Muhsin Ertuğrul’un Başına Düşen Taş: Faruk Kenç

Tuba Deniz

Geçiş dönemi yönetmenlerinden Faruk Kenç’in, Yeşilçam’ın klasik dilinin şekillenmesinde önemli payı vardır. Türkiye’de ilk artist yarışmalarını düzenleyerek sinemamıza yıldız sistemini getirir. İlk polisiyeleri o çeker, ilk köy filmlerini ve tabii ki melodramları…

Türk sinemasının dönüm noktalarındaki önemli isimlerden biridir Faruk Kenç, Nijat Özön’ün meşhur tasnifi “geçiş dönemi” yönetmenlerinin başında gelir. Yeşilçam’ın klasik dilinin şekillenmesinde önemli payı vardır; Yeşilçam’ı tanımlayacak konular, klişeleri ilk kullanandır. Türkiye’de ilk artist yarışmalarını düzenleyerek sinemamıza yıldız sistemini getirir. İlk polisiyeleri o çeker, ilk köy filmlerini ve tabii ki melodramları…

Harbiye Nazırı Enver Paşa’nın yeğeni, Selanik Merkez Kumandanı Ömer Nazım Bey’in oğlu Faruk Kenç 1910’da Bingazi’de dünyaya gelir. Doğumundan on gün sonra hastalanır ve İstanbul’a getirilir. İlköğrenimini Galatasaray Lisesi’nde, ortaöğrenimini Gazi Osman Paşa’da, liseyi ise İstanbul Erkek Lisesi’nde okur. Kenç’in sanata olan alakası ortaokul yıllarına dayanır. Üvey ablasının kocası Halil Kamil’in kurduğu Ha-Ka Film’de 25 lira maaşla çalışmaya başlar. Görevi fotoğraf parlatıp afiş yapıştırmaktır. Sinema yapmayı kafasına koymuş Kenç için büyük bir hayal kırıklığıdır bu tecrübesi. Film setlerinin tozunu da yine o yıllarda yutar. Ha-Ka Film’e bir kültür filmi çekmek üzere Rusya’dan gelen rejisöre çırak tayin edilir fakat burada da aradığını bulamaz: “Onlar bize bir şeyler öğretmek şöyle dursun, hamallık ettirdiler.”1

Film yapma tutkusuyla tutuşan fakat Halil Kamil engelini bir türlü aşamayan, handiyse filmlere elini sürmesine dahi izin verilmeyen Faruk Kenç, çareyi yurt dışına çıkmakta bulur. 1934’te liseyi bitirir bitirmez Almanya’ya hareket eder. Münih’e gittiğinde Bavyera Devlet Film ve Fotoğraf Okulu’na başvurur ve kabul edilir. Ailesini karşısına alarak yaptığı bu zorlu yolculuk, ileride adının yazılacağı sinema tarihi kitaplarında, “Batı’dan gelen yönetmenler” arasında anılmasına sebep olacaktır. Bavyera Devlet Film ve Fotoğraf Okulu gibi teknik bir mektepten mezun olan ilk Türk vatandaşıdır ama okul bittikten sonra iş bulamaz, Fransa’ya gider fakat orada da durum farklı değildir. 1938’de çaresizlik ve vatan hasretiyle İstanbul’a döner. İlk olarak Atatürk’ün cenaze törenini çeker, sonrasında ilk uzun metraj filmi için hazırlıklara başlar.

Faruk Kenç Türkiye’ye döndüğünde sinema dünyasında Muhsin Ertuğrul’un hakimiyeti sürmektedir. Şehir Tiyatrosu oyuncularının oynadığı, tiyatral bir dilin hakim olduğu bu filmleri aşarak Faruk Kenç ve diğer geçiş dönemi yönetmenlerinin film yapmaları ise hiç de kolay olmamıştır. Kenç’in ilk filmi Reşat Nuri Güntekin’in Şehir Tiyatrosu’nda sahnelenen eski bir oyununun uyarlaması, 1939 tarihli Taş Parçası’dır. Halil Kamil filmi başlangıçta Raşit Rıza’ya çektirmek ister fakat aralarında anlaşmazlık çıkar. Bunun üzerine Faruk Kenç filmin yönetmenliğini üstlenir. Aldığı sonuçtan memnun kalan Kamil, Kenç’e başka filmler de yaptıracaktır. Taş Parçası’nın oyuncularının yarısı yine Şehir Tiyatrosu’ndandır ve film tiyatrocular döneminden bariz izler taşır. Fakat Muhsin Ertuğrul’un filmleriyle mukayese edilecek olursa sinema duygusu çok daha yoğundur. Alim Şerif Onaran’a göre bu fark tiyatro dışında oyuncu kullanılmasından ve yeni bir mizansen anlayışının devreye sokulmasından kaynaklanır. Türk sinemasında ilk kez üç boyutlu dekorlar da bu filmde kullanılır. Film, eleştirmenler tarafından övgüyle karşılanır. Hatta filmi “Muhsin’in Başına Düşen Taş” diye tanımlayanlar da çıkacaktır.

Tiyatro-sinema anlatım ayrılığı asıl ikinci filmi Yılmaz Ali’de (1940) iyice açığa çıkar. Aynı yıl yönettiği Kıvırcık Paşa filminden sonra Kenç, Ha-Ka Film’den ayrılıp Necip Erses’in Ses Film Şirketi’ne geçer. Yönetmenliğini Baha Gelenbevi’nin yaptığı ilk köy filmini de burada, 1943’te çeker: Dertli Pınar. Filmin tanıtımında, “hakiki köy düğünü, köy şarkıları ve kaşık oyunları” içerdiği vurgulanan Dertli Pınar’ı sinemamız için ayrıcalıklı kılan ilk dublajlı film olmasıdır.

Sesli film stüdyosu o dönemde bir tek İpek Film’de vardır ve sesli çekim yapabilecek oyuncular da Şehir Tiyatrosu’nda mevcuttur. Bütün bu imkânlar Muhsin Ertuğrul’un sineması etrafında seferberdir ve İpek Film, Faruk Kenç’in bütün taleplerine olumsuz cevap verir. “Biz silahımızı düşmanımıza vermeyiz,” söylentisi kulaktan kulağa dolaşmaktadır. Yaptığı masraflarla filmin bütçesini aşan Faruk Kenç başka bir yol denemeye mecbur kalır ve filmi sessiz çeker, seslendirme daha sonra yapılır. Faruk Kenç’in işini kolaylaştıran bu yöntem daha sonra Baha Gelenbevi, Şadan Kamil, Turgut Demirağ gibi pek çok yönetmen tarafından tercih edilir ve uzun yıllar sinemamızda uygulanır. Kuşkusuz bu seçim Yeşilçam’ın dilinin şekillenmesinde belirleyicidir. Yönetmenlerin film çekmesini kolaylaştıran bu tercih, kimilerine göre sinemamıza en büyük zararı vermiştir. Zira sessiz film çekmenin kolaylığı seri üretimi artırır, bu ise çekilen filmlerin niteliğini olumsuz etkiler.

Arka Kapak dergisi 16. sayı

Devamını Oku...