Sevengül Sönmez: Hapiste yaşamak, sınırda ölmek: Sabahattin Ali

 Sevengül Sönmez

Değirmen, Kağnı, Ses, Yeni Dünya ve Sırça Köşk adlı öykü kitaplarının, Kuyucaklı Yusuf ve İçimizdeki Şeytan adlı romanların, Dağlar ve Rüzgâr adlı şiir kitabının yazarı olan Sabahattin Ali’yi Türkiye daha çok Kürk Mantolu Madonna’nın yazarı olarak tanıyor.   Sevengül Sönmez’in hazırladığı Hep Genç Kalacağım ve Canım Aliye, Ruhum Filiz ise Sabahattin Ali’yi Kürk Mantolu Madonna’nın ötesinde, başka yönleriyle de tanımak isteyen okuru, kitapçıların raflarında bekliyor. Canım Aliye, Ruhum Filiz, 1948’de yurtdışına kaçmak isterken, Kırklareli yakınlarında öldürülen Sabahattin Ali’nin eşi Aliye ve kızı Filiz’e gönderdiği mektupları bir araya getirerek, büyük sıkıntıların yaşandığı çalkantılı dönemlerde bile ailesinin sorumluluğunu taşıyan bir yazarın eş ve baba olarak portresini çiziyor. Hep Genç Kalacağım’da ise Sabahattin Ali’nin hayatının pek çok farklı yönüne tanıklık etmek mümkün. Sevengül Sönmez ile Sabahattin Ali’yi, Kürk Mantolu Madonna’yı ve yazarın diğer eserlerini konuştuk…[/box]

Sabahattin Ali’nin çok yönlü  bir yazar olduğunu hakkında hazırladığınız kitaplardan öğreniyoruz.  A’dan Z’ye Sabahattin Ali kitabınızda Sabahattin Ali’nin gazeteciliğinin, mizah yazarlığının ve öğretmenliğinin renkli yanları yansıtılıyor. Mektuplar, Sabahattin Ali’nin eşi ve kızına yazdığı mektuplar olarak aile yaşamına dair pek çok ipucu veriyor. Evlilik hakkındaki düşünceleri, nasıl bir hayat istediği, çocuğunu nasıl yetiştirdiği… Hatta her nerede olursa olsun, ailesini düşündüğünü, onların her ihtiyacıyla ilgilendiğini görüyoruz mektupların tamamında… Sabahattin Ali nasıl bir hayatı hayal ediyordu sizce?
Sabahattin Ali, aile yaşamına, eşine ve kızına çok kıymet veren biri. Annesi ve kardeşlerine de. Dolayısıyla ailesinin tüm üyeleri için iyi bir yaşam hayal ediyor ve bunun için çalışıyor. Eşiyle sevgi dolu, eşit ve iyi bir yaşam hayali kurduğunu, birlikte yapmak istediklerini (örneğin Almanca kitaplar okumak, gezmek vb.) mektuplarında anlatıyor. Kızıyla yani Filiz Ali’yle kurduğu ilişki o yıllarda eşine kolay rastlanmayan bir baba-kız ilişkisi. Görenlerin şaşırdığı ve sonrasında çokça dile getirdiği bir bağ var aralarında. Sabahattin Ali kızının her şeyiyle ilgileniyor. Onun okumaya merak duymasını istiyor ve onu kitapçılara götürüyor. Filiz Ali, Filiz Hiç Üzülmesin adlı kitabında babasıyla kurduğu ilişkiyi ve onun kendi üzerindeki etkisini uzun uzun ve çok dokunaklı bir biçimde anlatıyor.

A’dan Z’ye Sabahattin Ali kitabınızda yazarı bütün özellikleriyle tanıtıyorsunuz, bu özelliklerin onun sanatını anlamak için de ipuçları verdiği söylenebilir mi?
Sabahattin Ali yaşamının pek çok ayrıntısını, başına gelenleri ve kimi zaman da arkadaşlarından duyduklarını hikâyeleştiren bir yazar. Eserlerinde otobiyografik unsurlara sıkça rastlıyoruz. Kişilik özellikleri kadar merakları da eserlerine yansıyor bu nedenle. Ben fotoğraf çekmeye duyduğu merakla, öyküleri arasında ilginç bir bağ kuruyorum mesela.

