Rousseau Dillerin Kökeni Üzerine Neden Eğildi?

Nihal Yormaz

J.J.Rousseau, 1712 yazında sıcak bir Cenevre gününde doğdu. Annesi Suzanne onu yalnızca 9 gün kucaklayabildi ve Rousseau’nun hayatı annesinin ölümüyle talihsiz bir şekilde başlamış oldu. Bir saatçinin oğlu olan Rousseau, “ilk talihsizliğim” olarak adlandırdığı bu olay ve hayatının çeşitli dönemlerinde yaşadığı başka birçok talihsiz olaydan beslenerek yaşadı. 66 sene süren hayat serüveninden geriye yüzyıllar sonra bile okunan, tartışılan ve irdelenen eserler bıraktı. 1778’de bir seyahat sırasında yaşadığı bir kaza sonucu yaralandı ve uzun süre müdahale edilemediği için yaşadığı kan kaybı yüzünden öldü. Kemikleri, Fransız İhtilali’nden sonra mezarından çıkarılarak Paris’e taşındı. Doğumu gibi ölümü de son derece talihsiz oldu.

Rousseau, hemen her eserinde, bireyin özgür gelişimini sınırlayıp onu körelten dogmatik inanç sistemlerini sorgulatmayı amaçladı. Bunu yaparken bazen felsefeden, bazen edebiyattan, bazen politikadan, siyasetten ya da sosyolojiden yararlandı. Alkışlanmadığı gibi kimi zaman ülkesinden, toplumdan ve hayattan dışlanmış olsa da daima üzerinde durmak istediği, altını çizdiği noktaları çekinmeden yazdı, bu yüzden de her zaman iddialı söylemleri oldu. Kimi zaman “Toplum Sözleşmesi” eserinde olduğu gibi “Ben ne hükümdarım ne kanun koyan; zaten böyle olduğu içindir ki, siyaset hakkında yazı yazıyorum. Hükümdar veya kanun koyan olsaydım, yapılması gerekeni söyleyerek zamanımı kaybetmez ya yapar ya susardım.” şeklinde sözler sarf ederek tüm okları üzerine çekmeyi başarırken, kimi zamansa “Ben yalnızca yürürken düşünebilirim. Durduğumda düşüncelerim de durur; benim kafam bacaklarımla hareket eder.” sözüyle içindeki naif insanı ortaya sererdi.


Melodi ve Müziksel Taklit ile İlişki İçinde Dillerin Kökeni Üstüne Deneme
Jean-Jacques Rousseau
Çevirmen: Ömer Albayrak
İş Bankası Kültür Yayınları

Rousseau, farklı eserleri arasında bağ kurmayı, aynı fikri farklı yollarla anlatmayı severdi. Rousseau’nun “Dillerin Kökeni” adlı denemesi ile diğer bir kitabı olan “İnsanlar Arasındaki Eşitsizliğin Kökeni ve Temeller Üstüne Söylem” adlı eseri arasında açıkça görülen fikir birliği de buna çok iyi bir örnektir. Fakat ben sizi bu iki eserden biri üzerine, hazır adı geçmişken özellikle de günümüzde yaşanan dil yozlaşması konusunda düşünsel dağarcığımıza dillerin ortaya çıkışı ile ilgili değişik anlamlar yükleyebilecek olan “Dillerin Kökeni” adlı eseri irdelemeye davet ediyorum. Peki, neden mi “Dillerin Kökeni”? Çünkü sözlü, yazılı, görsel, ezgisel, müzikal ve en nihayetinde dijital iletişim ile insan kültürünün ve dilinin geldiği nokta oldukça şaşırtıcı. El-kol hareketleriyle başlayan insanoğlunun ilk iletişim deneyimlerinden sonra çığlıklara dönüşen anlaşma şekilleri, bir süre sonra dile dönüşmüş ve belki de efsanelerde anlatıldığı gibi Babil kulesi inşa edilirken yaşananlar yüzünden farklı birçok dil ortaya çıkmıştır. Efsaneye göre; Babil Kulesi inşa edildiği sırada Tanrı, kendisine ulaşmaya çalışan insanların kendini beğenmişliğine kızmış ve o zamana kadar aynı dili konuşmakta olan insanların dillerini karıştırarak birbirlerini anlamalarını engellemiştir.

