“Orası Neresi? Burası Bir Adam”

Ahmet Tozal

Öğrenciler her nedense cin kelimesini telaffuz etmekten çekinirler ve “üç harfli” diye ifade ederler. Onlara üç harfli bir kavramımızın daha olduğunu, onun da “ins” olduğunu hatırlatırım hep. Görünmeyen varlıklar olan cinleri isimleriyle değil de güya üç harfli diye zikredersek bizlere zararları olmazmış. Hurafeleri yaşatmaya nasıl da bayılırız, bu yüzden olsa gerek yıllardır öğrencilerime sadece cinlerden değil, insten de çekinmeleri gerektiğini tavsiye ederim. Her anlatışımda da Cahit Zarifoğlu’nun İns hikâyesine değinirim.


İns
Cahit Zarifoğlu
Beyan Yayınları

Cahit Zarifoğlu’nun İns kitabı altı hikâyeden oluşuyor: İns, Sizi Görmeliyim, Savunma, Kentin Ortasında Bir An, Suçlular ve Zal Tepesine Doğru. Cahit Zarifoğlu 1974’te askerdeyken Nuri Pakdil bir sürpriz yaparak, Edebiyat Dergisi Yayınları’ndan hikâyeleri bir araya getirir ve yayımlar, kitaba da ilk hikâyenin ismini verir: İns. Zarifoğlu sonradan Nuri Pakdil’e kendisine danışmadan yapılan bu sürprize biraz içerlese de, Pakdil’e “İns’i bir roman olarak tasarlamıştım, askerden sonra devam edecektim,” diyerek İns’i hikâyelerinden ayrı tutsa da, olan olmuştur artık ve İns hikâye olarak yayımlanmıştır, bu yüzden olsa gerek bir daha dokunamaz İns’e Zarifoğlu.

“İns” ve ardından gelen hikâyeleri okuduğumuzda Zarifoğlu’nun ne kadar güzel ve etkileyici bir dile sahip olduğunu görüyoruz. Soyadı gibi zarif, üstad Sezai Karakoç’a ait ifadeyle “yağdan kıl çekercesine” bir dil kullanıyor Zarifoğlu; zamana ve mekâna bağlı kalmadan; tıpkı Latin Amerika edebiyatında harika örnekleri olan büyülü gerçekçilik akımındaki metinler gibi akıcı üslubuyla insanı sarıp sarmalayan ve hikâyenin içine çeken bir tarafı var Zarifoğlu’nun. Bu yönüyle kendisine Abdürrahim adını vererek “ismimin baş harfleri acz tutuyor” diyen bir zuhurat insanı Zarifoğlu. Şiirleri, her dize üzerinde titizlikle çalışıldığı, her dizedeki mesajın olabildiğince kapalı bir anlatıma indirgendiği gözlemlenen ürünlerdir, tıpkı hikâyelerinde kullandığı şiirsel ifadeler gibi. Toplumsal konulardaki duyarlığı, İslam coğrafyasının savaşlar içerisinde, yoksulluk ve zulüm içindeki toprakları için her zaman acı duyan, azap çeken bir mümindir Zarifoğlu. Yazdığı Afganistan şiirlerinin çokluğu nedeniyle adı bir dönem Afganistan şairine de çıkmıştır.

İns, karanlık dolu bir gecede sessizce doğan ve hemen büyüyen, ardından başka dağları, ovaları, ırmakları kaplayan geceyi ve gündüzü yerinde görmek üzere tek başına atını, keçisini ve kadınını hazırlatan bir adam. Artık dünyada hiçbir amaçları kalmamış ak saçlı anayla babaları da İns’e eşlik edeceklerdi ama yanlarına ölümlerini de alarak… Çünkü öldükten sonra yerine bıraktıkları oğullarının davranışlarını toprak altından da olsa gözlemlemek istiyorlar. İns; ilk yaratılan insan gibi; kâinatla adeta bütünleşmiş bir durumda. Yola çıkarken yaşlı keçisini de yanında götürüyor. İnce toprak yollardan ovalara iniyor, dağlara çıkıyor bazen deniz gören sivri kayaların tepelerine yükseliyor, bazen de durup dururken kayboluyor. Yoluna devam ederken yaşlı keçiyi kesmekten başka çaresi kalmayan İns; keçinin başını, bakışlarını, güneye gelecek şekilde çeviriyor ve onun üzerine ağır bedeni ile eğiliyor. Tam o sırada rüzgâr keçinin tüylerini hafif dalgalandırınca İns; büyük pençesi ile keçiyi çenesinin altından kavrıyor. Geriye doğru gerdiğinde, keçinin boynunun altındaki tüyleri gergin boğazının üzerinde açılıyor ve rüzgârın da yardımıyla İns, kamasıyla tüyleri ayırıp kendisine bir şerit hazırlıyor. Keçi gözlerini kapatmış, her şeyi biliyor yine de bekliyor. İns boynu hakimane kestiğinde keçinin bedenden ayrılan başını, çenesinde kavramış olarak ve dizi hâlâ debelenen bedenin üzerine kuvvetle bastığı ve bir yandan bedendeki bocalayan ölüme de hükmettiği halde havaya kaldırıyor, gözlerini ona dikiyor.

