Sabahattin Ali 110 Yaşında Oysa ‘Yazılar’ı Çok Yeni

Hasan Öztürk

Tahsin Yücel, Sabahattin Ali’yle ilgili bir anısını aktarır ki bu, devletin belleğindeki yazar için kayıtlara geçecek türdedir. “Kırklı yılların sonlarına doğru, Galatasaray Lisesi’nde, yanılmıyorsam, orta üçte, her aykırılığı saniyesinde seziveren müdür yardımcımız F.T., günün son çalışma saatinde, Sabahattin Ali’nin Yeni Dünya’sını okuduğumu görünce, “Okuyacak başka yazar bulamadın mı?” diyerek kitabımı alıp gitmiş, hafta sonunda aldığım ikinci bir Yeni Dünya’yı okumaya giriştiğimde ise hiç beklenmedik bir biçimde tepemde bitmiş, kitabı elimden çekip alması üzerine, “Hocam, bu kitap yasaklanmış değil, tüm kitapçılarda satılıyor”, dediğim zaman da “Sen küçük kardeşinin elinde dolu bir tabanca görsen, hemen çekip almaz mısın?” yanıtını vermiş, arkasından da bu kitapla üçüncü kez yakalanmam durumunda başımın belaya gireceğini söylemişti.” (Kimim Ben?, 2011) Sabahattin Ali’nin, Çakıcı’nın İlk Kurşunu kitabının “Yazılar” bölümüyle ilgili sözlerime tanık gösteriyorum Tahsin Yücel’in anısını.

Sabahattin Ali, imparatorluk çocuğu olarak doğmuş, cumhuriyet rejimine tanık olmuş ve tek parti iktidarında kurban gitmiştir. 7 Şubat 1907’de doğan Sabahattin Ali, bugünlerde yüz on yaşında. Rejiminin, onuncu yıl kutlamalarına hazırlandığı günlerde Mustafa Kemal’i eleştiren bir şiir okuduğu gerekçesiyle aldığı bir yıllık cezayı Konya ve Sinop cezaevlerinde geçiren Sabahattin Ali’nin ‘edebiyatımızdaki’ yeri için yazmak, fazlalık bazı durumlarda. Sinop Cezaevi’nin dehlizlerinde dışarıdaki deli dalgalar eşliğinde dolaştığınızda yasaklar ve cezalardan yakasını kurtaramamış yazarın yerini, kafanızda belirliyorsunuz. 2 Nisan 1948’deki karanlık ölüm onun, edebiyatın ötesinde devletin belleğindeki yeri için önemlidir.

Yazarının, ölümünden sonra kitaplaşan metni Çakıcı’nın İlk Kurşunu (YKY, 2002), “Hikâyeler”, “Şiirler” ve “Yazılar” başlıklı üç bölümden oluşmuş. Kitabın sonuna eklenen “Sandığında Bulunan Desenler” bölümü, “Kurbağalar Serenadı” görselidir. Kitaba, Sabahattin Ali’nin “Yazmayı Planladığı Hikâye ve Romanların Listesi” de eklenmiştir. Kitabın, Nükhet Esen imzalı “önsöz” yazısında metinlerin içerikleri hakkında ayrıntılar verilmiş bu nedenle kurmaca metinle yetinmeyen Sabahattin Ali’nin ilki 1932, sonuncusu ise 1948 ürünü yazılarını bugünlere taşımak istiyorum. Açıkçası yazıların taşınma ihtiyacı yok, onlar içerikleriyle bugünlerde; “Ne kadar da aynı yerdeyiz hep” dedirtiyor okurlarına.

Sabahattin Ali, 17 Ekim 1932’de Konya Halkevi’ndeki “Kadınlar Üzerine Bir Konferans”ta kadın erkek eşitliğinin bir zihniyet sorunu olduğunu belirterek olayın yasa ile verilecek bazı haklarla düzeltilecek türde olmadığını anlatıyor. Handiyse yüz yıl önceki bir konuşmanın yazılı metnini okuduğunuzda zaman içerisinde konuyla ilgili pek çok yasal düzenlemenin yapıldığını ancak zihniyet sorunun önemini koruduğunu söylemek mümkün. Kadınların bugünkü fikri vaziyeti, elbette Sabahattin Ali’nin acı ve dokunaklı sözleriyle belirttiği ölçüde bizi korkutacak bir şekilde değildir ancak onun, “Hiç kimse, kimseyi yükseltemez, herkes kendi kendisini yükseltmek mecburiyetindedir,” uyarısı, bilinçlenme bağlamında geçerliliğini koruyor. Konuşmasında insanın ruhsal ve bedensel yönlerinin ayrımına değinen Sabahattin Ali; karın doyurmak, tenasül etmek, uyumak türündeki doğal ihtiyaçları karşılamanın insan olmak için yeterli olmadığını, hayvan insan karşıtlığıyla anlatırken ölçülerini belirler: “Edebiyat, bütün sanat şekilleri ve nevileri, maddi menfaatlerden uzak ilim, hep bu dimağî hususiyetin neticeleridir. Ve ancak insan dimağına bu maddi ihtiyaçlarla alakası olmayan hissî bir faaliyet imkânını verdiğimiz zaman hayvanlıktan kurtuluruz.” Kadına yönelik şiddetin ve türlerinin arttığı erkek egemen söylemli bir yaşamda Sabahattin Ali’ye karşı çıkmak mümkün mü?