Evet, Sabahattin Ali doğa fotoğrafları çekiyor, içinde insan olmayan fotoğraflar bunlar. Sivas, Kayseri, Yozgat gezisini an an kareliyor.
1945’te Devlet Konservatuvarı’nın İzmir turnesinde Efes’e gidiyorlar, burada da çok sayıda çekiyor hatta arkadaşları dalga geçiyor ‘fotoğraflarında hiç insan yok’ diye… Öte yandan da sayısı yüzleri bulan otoportreler. Mesela Urfa’da çektiği son fotoğraf da otoportre. Sabahattin Ali’nin kendini kameranın önüne koyması -kendine bu kadar kıymet vermesi- ilginç bir şey, aslında kendini anlamaya çalışıyor. Kendini başkalarının gözünden değil kendi gözünden fotoğraflayan, görmeye çalışan bir adam. Vizörün arkasındaki gözle öyküde kalem tutan adamın benzer kişiler olduğunu düşünüyorum.

Sabahattin Ali’nin vizöre bakan gözüyle öykülerindeki ayrıntılar oldukça yakın geliyor bana. Betimleme gücü, ayrıntılara düşkünlüğü ve çarpıcı bir biçimde anlatma yeteneğiyle fotoğraf karesini yakalama arasında büyük bir benzerlik var.

Peki diğer sanatlarıyla ilişkisi nasıl?
Sabahattin Ali sanat ve eylem olarak tiyatroya önem veriyor. Namık Kemal’den gelen ‘tiyatronun halkı aydınlatacağı’ fikrine de bağlı. Müziğe ve diğer sanatlara duyduğu merak, eserlerinde yoğun bir biçimde karşımıza çıkıyor. İçimizdeki Şeytan başta olmak üzere, “Hanende Melek”, “Ses”, “Yeni Dünya”, “Viyolonsel” gibi öyküleri hep müzik etrafında şekillenir.

sevengul-2Sizce Kürk Mantolu Madonna Doğulu bir aşk hikâyesi sayılabilir mi?
Kürk Mantolu Madonna’yı Sabahattin Ali’nin hayatından bağımsız okumak güç, Berlin yıllarına denk gelen ve orada yaşadıklarının üzerine kurduğu bir aşk hikâyesi olarak değerlendiriyorum. Doğulu bir aşk hikâyesi olarak görmüyorum. Raif Efendi’yle Maria Puder’i buluşturan, yaşadıkları şehirde yabancı olmaları. Yabancılıktan, yalnızlıktan ve yapamadıklarından bir araya gelen ve önce birbirlerine tutunan, sonra zayıf bir anlarında aşkı yaşamaya başlayan bir çifte dönüşüyorlar. Eğer kavuşamadıkları için Doğulu bir hikâye olarak değerlendiriliyorsa bence bu doğru değil, çünkü vuslat gerçekleşiyor aslında ve ayrılık vuslattan sonra oluyor.
Sabahattin Ali’nin geleneksel hikâyeleri çok iyi bildiğini, yazmayı düşündükleri arasında modern bir “Kerem ile Aslı”nın (Aşk masalı, [roman] lirik, halk şiirleriyle beraber) bulunmasından da anlıyoruz. Kimi öykülerinde de şiirlerinde de halk edebiyatı ve divan edebiyatı geleneğini iyi bilen bir sanatçının izini bulmak mümkün.

Sabahattin Ali’nin Kürk Mantolu Madonna‘da halk hikâyelerine ait bazı unsurları yenilediğini, modernize ettiğini söylemek mümkün mü? (Resimden âşık olmak gibi)
Resme bakarak âşık olmak halk hikâyelerinde önemli bir motif, haklısınız. Sabahattin Ali’nin romanda bu motife yer vermesi, geleneği çağrıştırıyor. Ancak resmin müzede olması, seçilen resim, resme bu kadar tutkuyla bakarken “annesine benzettiğini” söylemesi çok daha ayrıntılı bir analizi gerektiriyor bence.

