Scorsese’dan Ustalara Övgü

 Barış Saydam

Martin Scorsese’nin Brian Selznick’in çocuk kitabından uyarladığı Hugo, kitaptaki gibi saat kulesinde yaşayan bir çocuğun hayatını çevresindekilerle birlikte anlatarak başlıyor. 1930’larda Paris’teki tren istasyonunun içinde yer alan saat kulesinde yaşayan Hugo, ölen babasından kendisine miras kalan otomatın sırrını çözmeye çalışıyor. Otomatı tamir edip onun arkasındaki kişiye ulaştığında, film başka bir yere doğru evriliyor. İşte o an, Scorsese’nin niçin bu hikayeyle ilgilendiğini de fark ediyoruz. Hugo’nun yolculuğu aslında sinemanın doğuşuna kadar götürüyor bizleri. 

Babasını kaybettikten sonra tren garında saatleri onaran alkolik amcasının yanında yaşamaya başlayan Hugo, kısa sürede tamirciliğe ve garın renkli ve canlı ortamına ayak uyduruyor. Amélie (2001) filmindekine benzer şekilde, hiçbir detayı kaçırmayan, karakterler kadar mekan ve atmosfer konusunda da titiz bir çalışma yapan yönetmenin bu konudaki başarısı da yadsınamaz. Tren garı gibi çoğu zaman görmezden gelinen, yaşanılan bir yerden çok geçiş yeri olarak kullanılan bir mekanı çok derinlikli ve sıcak bir şekilde resmediyor. Renkli karakterler, sıcak tonlardaki ışık ve renk kullanımı bu ara mekanı Hugo’nun evi olarak kanıksamamızı da sağlıyor. Tamircilik yaparak hayatını sürdüren Hugo’nun garda oyuncak standı açan mösyö Georges’la karşılaşması ise, her şeyi değiştiriyor. Geçmişini unutmak isteyen, yaşadığı hayal kırıklıklarından dolayı büyük üzüntü duyan Georges’un aslında ruhunun tamir edilmeye ihtiyacı var.

Filmin belki de en önemli mesajı, Hugo ve Georges’un karşılaşmasında ortaya çıkıyor. Hugo, Georges’a geçmişiyle barışmak için cesaret vererek, bir anlamda onun kalbini de onarmış oluyor. Bu noktada, filmin tamir etme/onarma üzerine diyalektik bir ilişki geliştirdiğini, saatleri tamir etmek ile geçmişle barışık yaşamak arasında paralellik kurduğunu da söylemek mümkün. Zamana ve saatlere yapılan vurgu, Georges’un geçmişini öğrendikçe daha da anlamlı hale geliyor ve filmdeki bağlam yerli yerine oturuyor.

Zaman ve geçmişin önemi diğer açıdan sinema tarihiyle de ilişkilendirildiğinden farklı bir açılım kazanıyor. Yönetmen, Hugo’nun hikayesi üzerinden sinemanın doğduğu döneme de geri dönüyor. Lumiere Kardeşler’in Trenin Gara Girişi (Arrival of a Train at La Ciotat, 1895) isimli ilk filmlerinden başlayarak, sinemanın ilklerini sinema tarihi kitaplarından aktardığı muhteşem sekansta yeniden canlandırıyor. Sinemanın doğuşuna, Hugo ile birlikte bizleri de ortak ediyor. İlk bilimkurgu örneği olan Aya Seyahat’in (Le Voyage dans la lune, 1902) yapılma serüvenini ekrana taşıyarak, o dönemin masumiyetini ve coşkusunu seyircilere de taşımayı başarıyor. Bu anlamda, sinemayı ve dolayısıyla kendisini var eden öncüleri selamlayan Scorsese, hem içindeki sinema sevgisini tazeleme imkanı buluyor hem de kendi coşkusunu bir çocuğun hikayesi üzerinden yeni nesillere taşıyor.

Kitaplardan okuyup öğrenmek istemeyenler için, Hugo hem sıcak ve naif hem de bilgilendirici bir sinema tarihi dersi vaat ediyor. Bir şeyler öğretme anlamında değil elbette, daha çok kendi heyecanını paylaşma düzeyinde. Didaktik ve formel bir anlatımdan olabildiğince uzak duruyor. Hugo bütün bu özellikleriyle ailece izlenecek keyifli ve duygusal bir seyirlik sunarken, özellikle sinemaya ilgili seyircilerin de yüreklerinde o ateşi yeniden yakmayı başarıyor.

Yönetmen: Martin Scorsese
Senarist: John Logan
Yapım yılı: 2011, ABD

Devamını Oku...
Bir cevap yazın