Musluklar Tıkalı

Enis Batur

Nitelikli yayınların ezici çoğunluğunun dolaşıma çıkma sıkıntısı yaşadığına, dolayısıyla sınırlı sayıda okura ulaşması sonucunun doğduğuna ilişkin sık sık yakınma ağırlıklı yazılar yazdım. Gelgelelim, engeller ne olursa olsun, istekli okur hemen her kitaba erişmenin yolunu bulabilir, yabana atılamaz bu olanaklar: Kitapçıda bulamadığını ikinci el kitapçıda, internet satış sitelerinde yakalar; çoktan tükenmiş kitapları bile.

Basılmış, dolayısıyla çoğaltılmış ürünün hiç değilse bu türden bir avantajı söz konusu. 20’sinde bir okur, niyetlenirse, 70 yıl önce yayımlanmış bir kitaba zorlansa da ulaşmanın yolunu bulur. Aynı genç sanat tutkunuysa işi bir hayli güçtür:

Bugün, Cihat Burak’ın kitaplarına rahatlıkla erişilebilir de, konu resimleriyle karşılaşmaya geldiğinde koşullar çetinleşir: Pek azını bir iki müzenin koleksiyonundan, o da ilgilendiğiniz anda sergileniyorlarsa, çıplak gözle görebilirsiniz. Görsel sanatlar yazı sanatlarıyla bir tutulamaz: Çoğaltılmış versiyonları çünkü “asıl”larıyla bir tutulamaz. Kaldı ki, röprodüksiyon sektörü gelişmiş sayılmaz ülkemizde; sanatçı kitaplarının sayısı düşüktür, çoğu kez nitelikleri de.

Cihat Burak öylesine seçtiğim örnek. “Klâsik” ustalarımızdan Nazmi Ziya’nın ya da Avni Lifij’in, sonraki kuşaklardan Karaburçak’ın ya da Altan Gürman’ın, hepsini geçtim yaşayan bir sanatçımızın yapıtıyla tanışmak handiyse olanaksızdır. Yapıt derken birkaç ünlü parçadan değil temsili bir bütünlükten, tanışma derken üstünkörü fikir sahibi olmaktan değil derinlemesine bir ilişki kurmaktan söz ettiğimi eklemeliyim. Sorun öylesine iriyarı boyutlar almış durumda ki, bırakın genç meraklıları, yılların uzmanının bile önünü tıkıyor, doğru dürüst sanatçı monografileri bile üretilemiyor.

Ressamlardan örnek verdim, heykel bağlamında vaziyet beterin beteri. Seramik bağlamında da… Dileyen, buradan bestecilerimizin varlığına yokluğuna uzanabilir: Bülent Arel, Ertuğrul Oğuz Fırat, Mimaroğlu ya da Usmanbaş: Ne kadarını nereden dinleyecek 20 yaşındaki meraklı?

Bundandır: Duvarlarımızda köçek havası, kulaklarımızda Mehter Marşı, gözlerimiz infaz mangasının karşısındaymışçasına siyah kumaş parçasıyla örtülmüş yaşıyoruz.

Emme Basma Tulumba

Arkamda kalan yarım yüzyıl içinde defalarca döndüğüm kitaplar, dinlediğim besteler, baktığım resimler ve heykeller, izlediğim filimler oldu –asal besin kaynaklarım. Aynı süre için sayısını kestiremem, kimse kestiremez, bir dolu kitabı okuyup geçtim (bir daha dönmemesiye), kat be kat fazlasını “karıştırdım”; yarı yarıya kulak verdiğim müzikler, önünden geçtiğim sanat yapıtları, göz ucuyla (akıl başka yerde) izlediğim pek çok film –tümü ayrıca bir şeyler (ama ne(ler)) katmıştır bana, şüphem yok.

Bu ilişkilerin zaman/emek eğrileri biribirine benzemez oysa. Somut birer örnekten yola çıkayım: Böyle Buyurdu Zerdüşt’ü en iyi niyetle 100 saatte okursunuz; Mozart’ın Requiem’i yaklaşık 64 dakikadır; Delacroix’nın sık karşısına dikildiğim, röprodüksiyonuna sık başvurduğum Melekle Döğüş’üne bir seferde olsun olsun 15 dakika bakmışımdır; Il Guepardo gibi uzunca bir filmi yaklaşık 190 dakikada izler insan.