“Türkiye Hapishaneleri” yazısını okurken Hükümdar yazarı Makyavel’i anımsadım. 1936’da yayımlanan ve yazarının yaşamından bire bir izler taşıyan “Duvar” öyküsünün ön hazırlığı olarak okunması gereken bu yazısında Sabahattin Ali, mahkûmların mücrim (suçlu) olmak yerine bir insan olarak değerlendirilmesi gerektiğine işaretle mahkûmların çoklukla cahillikleri nedeniyle buralara düştüklerini belirtir. Cezaevlerine düşenlerin buralarda, geliş nedenlerini aratacak olumsuz alışkanlıklar edindiklerine dikkat çeken Sabahattin Ali, “Başka memleketlerde cemiyetin iyi yapamadığı insanlar mücrim olur, bizde cemiyet çok kere kendisi mücrim yapar” sözleriyle, Oğuz Atay’ın yıllar sonraki “Beyaz Mantolu Adam” öyküsünden haberdar eder bizi. Cezaevlerinin sayı artışlarına tanık olduğumuz bugünlerde romancının uyarıları kulak ardı edilememesi gerekiyor.

Orhan Veli, yedi yaş büyüğü Sabahattin Ali’nin, “dışında kaldığımız hâlde, harbeden milletlerden daha perişan olduk” dediği İkinci Dünya Savaşı yıllarının hemen sonundaki “Vatan İçin” şiirinin “Neler yapmadık şu vatan için!/Kimimiz öldük;/Kimimiz nutuk söyledik.” dizleriyle kim bilir, ne çok eleştirilmiştir. Yıl 1944 ve adı geçen savaşın yangını dünyayı sardığı günler… Sabahattin Ali, henüz yılın başlarındaki “Bu Memleketi Kurtarmak İçin” yazısına, “Memleketi içinde bulunduğu gerilikten kurtarmak için herkesin kendine göre şifalı bir tedbiri” olduğunu söyleyerek başlıyor. Siyasal iktidarı elinde tutanların, yüzyıla çeyrek kala benzerleri tekrarlanan hamasi nutuklarını sıralayan Sabahattin Ali, “işi kabuğundan değil, çekirdeğinden ele almak” önerisiyle anlık önlemlerle çözüm bulamayacağımızı söyler. 9 Şubat 1944 tarihli yazıyı okuyunca, yokluğun kol gezdiği bir dönemin yöneticilerinin “Fazla çocuk doğurmuyoruz da ondan küçük ve geri kalıyoruz” türündeki “şifalı” önerilerine şaşmamak ne mümkün.

Sabahattin Ali, eli kalem dili kelam tutanları rejimin “sorunlu çocukları” gören Falih Rıfkı’nın, “kendi kanaatlerine uymayan ve işine gelmeyen hareketleri şuursuz, mesuliyetsiz, keyif, hırs veya menfaatten doğma” diye adlandırmasını yadırgadığını açıkça belirterek, iktidarı elinde bulunduranların “her hürriyet, başkasının hürriyetiyle hudutludur” dayatmasıyla özgürlükleri kısıtlamalarını eleştirir. “Hürriyet Meselesi” yazısında özgürlük adına evrensel soruyu sorar çekinmeden: “İktidarı ellerinde tutanlar, bunu sarsabilecek her şeyi kendi hürriyetlerine tecavüz saymakta haklı mıdırlar?”

“Asıl Büyük Tehlike Bugünkü Ehliyetsiz İktidarın Devamıdır”, iktidarı sert bir dille eleştirirken siyasal ortamın yeni aktörü Demokrat Parti’yi de iktidara koltuk değneği olmakla suçlayan bir yazı. İktidar partisinin her geçen gün halktan uzaklaştığını, seçkinci bir anlayışa yöneldiğini bu nedenle de haklatan uyarı cezasını aldığını belirtir Sabahattin Ali. Ülkede, “umumi sefalet baştakilerin kör gözlerine bile batacak bir mahiyet almış” durumdayken beceriksizliğini örtbas etmek isteyen iktidarın hayali düşmanlar üretmek çabasını eleştiren Sabahattin Ali, dönemin siyasal atmosferini özetler: “Hakikati söylemekten başka kusuru olmayan gazeteler kızıl diye tahrip edilir, susturulur. Biraz uyanık kafalı profesörler işlerinden atılır. Bütün bunlar, içeriye ve dışarıya karşı, memleketin kızıl bir tehlike ile karşı karşıya bulunduğu vehmini vermek için yapılmaktadır.” 5 Şubat 1948 tarihli bu yazıdan iki yıl sonra iktidar, iktidarından olur.

Tanığı ve ardından kurbanı olduğu rejimin sorunları her dönem tekrarlandıkça Sabahattin Ali’nin sandığından çıkan “Yazılar” da yeni yazılmış gibi yeniden okunmalı. 

Arka Kapak dergisi 17. sayı

Devamını Oku...