Rousseau ise dillerin kökenini irdelemeye ilk ses olarak kabul ettiği “doğanın çığlığı”nı tanımlayarak başlıyor. Bu çığlığın önce jestlerin diline, sonra sözcüklerin ortaya çıkışıyla Dünya’nın adlandırılmasına doğru yol alan bir sürece dönüşümünü müzik ve melodi ile ilişkilendirerek anlatan Rousseau, diller hakkındaki gizemi kendine has tarzıyla çözmeye çalışıyor. Eser aslında bir varsayımlar kitabı. Tıpkı doğa bilimcilerin yaptığı gibi Rousseau da eserinde “ilk”e ulaşmak için çeşitli varsayımlardan hareketle kendi fikirlerini ortaya koyma yoluna gitmiş. Zira tarih öncesi çağlarla ilgili verilerin azlığı, insanı bazı rastlantılara sığınmaya ve ulaşamadığı noktalar üzerine varsayımsal açıklamalar yapmaya itiyor. Rousseau’ya göre de dilin bulunuşu tamamen bir rastlantıdan ibaret. Bunu “İlk toplumsal kurum olan söz, biçimini sadece doğal nedenlere borçludur.” sözüyle de açıkça beyan ediyor. Bu durumda demin de altını çizdiğimiz “doğanın çığlığı” ile başlayan sürecin bir dizi rastlantı sonucu dile dönüşmüş olduğunu varsaymamız mümkün. Rousseau, eserinde ilkel insanın dilleri kullanış şekli hakkındaki görüşlerini bakın nasıl anlatıyor: “İlkel insanın dili bugünkü gibi ayrışmadığından, bir nesneden söz ederken her sözcüğe bütün bir önermenin anlamını verir. Yani bir meyveden söz ederken, diyelim bir elmadan, elmayı göstermek için kurduğu ifade elma ile kurduğu ilişkiyi de içerir. Elma derken elmayı yiyeceğim ya da elma da güzel demektedir aynı zamanda.

Rousseau’ya göre insanın iki önemli özelliği vardır ki, onu diğer tüm canlılardan da ayıran bu özellikleridir. Bunlardan biri “özgür olma” diğeri ise “yetkinleşebilme”. İşte dil de insanın, doğanın kendine koyduğu sınırı aşması için bu iki yetiyi kullanarak ürettiği bir araçtır. Rousseau’ya göre insanlar, iklim koşulları yüzünden mecbur kalmasaydı doğa durumundan toplum durumuna geçmeyecek ve iletişim için dili kullanmak zorunda kalmayacaktı. Bu noktada da akla şu soru geliyor: “Toplum mu dili üretti, dil mi toplumu?” Rousseau bu soruya şöyle yanıt veriyor: “Eğer yaşam koşulları insanları zorlamasaydı belki de insanlık hep doğa durumunda yaşayacaktı. Ama her ne kadar onu toplumsallaşmaya zorlayan koşullar onun doğasına dışsal olsalar da insan yetkinleşebilme yetisiyle bunların üstesinden gelmenin yollarını bulmuş, ona karşı geliştirdiği çözümleri içselleştirmiştir…

Rousseau, önce toplumu oluşturuyor, sonra dili bir gereklilik olarak sunup bunu insanın en önemli yetilerinden olan yetkinleşebilme ile gerçekleştirdiğini savunuyor. Ancak bu varsayımını “güçlü duygulanım” kuramıyla desteklemeyi de unutmuyor. Güçlü duygulanım denince akla acı, korku, haz, öfke gibi duygular geliyor. Rousseau ise güçlü duygulanımı şöyle anlatıyor: “İlk kez yabancılarla karşılaşan ilkel insan, onlar karşısında duyduğu korkudan dolayı doğru yargıda bulunma yetisini kaybeder ve onlara dev adını verir. Daha sonra aklı başına geldiğinde ise korkusu geçtiğinden onlarla ilgili doğru bir yargıda bulunabilir.

Rousseau’nun varsayımına göre insanlık üç aşamadan geçer. Birincisi jestlerin dilinin kullanıldığı vahşilik dönemi, ikincisi şarkılı bir dilin kullanıldığı barbarlık dönemi, üçüncü ve son dönem ise alfabenin ortaya çıktığı uygarlık dönemidir. Ve en nihayetinde insan, gerek yetkinleşebilme gerekse güçlü duygulanım yoluyla toplumsallaşıp hemen bunun akabinde de dil ve kültürü oluşturur. Bir deneme kitabı olan Rousseau’nun “Dillerin Kökeni” adlı eseri yüzyıllar içinde değerlenen, okudukça içselleştirilen bir kitap. Düşünce tarihinin her döneminde tartışılmış dillerin kökeni meselesine Rousseau’nun yaklaşımını merak edenler ve günümüz dil ve kültürünün tarihsel gelişimini incelemek isteyen yeni nesiller için gelecekte daha da değerlenecek bir eser olması da
yadsınamaz bir gerçek. 

Arka Kapak dergisi 6. sayı

Devamını Oku...