O Mahur Beste Çalar Müjgan’la Ben Ağlaşırız

Cüneyt Gönen

Jenerasyonun gömlek değiştirme zamanı geldiğinde koşullar teşne, sebepler amade, sonuçlar kaçınılmaz olur. Yıl Miladi 1968, aylardan Mayıs’tı. Paris’teki Sorbonne Üniversitesi’nde başlayan öğrenci protestolarının ülkeyi aşıp birçok coğrafyayı kasıp kavuracağı kimsenin malumu değildi henüz. Kartlar dağıtılmış, taşlar dizilmiş; yıkımlar estetize, kayıplar ajite, ölümler politize edilmeye başlanmıştı. Jean-Paul Sartre, otomobil fabrikasının önünde karton kutunun üzerinde oturarak okuduğu gazeteyi ağızında acı bir tat bırakan küfürle fırlattı yere. Çürümüş otokrasiden, kokuşmuş hiyerarşiden, zehirlenmiş geleneklerden, politik diktatörlükten bahseden her haber ile birlikte öfke damarlarına doluyordu. Protestolarda Sartre’ın yanında duran Michel Foucault ise “biyoiktidar” terimini demlendiriyordu zihninde; bu kavga, sadece radikallerin ve sosyalistlerin çarpışması değildi; bedenler üzerine kurulan iktidarın öğüttüğü özgürlük, baskının bozduğu eşitlik, konvansiyonel parlamenter sistemin tesis edemediği adalet yıkıntılarından yeni bir dünya kurma umuduydu. Fransa’da kıvılcımı çakılan 68 olayları, II. Dünya Savaşı sonrası post travmatik yıkıntıları DNA’larına kodlanmış olan bir neslin geleceğe yönelik beklentilerinin yükseldiği bir harekete dönüşecekti.

Mayıs’ın altısıydı; takvim yaprakları 1972 yılını gösteriyordu. 68 olayları dünyanın birçok ülkesinden farklı olarak Türkiye’de sosyolojik ayrışmanın ve kamplaşmanın tetiklediği derin fay hatları oluşturmuştu. Uyku mahmuru gözlerle açtığı radyodan duyduğu idam haberi “Kaptan”ın heyecanını frenlemiş, hızını kesmiş, sırasız kederinin üzerinden acı yel gibi esmişti. Karşıyaka’dan rutin menzile varmak için bindiği vapurdan hüzünlü gözlerle denizi süzdü; hiç olmadığı kadar hırçın, çalkantılı ve gökyüzüne yakın gözüktü bu siyah öfke gözüne. Zihnindeki uğultudan kaçarcasına sessiz bir köşe aradı ve bulduğu ilk tenha yerde içinde yuvalanan kelimeleri yüksek sesle çıkardı dışarı: “Bir yangın ormanından püskürmüş genç fidanlardı/Güneşten ışık yontarlardı sert adamlardı/Hoyrattı gülüşleri aydınlığı çalkalardı/Gittiler akşam olmadan ortalık karardı.”

Rivayet odur ki Attilâ İlhan, “Mahur Beste” şiirini, darbe sonucu dağıtılan iktidarın boşluğunu dolduran erkin yargıladığı Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan’ın “Anayasası’nın tamamını; bir kısmını tağyir, tebdil veya ilgaya cebren teşebbüs suçundan” idam hükmüne ve infazlarına atfederek yazmıştır. Politik değerlendirmelerden yalıtarak poetik yapısını mercek altında tutacak olursak, sıcak savaş döneminde filizlenen, şiirde vezin ve kafiyeyi neşterleyen Garip Akımı’nı; soğuk savaş yıllarında ortaya çıkan imgeci, sürrealist ve konuşma dilindeki İkinci Yeni’yi “Dikta Şiiri” olarak yorumlayan İlhan, “biçimi tayin eden öze” sadık kalan şiirlerin sadece kalıcı olacağına inanmaktadır. Bu “öz” ise şairin içinde bulunduğu zamanın, teneffüs ettiği havanın ve parçası olduğu toplumun “öz”üne sıkı sıkıya bağlıdır.

Geleneksel Türk şiirinin sesinin musikiden geldiğini düşünen Attilâ İlhan; segâh, yegâh veya dügâh makamında söylenen ninnilerden; saba, rast, uşşak, hicaz veya rast makamları ile okunan ezana kadar, hayatımızın her alanında makamının varlığına işaret etmekte ve bilinçaltına perçinlenen bu seslere aykırı bir sesle karşılaşınca insiyaki olarak kulakların reddedeceğine inanmaktadır. Şiirde musiki ve ritmi arayan ve şiirlerini bu düsturla şekillendiren şair, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın “Mahur Beste” motifinden etkilenmiş midir bilinmez ama şiire ismini veren “Mahur” sert bir hüznün, neşeli bir ıstırabın, lirik bir yalnızlığın klasik musiki şablonları ile notalarda hayat bulmasıdır. Makamın seyri inci, durağı rast perdesidir.

Güftedeki makama fonetik olarak çok yakışan “Müjgân” ise etimolojik olarak incelenecek olursa “kirpik” anlamında olan bu ismin izlerine divan şiirlerinde rastlamak mümkün; özellikle sevgilinin kirpikleri oka benzetilir ve sineye saplanmasının nişanesi olarak tasvir edilirdi.

Alaturka makamı ismi ile müsemma bu şiiri sadece bir siyasi sebebe tahvil etmek okuyanda ve dinleyende oluşturduğu hissiyatı gasp etmek olur. Bu yüzden tüm değerlendirmelerden bağımsız harekât kaynağı okuyucuya özel duygu ve düşünceleri canlandırmak olan bu şiiri okumak ve bestelerini dinlemek için şimdi her zaman iyi bir zaman. Özellikle kendine has icrası ile şiiri notalara döken Ahmet Kaya’nın sesinden ve mahur makamında bestelenen eserin hakkını fazlasıyla veren Nur Yoldaş’ın o muhteşem yorumu dinlenmelidir. 

Arka Kapak dergisi 30. sayı

Devamını Oku...