“Memleketten Haber” adlı şiiri dolayısıyla Mustafa Kemal’in Sabahattin Ali’ye küstüğünü, öğretmenliğe dönebilmek için “Benim Aşkım” adlı bir özür şiiri kaleme aldığını biliyoruz. Mustafa Kemal’in küsüp küsmediği de tartışılsa da siz bu konuda Sabahattin Ali’nin Atatürk’ü ve Cumhuriyet devrimlerini sorgulamadığını, modern bir devlet fikrine çok sıcak baktığını söylemiştiniz. Bu kanıya nasıl vardınız?
Kuyucaklı Yusuf, Haziran 1932’de Yeni Anadolu gazetesinde tefrika edilmeye başlanıyor ve okurun ilgisini çekiyor. Gazetenin satışında beklenmedik bir artış olmasına buna rağmen, Sabahattin Ali telifi ödenmediği için tefrikayı 26. sayıda yarım bırakıyor. Bu duruma içerleyen hatta kızan Cemal Kutay etrafta Sabahattin Ali hakkında olumsuz sözler söylemeye başlıyor. Bu sırada Sabahattin Ali, Yeni Anadolu’da yayımlanan müfettiş Ali Rıza Bey’e hakaret eden bir yazı hakkında ve Mehmet Emin Soysal’ın kurmak istediği Muallimler Tasarruf Sandığı’ndaki kimi usulsüzlüklerle ilgili resmi şikâyette bulunuyor. Tam bu noktada olaylar birbirine karışıyor ve Cemal Kutay, Sabahattin Ali’nin Atatürk’e hakaret ettiğini iddia eden bir komplo kuruyor. Kutay, Sabahattin Ali’nin bir süre önce gazeteye yayımlanması için bıraktığı şiirlerden biri üzerinde değişiklik yaparak Mustafa adlı bir öğretmen aracılığıyla Sabahattin Ali’nin Atatürk’e hakaret eden “Memleketten Haber” başlıklı şiiri yedi sekiz ay önce bir arkadaş toplantısında okuduğunu, akrabalarından Remzi ve İlköğretim Müfettişi Mehmet Emin Soysal’ın da bu toplantıda bulunduğunu iddia ediyor.

“Memleketten Haber” Sabahattin Ali Almanya’dayken yazdığı tahmin ettiğim şiirlerden biridir. Sivas’taki bir Bektaşi hareketini anlatan 6+5 ölçülü bu taşlamada “Atatürk” ya da “Gazi” sözcükleri ise geçmiyor. Bu nedenle de kendisine isnat edilen suçu işlediğini kanıtlayacak bir şey yoktur. Ancak bunu ispatlamak ve kendini aklamak Sabahattin Ali için mümkün olmayacaktır. Öncesinde de öğrencileri arasında komünizm propagandası yapmaktan suçlanmış ancak suçsuzluğu ispatlanmış bir sabık olarak da şansının pek yaver gitmediğini söylemeye gerek yok sanırım.

1933’te memuriyet kaydı silinen Sabahattin Ali, Sinop Hapishanesi’nden çıktıktan sonra, yeniden öğretmenlik yapmak isteyince önce İlköğretim Umum Müdürü Reşat Şemsettin Sirer’e gidiyor. Sorununa bakanlığın daha üst kademelerinde çözüm bulabileceği söylenince de Milli Eğitim Bakanı Hikmet Bayur’la görüşüyor. Hikmet Bayur, Müdürler Encümeni adına Sabahattin Ali’nin eski düşüncelerini değiştirdiğini ispatlamasını istiyor. Sabahattin Ali, bunu nasıl yapacağını sorunca, “yazarak” yanıtını alıyor. İçinde bulunduğu kötü durumdan ancak “kaside” yazarsa kurtulacağını anlayan Sabahattin Ali hayli huzursuz olmuş. Ayşe Sıtkı İlhan’a Ocak 1934’te gönderdiği mektupta içinde bulunduğu durumu ve ruh halini açıkça anlatmaktadır: “Dünyada en sinirime dokunan şey böyle vekâlet koridorlarında veya odalarında iş takip etmek. Hem kendi nefsim karşısında küçüldüğümü hem de dalgınlaştığımı, durgunlaştığımı hissediyorum. İşim de hep aynı vaziyette. Kaside yazarsam tayin edecekler ve illa la…”

Sabahattin Ali, kendisinden istenene uygun olarak Varlık dergisinin 15 Ocak 1934 tarihli 13. sayısında “Benim Aşkım” başlıklı şiirini yayımlamış, ancak bu şiirini daha sonra yayımladığı Dağlar ve Rüzgâr kitabına almamıştır. Bence şiirini edebi olarak kıymetli bulmayışı kadar, bu zorunluluktan da rahatsızlığının bir göstergesi bu davranışı…

