Roman, Bilinci Nasıl Temsil Eder?

Misli Baydoğan

“Edebiyat bilinçle ilgili bilimsel bilgiyi tamamlayıcı bir bilgi türü meydana getirir. “Siz, sevinç ve üzüntüleriniz, anı ve tutkularınız, kişisel kimliğiniz ve özgür iradenizle aslında engin ve muazzam bir sinir hücresi kümesinin ve bunlarla ilişkili moleküllerin ortak davranışından başka bir şey değilsiniz.”

Francis Crick


Romalı şair Horatius, tamamladığı eserine şöyle seslenirmiş; “Haydi git, sen artık benim değilsin!” Son noktası konulduktan sonra artık sahibine ait olmadığını varsaydığımız bir edebiyat metni, acaba onu meydana getiren öznenin bazı bilinç özelliklerini tutarlı bir bütün olarak taşıyor mudur?

İnsanı edebiyat eseri üretmeye yönelten nedir? Bilişsel psikoloji bağlamında tanımlanan “Zihin Teorisi”ne göre, insan yavrusu yaklaşık dört buçuk yaş civarında diğer insanların başka düşüncelere sahip olduğunu ve dünyayı kendi dünya yorumlarından farklı biçimde yorumlayabileceğini fark etmeye başlıyor. Otistik bireylerde olmayan bu özellik, otizmlilerin diğer insanlarla iletişime geçmeye neden ilgi duymadığını da açıklar nitelikte. Buna göre küçük yaşlardan itibaren başkalarını ve başkalarından oluşan dış dünyayı anlama yetisini edinmemizle birlikte daha fazla anlamak ve anladıklarımızla hayatta kendi yönümüzü tayin etmek konusunda bir güdülenme yaşıyoruz. Dünyayı anladıkça kendimizi daha iyi biliyoruz ve nöral ağlarımızın çalışma ilkeleri uyarınca bu bilmeye ihtiyacımız var. Hayatın başka hiçbir tezahüründe insanın iç dünyasına ilişkin bu kadar yakın bilgiye ulaşılamadığı düşünülürse, sanatın tüm dallarıyla birlikte özellikle ana malzemesi dil olduğu için edebiyat, bu bilişsel çabada sahip olduğumuz başlıca ve en kıymetli kaynak.

İngiliz yazar ve edebiyat eleştirmeni David Lodge (1935) roman ile yazarın bilinci arasındaki ilişkiye dair sistemli bir bilgi edinilip edinilemeyeceği sorunsalından hareketle kendisinin ve edebiyat tarihinde iz bırakan ünlü yazarların yazı pratiklerini sorguluyor. Gertrude Stein’ın “Edebiyat ne yapar ve bunu nasıl yapar?” sorusundan yola çıktığını ifade eden Lodge, devamında “İngiliz Edebiyatı ne yapar ve bunu nasıl yapar? Yaptığı şeyi yapmak için hangi yolları kullanır?” gibi, asıl soruyu genişleten bir çerçeve dahilinde roman örneklerinde bilincin izdüşümlerini arıyor.


Bilinç ve Roman
David Lodge
Çevirmen: Aytaç Ören
Hece Yayınları

Edebiyat ile psikolojinin aynı başlıkta bir arada yer alması, birbirinden farklı bakış açılarını temsil eden önermeleri gündeme getiriyor. Örneğin N. Chomsky “Romanlardan bilimsel psikolojiden ziyade insan hayatı ve kişiliği ile ilgili her zaman daha çok şey öğreniriz,” derken bunlardan sadece birisini ifade etmiş oluyordu ki edebi metinler yoluyla insan davranışlarının altında yatan psikolojik süreçleri anlamaya çalışma gayreti, neredeyse yazılı edebiyatın tarihi kadar eskidir. Yakın dönemlerde tartışılan edebiyat ve psikoloji birlikteliği ise üretilen metin üzerinden, yazarının genel olarak psikolojik özelliklerinin, özelde ise bilinç, bellek, zihin teorisi gibi nöropsikolojik kapsamdaki hasletlerinin yordanıp yordanamayacağı minvalinde seyrediyor.

“Çömlekçinin parmak izleri çanağa nasıl yapışıp kalırsa, anlatıcı da hikâyesinde öyle iz bırakır,” diyen Walter Benjamin, tartışma bugünkü biçimini almadan çok önce tarafını açıkça belli etmiş görünüyor. Sadece yaratıcı edebi metinler değil, T. S. Eliot’ın “nefes almak kadar kaçınılmaz” bulduğu eleştirinin de benzer bir değerlendirmeye tabi tutulabileceği görüşünde olanların arasında David Lodge da var. Edebiyatın insan bilincinin en zengin ve en kapsayıcı kaydı olduğunu ve bilhassa lirik şiirin, insanın zaman ve mekân içinde bütün hareket tecrübesini tanımlayan en başarılı çabası olduğu görüşünde olan Lodge, kendisini tamamen edebiyat çalışmalarına verebilmek için 1987’de akademik hayatını emeklilikle sonlandırmış bir yazar. İzini sürdüğü, yazarın bilincinin eserini biçimlendirme sırasında nasıl işlev gördüğü konusu, öyle görünüyor ki karşılıklılığın söz konusu olduğu bir hareket alanı: Yazarın psikolojik ve nöropsikolojik yatkınlıkları, ürettiği eserin niteliklerini etkilerken, edebiyat eseri de okurun nöropsikolojik ve psikolojik yapılanmasını dönüştürüyor görünmekte. –Bu noktada yazarın da kendi üretiminden etkilendiğini ve defalarca okuma sonucunda geri beslenerek tekrar biçimlendiğini ileri sürmek mümkün görünüyor.- Böylelikle eğer metin üzerinden yazara dair anlamlı çıkarımlarda bulunmak mümkün olabilirse, o halde böyle bir bilginin yaratım sürecine olan etkilerini tanımlamak da söz konusu olabilir, fikrinden hareketle yaratıcı yazarlık ve eleştiri zemininde “edebiyat psikolojisi” gibi yeni bir bilgi dalı oluşumu bir potansiyel olarak karşımıza çıkıyor.