Zarifoğlu’nun bu sade anlatımı, hikâyenin devamında ihtiyar anne ve babanın ölüm anını ifade ederken de devam ediyor; “güneşin iki ihtiyarın göğe doğru iyice açılmış duran camlaşmış gözlerinin içine hiçbir engele rastlamadan rahatlıkla yüklendiğini” okuyoruz. Ölen kişinin göz değişikliği ancak bu kadar sade anlatılabilirdi. Hikâyede başları kesilip yerde sadece kökleri kalan ağaçlar için Zarifoğlu “rüzgârda ses çıkaracak yerleri kalmamıştı” ve ormanın gece sessizliğe bürünüşünün çok karanlık oluşunu “dalların karanlıkla birleşmesi” deyimiyle belirtiyor. Şairlerin yazdığı hikâyeler böyledir, her cümleye bir şırınga misali şiirini damıtırlar. Zarifoğlu da şair kimliği öne çıkması hasebiyle şiirini İns’e damıtmış adeta; kelimelerle örülü bir dünyada kazandıklarıyla kaybettikleriyle insanı anlatmış.

İns, adamları ile kadınını, oğullarını ve hayvanlarını alacak çadır kurdururken bireyden topluma ilerler Zarifoğlu. O çadırın üstüne küçüğü içine alan büyük bir çadır, onu da içine alan daha büyük bir çadır kurdurarak küçük bir toplum meydana getirir. Her çadırdan geçişte çulunu indiren İns’e karanlık eşlik eder, karanlıkla adeta bütünleşir. Hikâyenin devamında İns’in kadını, bir kayanın dibinde oğlunu doğurur. Balçığa düşen oğlanı kaldırır ve kayadan gelen suyla arıtır. Eteğinden kopardığı çula sararak çocuğu kovuğa, İns’e getirir. İns uyuyordur. Uyanır, çocuğu ışıyarak alır ve ilk yaptığı şey, çocuğu okumak olur. Kadının iç ateşi düşünce de tekrar yola çıkarlar. Güneş geçinceye kadar yürürler. Uykudan önce İns bir hayvan yakalar, ateşe atar. Dumanla birlikte pişen hayvanın kokusu yaprakların arasından gökyüzüne çıkar. İns, ateşin dibindeki topraktan iki sıcak taş çıkarır. Arasına hayvanın yüreğini koyarak, çullarla sıkıştırır. Çocuğa bu yürekten verilir. Çocuk kuvvet gelmiş olan elleriyle eti tutar, ısırır, dişleriyle eti iki yandan çeker; elleri eti uzaklaştırırken dişleri parçayı koparmıştır. Bu sahneyi, İns’in düşünceye yakalanışı takip eder. İns çadırda düşünceye yakalandığından oturup duramaz, ne yapacağını bilemez, elinde kalan bir kurt yavrusunu pençelerinden evirip çevirerek sıkar. Düşünce, ilk belirgin olarak İns’i böyle yakalar.

İns düşünüyordur. Ne gibi düşünüyordu? Kelime yoktu, kelimesiz. Gözleriyle görünce düşünmesi oydu. Anlamaya çalışınca ya bakıyor ya da gözlerini kapayıp önceden baktığını gözlerinin önüne getiriyordu. Daha sonra içinde şimşek gibi bir şey patladı, kelime gelmişti ama onun ne olduğunu anlayamadı. İçinde ikinci bir patlama oldu, kelime açıkça gelmişti. Galiba onu içinde söylemişti de bilinçsiz, ama onu hemen kararttı ve üçüncü bir patlamaya tahammülü yoktu. Kendini nereye koyacağını bilemiyordu. Üçüncü patlama oldu. Zangır zangır titreyerek bedenini küçülttü, dimdik ve tam bilinçle “kelime”yi yüreği ile söyledi, dudağı ile sesli olarak tekrar etti. Ve hemen arkasından aynı kelimenin öteki yüz adını bildi ve onları bir bir aynı şekilde tekrarladı. Artık güneşler boyunca uyumadı. Çadırı durmadan tüttü. Karanlıkta nöbetçiler onun çadırından sızan aydınlığın karardığını görmediler.

İns’in yüzünün sarılığı gitmişti ama eti çoğalmamıştı. Yalnız bir yanı yıldırım çarpmış ve yarısı yanmış siyah kavuklu iri bir ağaca dönmüştü. Çadırdan ilk çıkınca onu böyle gördüler ve hemen dağlara kaçtılar. İns oğullarına mırıldandı ve onları toplattı. Gelenler İns’in yüzüne yaklaştılar ve korkuları dağıldı. Yüzüne anlaşılmaz ve dünya gözüyle bakılamayacak derece bir aydınlık gelmişti. Yer yer insanı yakacak kadar parlıyordu. O aydınlığı görenler ateşte pişen eti, bağıran çocuğu, inleyen hastayı, taşınmayı bekleyen ölüyü, at güden kadını ve çulların içinde karnı şiş duran yeni kadını unutuyordu. İns mırıldandı ve dağıldılar. Bir süre rastgele durdular, yürüdüler, sustular. İns çadırında merhametle gülümseyerek kendi kendine ilk cümleyi söyledi: “Ey yeryüzü değişeceksin; ey insanlar, değişeceksiniz.” 

Arka Kapak dergisi 19. sayı

Devamını Oku...