Sabahattin Ali, Ekim 1935’te Yücel dergisinin 8. sayısında yapılan ankette, “Son dil cereyanını nasıl buluyorsunuz” sorusuna şöyle yanıt veriyor: “Kitle ile anlaşmak ve birleşmek için yapılan her hareket güzel ve doğrudur.” Sabahattin Ali’nin dil devrimine destek verdiğini; buradan hareketle Atatürk’ün ilke ve inkılaplarının arkasında durduğunu söyleyebilir miyiz?
Sabahattin Ali, Dil Devrimi’ne ve Türkçenin sadeleşmesi gerekliliğine inanmıştır. Almanya’dan yurda döndüğü ilk yıllarda, zamanın dil anlayışına uygun olarak yazdığı öykülerini, gözden geçirmiş, kısa bir süre sonra kitaplaşan bu öyküleri, benimsediği sade Türkçe anlayışı doğrultusunda yeniden kaleme almıştır. “Birdenbire Sönen Kandilin Hikâyesi” ve “Kurtarılamayan Şaheser” başta olmak üzere Sabahattin Ali pek çok eserinde Dil Devrimi’ne uygun değişiklikler yapmıştır. Sabahattin Ali’nin değiştirdiği sözcüklerden bazıları şunlardır: mevcut olmak bulunmak; irtifa yükseklik; muhteriz ürkek; muhafaza etmek korumak; mütemadiyen durmadan; azamet büyüklük; ifşa etmek açığa vurmak; ziya ışık, merbut bağlı, sabit değişmez; müşabih e benzer; infial kızmak vb. Sabahattin Ali’nin Cumhuriyet’in ilk yıllarında hâkim olan devrimlere bağlı biri olduğunu düşünüyorum.

Sabahattin Ali’nin son yıllarda yazdığı mektuplarda, insan ilişkileriyle ilgili çekinik olduğu, dedikodudan uzak durmak istediğini, dost-düşman gibi ifadeler kullandığını görüyoruz. Yaşadığı psikolojiyi nasıl anlayabiliriz? Ne gibi sıkıntılarla karşı karşıya o dönemler?
1940’ların başından itibaren pek çok konuda başı belaya giriyor Sabahattin Ali’nin. Önce Nihal Atsız’la yaşanan tartışma, ardından Irkçılık-Turancılık davası. Bunların sonucu olarak devlet memuriyetine son verilmesi ve İstanbul’a gelip çalışmak zorunda kalması… Bir tür cadı avına dönüşen günler onun için oldukça zor geçmiş. Eski dostlarıyla yolları ayrılmış, bu arada sürekli bir hal alan izlenme, tutuklanma vb. ruh halini oldukça bozmuş. Markopaşa’nın muhalefet gücü arttıkça, Sabahattin Ali hakkında açılan davalar da artmış. Davaların da neredeyse tamamı olumsuz sonuçlanmakta, tecil edilse de Sabahattin Ali sürekli olarak yeniden hapse gireceği korkusuyla yaşamaya başlamış. 1947’de Sırça Köşk yayımlanınca durum daha sertleşmiş, kitabın toplatılması süreci de Sabahattin Ali için bunaltıcı olmuştur. Sabahattin Ali sürekli takip edilmekte ve bu takip de kendisine hissettirilmektedir. Farklı dönemlerde benzer baskılara maruz kalan Zekeriya Sertel Sabahattin Ali’nin sürekli şikâyet ettiğini, bıkkınlık içinde, özellikle tutuklulukları için “hani bir tane iki tane olsa, bir yıl, iki yıl, beş yıl, her neyse verseler, bilirim ki yatıp çıkacağım. Ama durum öyle değil, birinin ardından bir daha, onun arkasından bir kez daha, soluk aldırmıyorlar, bunlar beni hapisten çıkarmamak için bilerek tertipler yapıyorlar” dediğini anlatmaktadır.

Kendisini bunaltmak için tertiplerini düşündükleri bu baskılar, Sabahattin Ali’yi gerçekten çok sıkıntıya sokmuş, giderek neşesi kaybolmuş ve yaşadıklarının etkisi kısa zamanda fiziksel olarak da kendini göstermeye başlamış, Sabahattin Ali bir yılda on yaş yaşlanmıştır. Paşakapısı Cezaevi’nde çekilmiş bir fotoğrafı var Sabahattin Ali’nin. Bu fotoğrafa bakınca eski fotoğraflarındaki gülen çehrenin kaybolduğunu, saçlarının bembeyaz olduğunu görüyoruz. Paşakapısı Cezaevi’nde kendisini ziyarete gelen Sabiha Sertel’e “Bunlar beni, Nâzım Hikmet gibi hapishanelerde çürütecekler.” dediğinde özgürlüğün ancak kaçmakla mümkün olacağına çoktan inanmış ve kaçış planları yapmaya başlamıştır.