Edebiyat ve bilimi yan yana getirme gayretinde olan Lodge, edebi yaratımın biricikliğini ön planda tutma konusunda özenli. Ona göre Jane Austen’in Emma’sı başka birisi tarafından yazılamazdı ve yine başka birisi tarafından da hiçbir zaman yazılamayacaktır. Oysa örneğin termodinamiğin ikinci yasasını gösteren bir deney, aynı donanımdaki bir bilim insanı tarafından tekrarlanabilir. Kitap, J. Joyce, C. Dickens, V. Woolf, H. James, E.M. Forster, E. Waugh, O. Wilde ve daha pek çok ismin romanları ile romandan sinemaya uyarlanan bazı örnekler üzerinden bu biricikliğin izlerini sürerek ilerliyor ve Lodge, hem bir romancı hem de bir edebiyat eleştirmeni olarak özellikle şu sorulara yanıt arıyor: Yazıda tekrarlanan temalar nelerdir; roman bilinci nasıl temsil eder; sinema gibi diğer anlatı araçlarının bilinci sunma tarzıyla söz konusu temsil nasıl çelişir; yaratıcı bir yazarın bilinci ve bilinçsizliği eseri nasıl oluşturur; eleştiri bu sürecin doğasına ve kendisini sorgulayan yaratıcı yazara nasıl bakar? Lodge, aynı soruları bir roman poetikası oluşturmak için daha önceki çalışmalarında da tek tek ele almış ve anlaşılan o ki bulduğu cevaplar doğrultusunda yazı ve eleştiri yolculuğunda kendisine bir yön tayin etmiş. Yanıt arayışı henüz tamamlanmamış olacak ki sorular yeni soruları peşi sıra getirmiş. Hiçbir şeyin kesin olmadığı, aşkın inancın bilimsel materyalizmle baltalandığı ve hatta bilimsel nesnelliğin bile görecelik ve belirsizlikle nitelendirildiği bir dünyada bilinci aktarmanın tek özgün yolu, kendi hikâyesini anlatan bir insanın sesidir, ifadesinden de anlıyoruz ki, “bilinç sizin en mahrem yerinizdir” diyen Susan Greenfield’i onaylayan çizgisinde Lodge, yazarın sadece ürettiği metni değerlendirmekle yetinen eleştirmenlerden birisi olarak anılmayacak.

Lodge ve onun gibi düşünenlerin karşı kampında ise “Yazarları asla şahsen tanımayı istemeyiniz. Bir yazarın değeri varsa, o değer eserlerinde yatar. Onu şahsen tanımanın hiçbir katkısı yoktur,” demiş olan I. Calvino ve “Gerçek yazar, gerçek okurlarla karşılaştığı zaman bu durum, her iki tarafta da rahatsız edici olabilir,” uyarısı getiren W. Booth çizgisini sürdürenlerin olduğunu varsayabiliriz. Buna göre yazarın gizemli kalması, okurun imgelemine müdahalede bulunmamak adına görünmezlik kılıfına bürünmesi daha tercih edilir bir durum olarak kabul ediliyor.

Eğer edebiyat psikolojisi gibi bir bilgi dalından söz edilebilecekse içeriğinde, metin içindeki yazara özgü, bir nevi parmak izi gibi düşünebileceğimiz bilinç yatkınlıkları; eserin okur üzerinde bıraktığı, ölçülebilen psikolojik, nöropsikolojik etkiler; belli tarihi dönemlerde benzer tematik eğilimler gösteren eserlerin ve yazarların psikolojik, sosyal psikolojik tahlilleri; roman izleğinde yer alan roman kişilerinin psikodinamik değerlendirmeleri ve olay örgüsünün psikolojik analizi gibi konular yer alabilecektir. Tüm bunların yanı sıra bir edebi eseri “iyi” yapan unsurların arasında yazarının da “iyi” olup olmaması gerektiği, sosyal yönden onay görmeyecek yazar profillerinin sevilen eserler üretip üretemeyecekleri gibi tartışmalarla anti edebiyat psikolojisinin karşımıza çıkması da çok gecikmeyeceğe benziyor.

Arka Kapak dergisi 33. sayı

Devamını Oku...