Yaratı ürünlerinin insan ömründen zaman emme koşulları farklıdır, sözün özü. Kundera yazıyordu, Matisse’in sanatçılığı hakkında “fikir sahibi” olmak için Nice’deki müzesinde iki saat dolaşmak yeterlidir, aynı sürede Conrad’ın yapıtı hakkında “fikir sahibi” olamazsınız. Bütün Webern’i 3 saatta dikkatle dinleyebilirsiniz, bütün Bresson’ları 30 saatta dikkatle izleyebilirsiniz, bütün Mallarmé’yi (ki oylumlu bir yapıt değildir) dikkatle okumak için en iyi niyetle 30 hafta ayırmanız gerekir. Soluklu yapıtların emeceği vakit elbette onlarla bir tutulamaz: Bütün Bach, Picasso, bütün “İnsanlık Komedyası”, bütün Fassbinder geniş zamanlar ister –ayrıca, plastik sanatların özel açmazı vardır: Kimse bütün Picasso’yu çıplak gözle görme olanağına sahip olamamıştır: Özel koleksiyonlarda, binlerce kilometrenin birbirinden ayırdığı çok sayıda müzede, 25 bin dolara sahip olunabilen kataloğunda kaybolmaktan başka çare yoktur!

Gelgelelim, bu tuhaf zaman denklemlerine karşın, ömrünü Webern’e ayıran insanlar olmuştur. Balzac’ın “İnsanlık Komedyası”nı oluşturan 88 anlatıyı iki yıl içinde okuduğunu belirtir Tahsin Yücel –bu süreye yaptığı çalışmanın gerektirdiği süre dâhil değildir. Buradan, iki yıl boyunca, her hafta bir Balzac –yaklaşık olarak– bitirdiği anlaşılıyor Yücel’in: Böylesine güçlü, soluklu bir yapıt için çok mu? Unutmamak gerekir: Balzac okumak, “Komedya”nın kadrosu düşünülecek olursa, iki bini aşkın insanla derinlemesine tanışmak demektir, pek çok başka tanışıklığı hiç saymıyorum.

Her sıkı yapıt onu katetme (okuma, dinleme, bakma, izleme) süremizden taşar öte yandan. Kitap ya da filim bitmiş, musiki susmuş, tablo ya da heykel çıktığımız salonda kalmıştır, oysa onunla onlarla alıp başımızı gitmeyi sürdürürüz. Kısalı uzunlu, geri dönüşlü, az ya da çok kalıcı hipnoz halleri yaşarız. Ne yazık ki, insanoğlu şimdilik beynindeki sayacın kayıtlarını tartamıyor, inceleyemiyor, nereden ne kadar nektar topladığını, zihnini ve ruhunu neyle ne ölçüde beslemiş olduğunu kestiremiyor. Okuduklarımızı okumasaydık, gördüklerimizi görmeyip duyduklarımızı duymasaydık nice olurduk?

Seziyorsak bile, ölçmekten aciziz.

“Bir yazarın tek bir okuru varsa ona yazar denmez. Bir yazarın iki okuru varsa ona yazar denmez. Ama, bir yazarın üç okuru varsa (ki binlerce okurdan sözedercesine vurgu yapıyordu bu sayıya), o zaman, işte, onun bir yazar olduğunu söyleyebiliriz”.

Bir gemi yolculuğu sonrası Mısır’dan Atina’ya gelen Henri Michaux, Akropolis ziyareti sonrası karşılaştığı Seferis’e söylemiş bunları: 11 Nisan 1947. Kitaplarını imzalıyormuş o sırada, herhalde en az üç okur çıkmış olmalıydı karşısına!

Michaux’nun âmiyane deyişle dalga geçtiğini düşünüyorum, bu türden bir “ölçü” getirirken. Daha önce yazmıştım: Bir ara kitaplarının baskı sayısını 200 nüshayla sınırlamak istemişti.

Kaç okuru varsa yazar sayılabilir sorusu bir de çoksatar yazarlarına sorulmalı! Sanırım tümü, söz gelimi benim kadar okuru olsa yazmayı bırakırdı.

Birkaç bin okurum var, birkaç okurum olsaydı bir şey değişmezdi benim açımdan: Sayıları değil, nasıl insanlar, okurlar oldukları önemlidir.

Pessoa durmadan yazıyor, yayımlamıyordu: Okursuz, hem de nasıl yazardı. 

Arka Kapak dergisi 25. sayı

Devamını Oku...