

O, bir tür, “mantık biçimleri”ni araştırmaya yönelir oyunlarında. Kindi de bunun altını çizer. Hayattaki “gerçek”in/ “zaman”ın birebir karşılığındansa; kurgusalı yeğler: “Ama kimi zaman, olup geçen bir olayın bir ucu, bir parçası kurgu yeteneğimi harekete geçirmeme yeter.” O, bir tür, karşılığı hayatta olan şeylerden hareket eder; ama gözleyip dinlediği/tanık olduğu gerçeği yazmaz. İçsel yaşantı gerçekliği oyunlarında ağır basar. Yazan evrenine bir bütün olarak baktığımızda Melih Cevdet Anday akıl çağının yazarıdır. Yolculuğu ise insana doğrudur.

Bu yazı Arka Kapak dergisinin 30.sayısında yayınlanmıştır.

Devamını Oku...