Modern Dünyanın Eşiğinde Bir Kahraman: Don Kişot

Alper Gürkan

Dünyanın büyüsünün bozulması…

Modernliği, Weber’den sonra bir büyü bozumu olarak açıklama düşüncesi benimsenmiştir. Marx’ın da “katı olan her şey buharlaşıyor” diyerek işaret ettiği büyü bozumu büyük ölçüde akılcılığın yoğunlaşmasıyla ilgili bir durum: İçinde yaşanılan dünya ve kâinat ile her şeyin rasyonel bir açıklamasının bulunduğuna dair inanç, varoluşa yeni bir anlayışla bakma imkânı sunmuştur. Bu yeni anlayış belki ilk başta kitlelerin zihinlerini kodlayan geleneksel kavrayış modelini hemen değiştirmedi. Ama yine modernliğin bir icadı olan entelektüel zümrenin felsefî ve bilimsel sorgulamaları, yaygın eğitim, okuma-yazma oranının artışı, kitapların seri üretimle çoğaltılması gibi yollarla toplumları da değiştirdi kısa zamanda. Artık Tanrı’nın nefesi olarak rüzgâr ya da kaderin köşe taşları gibi göğe dizilmiş yıldızlar sıradan birer doğa fenomenine dönüşürken olayların arkasındaki gizem de yerini mantıksal nedenlere bıraktı.

Foucault, modernliğin içine doğru şekil alan farklı ve yeni bilme biçiminin aşamalarından söz ederken Don Kişot’u, benzerlikler ve farklılıklar arasında kalmış birisi olarak tanımlar. Onun evinden çıkıp atıldığı maceralarda yaşadığı şaşkınlık zihnindeki eski kodlardan kaynaklanmaktadır. Şövalye romanlarının feodal dünya değerleriyle örülü gerçekliğinde yaşadığını sansa da artık bambaşka bir gerçeklik düzleminin eşiğindedir. Bu yeni gerçeklik düzleminde gördüklerini yorumlamakta zorluk çeken Don Kişot, ne sanrılar içinde boğulmuş bir hasta ne de düşlerinin peşinde koşan bir hayalperesttir aslında. O yalnızca, kesin hatlarını farklılıkların oluşturduğu yeni dünyada zaten bildiğini düşündüğü benzerlikler üzerinden yürümeye çalışan bir şaşkındır. Belki de sadece bu sebepten dolayı Don Kişot’u, Dostoyevski’nin Prens Mişkin’i ile Yeraltı Adamı arasında salınan bir sarkaç gibi düşünmek mümkündür: Şaşkınlığı belki Prens Mişkin’in saflığına uzaktır ya da dünyası Yeraltı Adamı’nınki kadar karanlık değildir ama her halükârda Don Kişot, iki arada bir derede kalmanın kahramanıdır.

Foucault’nun onu yerleştirdiği epistemolojik karmaşanın içinden bakıldığında bir kahramandan söz etmek de pek mümkün değildir esasen. Şövalyelerin, yiğit savaşçıların, serüvencilerin hikâyelerinin anlatıldığı çağ geride kalmaktadır. Artık ne Akhilleus’un mitolojik evrendeki yarı tanrısal yenilmezliği ne de menkıbeleri dolduran kerametlerle süregiden tarihsel anlatı önemli görülmektedir. Modern tecrübe ile erdemliliğin tecessüm ettiği kaderini karakteri aracılığıyla yaşayan ideal insan, edebiyat için bir model olmaktan çıkmış ve bireyin trajedisi başlamıştır. Sermaye akışının biçimlendirdiği merkezîleşme temayülüne bağlı olarak kırsal alanın yavaş yavaş çözülmesiyle kentlere doluşmaya başlayan insanlar anlatılır olmuştur. Bu durum edebiyat okurunun farklılaşmasının bir yansımasını da içerir. Artık, aristokrat çevrelerin etik öğretimi işlevinden uzaklaşan edebiyat, kentlere doluşan, okuma-yazma öğrenen sıradan insanların eğlencesine dönüşmeye başlamıştır. Kırsal dünyada kendini mesleğiyle ve doğayla bütünleşik olarak gerçekleştirirken kentlerde tüm sıfatları sökülüp alınarak yalnızca proletaryaya indirgenmiş bir kitlenin akışı içinde anlamlıdır insan. Böyle olduğu için edebiyat onların hikâyelerini aktarma görevini üstlenir: Flaubert’in, Balzac’ın, Dickens’ın, bu sallantıdaki insana sundukları, eski ile yeni arasındaki çapraz geçişlerle örülü bir gerçeklik düzlemidir. Mesela kırdan şehre taşınan Madam Bovary’nin aşk hevesi üzerinden, zengin ve mutlu bir aileden sefalet ve yalnızlığa düşen Goriot Baba’nın aile olgusu üzerinden, ezilenlerin dünyasından sıyrılan David Copperfield’in bireylik üzerinden yüzleştikleri gerçeklik ile gördükleri hep aynı kafa karışıklığıyla ilgilidir.

