Ocak Manzaraları

Muhittin şimşek

Ocak tam kıştır. Kış, farklıdır Anadolu’da. Aralık kadar olmasa da dingindir. Ocağın gelmesini istemez doğudaki kardeşim. Ocak; yolların kapanmasıdır onlar için, hastanın hastaneye ulaşamadan yolda kaybedilmesi, doğumun kızakta, ölümün kucakta yaşanmasıdır. Karın ve kışın en şiddetlisi yaşanır ocakta ve doğuda…

Klasikleşmiş televizyon haberlerimiz vardır ocak ayında: “Kızakla dört saat süren yolculuktan sonra hasta, ilçeye ulaştırıldı”, “Yüzlerce köy yolu kapandı”; “Kurtlar açlıktan köylere indi”, “Mahsur kalan yolcular kurtarıldı”, “Evsizler belediyenin himayesine alındı”, “Yoğun kardan çatı çöktü.”

Uzayıp gider bu minvaldeki haberler…

Kars, serhad şehrimiz… Kışın en şedidi yaşanır bu şehirde. Dün de böyleydi, bugün de…

Bir ocak akşamında âşıklar kahvesine götürmüşlerdi beni, seneler evvel. Büyük sobanın etrafında yüz çizgileri parmak kalınlığında kasketli insanlar toplanmıştı.

Kimi mavi ve kırmızı, kimisi de boyasız tahta sandalyelerde oturan, eli başında donuk bakışlı saf insanlardı. Atışmanın başlamasını bekliyorlardı. Murat Çobanoğlu, Şeref Taşlıova ve birkaç genç âşık.

Çobanoğlu ve Taşlıova iyi giyimli her ikisi de kravatlı idi. Diğer iki âşık nispeten kilolu olduklarından mıdır nedir, kravatları oduncu gömleklerinin üzerinde iğreti duruyordu ve gömleğin düğmesi iliklenmemişti. Pantolonlar ütüsüz soba borusu gibi duruyordu.

Büyük sazları ile kahveye girdiler, “Selamünaleyküm,” diyerek. Oturdular kendilerine ayrılan tahta sandalyelere. Mütevazi, esprili, gülümseyen, babayiğit, mert insanlardı.

Çobanoğlu sazını çıkardı kılıfından, akordunu yaptı. Çaldı, çaldı… Sözsüz. Sazı konuşturuyordu adeta. Dışarıda kar olanca hızıyla yağıyordu. Kahvenin camları buğulanmış, yarısına kadar karla kaplanmıştı. Kahveci, Çobanoğlu sazını coşturdukça sobayı odunluyor, çayın biri gidip diğeri geliyordu. Şeref Taşlıova ve diğer iki genç âşık onu izliyordu. Neden sonra saçı ve bıyıkları kırlaşmış, yüzü şerha şerha katlanmış, boynunu içine çekmiş, gocuğu parlayan orta yaşlı bir adam Azeri şivesini andıran gür bir sesle “Âşık, âşık! Neyine güveneyim yalan dünya!” dedi. Belli ki aşığın bu türküsünü istiyordu. Çobanoğlu gecikmeden türküyü söylemeye başladı.

O kadar etkilenmiştim ki dün gibi hatırımda. Tok sesiyle kendi türküsünü söylüyordu âşık.

Neyine güvenem yalan dünyanın,

Kerem’i yandırıp kül etmedi mi?

On bir ay bülbülü ettirdi feryat,

Gül için bülbülü lal etmedi mi?

Bülbül âşık idi gonca güllere,

Arzusun söylerdi esen yellere,

Mecnun Leyla için düştü çöllere,

Ferhat’a dağları yol etmedi mi?

Çobanoğlu yaram döndü çıbana,

Kurduğum bağlarım oldu virane,

Kardeşi Yusuf’u attı zindana,

Kaderi Mısır’da kul etmedi mi?

Çobanoğlu bir türkü daha söyledikten sonra Şeref Taşlıova’ya dönerek; “Buyur âşık,” dedi. Henüz devlet sanatçısı unvanını almamıştı o zaman. Vurdu sazına, mızrap coştu, tel coştu;

Ah ederim gece gündüz feryadım dilimdedir

Aşıklığı tanıtırım sanatım âlemdedir

Bu gönlümün dert ortağı bir sazım elimdedir

Her zaman kuruludur meclis divanım benim

Adıma Şeref demişler künyedeki bu yazı

Dergâhına çevirmişim gönül içimde güzü

Kazamıza Çıldır derler, köyümüze Gülyüzü

Her tarafı dolaşırım, Kars’tır vatanım benim

Sonra, atışmaya başladılar. Saygı ile kucaklaştılar. Muhteşem bir geceydi. Beni getirdiklerine değmişti. Vakit, gece yarısına yaklaşıyordu. Dışarıda kar tipiye çevirmişti. Bugün her ikisi de rahmet-i Rahman’a kavuşmuş olan, iki gönül insanını rahmetle anıyorum. Ocak ayı üzerine yazınca nedense bu hatıra canlandı zihnimde.