Bu noktada belki bir yer açıp Don Kişot’un manevî kardeşi olarak görülmesinde hiçbir beis bulunmayan Oblomov da zikredilebilir. Bu yakınlığı, Foucault’nun Don Kişot için kullandığı ifadeden çıkarmak mümkün: “O, Aynı’nın kahramanıdır.” Don Kişot’un kendi taşrasında tanıdık olanın sıradanlığından bir türlü uzaklaşamaması gibi Oblomov da vazgeçemediği eski gerçeklik düzleminde yaşamak için direnmektedir. Bu şayet ortak bir yazgının dile getirilişiyse denilebilir ki Oblomov da tıpkı Don Kişot gibi modern edebiyatta “öylece kalakalmışlar”ın bir temsilcisi olarak arz-ı endam eder. Çöpe atılmak istenen koca bir anlatıyı veya tarihi sanki çuvala yüklemiş ve sırtlanmışlardır ama onunla ne yapacaklarına dair en ufak bir fikirleri yok gibidir…

Shayegan, modernliğin açtığı yaranın öznelerine atfen kaleme aldığı Yaralı Bilinç’te, değişimlerin ortaya çıkardığı zemin ile bilinç arasındaki uyumsuzluğu uçurum metaforuyla verir. Ona göre Foucault’nun epistemolojik alanda gözlemlediği, bilinçte açık bir yara gibi duran söz konusu uçurumu Jung da psikolojik açıdan gözlemlemiştir: Birbirleriyle çatışan ve tarihi süreksiz hâle getiren kavrayış modelleri ya da ruhsal açıdan bir ödünleme eksikliği olarak uyumsuzluktur bu. Yaklaşık XVII. yüzyıldan itibaren teşbih ile açık olan anlamın geriye çekilerek yerini temsil etme fikrine bırakmasıyla beraber dünya bulanıklaşmaya başlar. Bulanıklaşma, bilinmeyen şeyleri kavramada kullanılan benzetmelerin geçersizleşmesi demektir ki temsil, yerini aldığı teşbihteki bütünlük ilkesini parçalayarak şeyleri tek tek anlamlı kılmaktadır. Shayegan, Foucault’dan hareketle bu bulanık dünyada Cervantes’in kafa karışıklığından mamul kahramanı Don Kişot’un modern eserlerin ilki olduğunu belirtir. Artık dilin işlevi dünyanın sırrına ilişkin bir yorumsama olmaktan uzaklaşmış ve eski dünyanın açıklayıcı kodlarını içeren teşbih bir sayıklamaya dönüşmüştür: Bilinç artık şeyleri birbirine yaklaştırarak, benzeterek kavrayamayacak fakat ayırt etmeyle bilebilecektir. Böylece ayırt etmeye odaklı dil ve bilinç, edebiyat aracılığıyla kimlikler inşa edecektir. Ki modern edebiyatın baskın ya da belirgin olan karakteri ve öznel yönü de zaten sözü edilen kimlik inşaatçılığı işleviyle ilgilidir.

Artık mitolojik kahramanların ya da şövalyelerin bulutlardan inen ilahileri işiten ve yönlerini onlarla bulan ideal insanın değil de kentlerde kulakları sanayi çarklarının gürültüsüyle dolu bireylerin hikâyesi edebiyattır. Milan Kundera’nın, Don Kişot’un evinden çıkmasıyla Tanrı’nın iyiyle kötüyü belirlediği dünyadan çekilmesi arasında kurduğu ilişki üzerinden dile getirilirse roman sanatının edebiyatın büyü bozumuna karşılık gelmesinden söz etmek makûldür bu yüzden. Artık tek olan ilahî gerçek, kimlikler hâlinde dünyaya yayılmış olan yüzlerce görece değer tarafından parçalanmış, yeni kurulan bilinçlerdeki yansımaları aracılığıyla varoluşta asılı kalmıştır. Bu süreçte Jung’un dediği gibi, “Gökyüzü bizim için bir zamanlar var olan şeylerin güzel bir anısı, boş ve evrensel bir alan hâline gelmiştir.”

Don Kişot, bir kafa karışıklığı yaşamışsa bunun sebebi, gökyüzündeki haritayı okuyarak yeryüzünde yönünü bulabilen insanın artık ikisi arasında sıkışıp kalmışlığı ve bir tercihe zorlandığını hissetmesidir. Böylece onun yazgısı da bugünün insanınınki gibi âlemlerin aslının hayal olduğu bir hikâyeden çıkıp katı bir dünyada buharlaşan anlamı yakalamaya çalışmak olmuştur. 

Arka Kapak dergisi 21. sayı

Devamını Oku...