Kimbilir, belki Cevat Fehmi Başkut meşhur Buzlar Çözülmeden eserini bir ocak ayında yazmıştır! Hani şu, 1960 İhtilali sonrasında yeni şekillenen ülke yapısı içinde yolsuzluk, sömürü ve yoksulluğun egemen olduğu ve kış nedeniyle yollarının kapanmasından dolayı dünyadan kopan bir kasabaya yeni bir kaymakam atanmıştır. Gelen kaymakam, farklılığını ortaya koyduğunda mevcut düzeni değiştirmeye çalıştığı görülür. Kasabadaki ağalara, karaborsacılara, fahişelere “dur” diyen yeni kaymakam, değişik biridir. Dürüst ve tarafsız yaklaşımıyla sorunların çözülebileceği mesajını veren kaymakam, aslında akıl hastanesinden kaçmış bir “deli”dir.

Severim bu eseri. Çoğu kez tiyatroda sahnelendi. Hatta Kemal Sunal’ın başrolünü oynadığı Deli Deli Küpeli adında sinema filmi bile yapıldı.

“Ocak” kelimesinin etimolojisini tarihçilere yahut dilbilimcilere bırakalım. Fakat kısa bir sözlük taramasından öğrendiğim kadarıyla Eski Türkçede ocak, “tutuşturmak” anlamında kullanılmış. Ateş yakılan yer, ev, yuva sözcükleri ile bağlantılı. Hatta ocak yandığı zaman dışarıda, avda olunmaz. Evde olunurmuş. Çünkü “soğuk ay” anlamına da gelirmiş.

Acımasızdır ocağın karı. Bereket olan kar, felakete dönüşür bazen ocakta. Soğuğu, bürûdetiyle yakar, en kalınından elbiseler giyilir. Kaşkol, bere, eldiven, palto, manto, mont, gocuk, artık ne varsa…

Ocağın değişik yaşandığı yerler de vardır; büyükşehirlerimiz. Mesela İstanbul, Ankara gibi, yılbaşı hazırlığının had safhaya çıktığı, esnafın dört gözle beklediği, alışveriş çılgınlığının yaşandığı aralık ayı bitmiş.

Mahalle elektrikçisinde yanıp sönen “Hoş Geldin” ve “Güle Güle” spotlarının ledleri zayıflamıştır. Kuruyemişçilerin heyecanı bitmiş, pamuktan karlar kirlenmiştir. Yapma çamlar hâlâ yerindedir. Alışveriş merkezlerindeki Noel Baba tiplemeleri yoktur artık, çocukları eğlendirmek için kardaki geyik arabaları da…

Yeni yılın ilk günlerindeki iyilik dilekleri, yerini yine güncel çekişmelere bırakır. Yine klişe haberler yayınlanır televizyon ve gazetelerde; “Yeni yılın ilk kazası” vs… Hatta tarih atarken eski yılın tarihi atılır yanlışlıkla ve sonra eklenir, “Hâlâ alışamadık şu yeni yıla.”

Hepsinin olmasa da çoğunun tuzu kurudur bu şehirlerde. Doğrusu bunların yolu kapanmaz, trafikte sıkışırlar sadece. Çatıları çökmez, odun ya da kömür dertleri de pek yoktur. Şehirde ocak, tatil getirir çocuklara. Yüksekova’da, Pasinler’de, Erciş’te dizine kadar kara batarak okuluna giden çocukların haber değeri yoktur ama yerleri beyazlatan kar tatil sebebidir buralarda.

Sevdalar uykudadır. Erken kararan havadan mıdır nedir, duygular âtıldır ocakta. Aşk şiirleri, sevda türküleri ocakta yazılmamıştır. Ninniler mırıldanır bebeklere, tekerlemeler söylenir daha çok. Tabiat sessizdir, akşam vakti gibidir ocak. Dükkânlar kapanmış, herkes evine çekilmiştir.

Ocaklar tütüyorsa, çayın kaynıyor, mısırın patlıyorsa, yavruların çevrende koşuşuyorsa, sağlıklıysan ve sağlıklıysa çevren, huzurluysan ve huzurluysa memleket, başını yastığa koydun mu uyuyorsan hemen; gir oyna çık oyna… Ne işin var düğünde, düğün senin evinde!

Varsın birileri Alpler’e çıkma programı yapsın, varsın Uludağ, Kartepe, Kartalkaya dolsun taşsın, varsın televizyonlar boy boy bunlardan bahsetsin saatlerce… Ne gam! Yok eğer, uyku için çay içmiyorsan, şekerim var diye mısır yiyemiyorsan, kombiyi açınca ısınacak yavruların kopmuşsa senden, çek, senet, faiz, dolar, ödemeler, alacaklar dolaşıyorsa zihninde, huzur yoksa sende ve çevrende, yani ocağın tütmüyorsa ocak ayında; gir ağla, çık ağla… Ne işin var ölü evinde, ölü senin evinde! 

Arka Kapak dergisi 16. sayı

Devamını Oku...