Berna Moran’ın Kuyucaklı Yusuf için kullandığı ‘Soylu Vahşi’ ifadesini çok severim. Berna Moran Kuyucaklı Yusuf için ayrıca Türkçede yazılan romanlar içinde tabiata, ağaçlara, yeşilliğe bu kadar yer veren çok az roman vardır diyor. Sabahattin Ali’nin tabiata duyduğu bu tutkuda Alman romantizminin tesiri var mıdır?
Elbette Kleist romantiklerden gelen bir etki var; fakat Sabahattin Ali yapı olarak da tabiatı seven bir adam. Karakter olarak Yusuf’a benziyor, insanlardan sıkıldığında başı derde girdiğinde dağa, zeytinliğe gidiyor, tek başına kalmak istiyor.

Raif Efendi içe dönük bir karakter, Sabahattin Ali sosyal bir insan ama demek ki onun da içe dönük bir tarafı var.
Ayşe Sıtkı İlhan’a yazdığı mektuplardan birinde kendini palyaçoya (clown) benzetiyor, ben dışı gülen içi ağlayan bir adamım diyor. Bu benzetme kendilik imgesi açısından çok önemli, çok gülen, güldüren bir adam ama gerçekte hüzünlü; iç dünyası naif ve yaralı bir adam. Hayat da onu iyileştirmeye imkân vermediği gibi başka şeylere de fırsat vermemiş.sevengul-3

Sırça Köşk onun son kitabı, bu kitaptaki hikâye ve masallara bakarak Sabahattin Ali’nin sanatının hangi istikamete gittiğini görmek mümkün mü? Sanki Sırça Köşk’te artık ihtilalci bir tutumu benimsiyor diyebilir miyiz?
Sabahattin Ali’nin ilk öykülerinin kahramanları yaşadıkları sıkıntıları dile getiren kahramanlar. “Sırça Köşk” gibi öykülere gelindikçe kahramanlar bu düzeni değiştirmeye çalışan kahramanlara dönüşüyorlar. Sabahattin Ali’nin Poe ve Kleist etkisinde başlayan bireysel bir öykücülükten sırayla gerçekçi-toplumcu gerçekçi ve eleştirel gerçekçi bir öykücülüğe yol aldığını söyleyebiliriz. Yine onun Anadolu’da bir öğretmen olarak yaşadıkları ve gördüklerinin de öykücülüğünün değişmesindeki başat rolünü unutmamak gerekiyor.

Kahramanlar tespitten ne yapacaklarını bilemedikleri bir arafa ondan sonra da eylem haline geçiyorlar. En çok sevilen öyküsü “Kağnı” gibi görünse de “Değirmen” de güzeldir…
Bence insanlar gençken “Değirmen”i yaşlanınca “Kağnı”yı severler. Aşkla hemhâl olmak istediğiniz bir zamanda Değirmen size çok iyi gelir, yaşlanıp çoluk çocuğunuzun başına bir şey geleceğinden kaygılanmaya başlayınca “Kağnı”yı okursunuz. “Kağnı”, tarla meselesi yüzünden öldürülen oğlu için verilen sus payını kabul eden annenin vicdan azabıyla oğlunu mezardan çıkarıp götürmesi arasındaki araf halini anlatır. Sabahattin Ali öykünün sonunda annenin başına ne geldiğini bize hissettirir, söylemez. Biz annenin öldüğünü düşünürüz ama öldüğüne dair bir cümle yoktur. Kağnı boşlukta, gecenin sessizliği içinde yuvarlanıp gider, orada artık razı olan bir karakter yoktur, başına gelenlerden ötürü vicdan azabı çeken, değiştirmeye gücü yetmese de rıza göstermeyen bir karakter vardır. Böyle yavaş yavaş razı olamayan, vicdan azabı çeken ama öte taraftan da bir gün bunu değiştirmek için çaba sarf eden insanı görürüz, bu Sabahattin Ali’nin kendisidir aynı zamanda, öykü karakterlerine dağıttığı ana duygu/düşünce kendi duygusal değişimidir bir taraftan.

sevengul-sonmezSabahattin Ali’nin Maria Puder’i Yahudi olarak yazmaktaki ısrarı dikkate değer çünkü gerçek Maria’nın etnik kökenini bilmiyoruz. Romanı okuyanlar olayların İkinci Dünya Savaşı yıllarında geçtiğini zannediyorlar hatta Maria toplama kampında ölmüş gibi hatırlıyoruz.
Evet, ama hâlbuki öyle değil. Roman Osmanlı’nın son döneminde geçiyor, Maria da hastalanıp eceliyle ölüyor. Sabahattin Ali güçlü sezgisiyle Nazizmin gelişine dair bir şeyler hissettiriyor Maria üzerinden. Çünkü Almanya’dayken okuduğu eski bir askeri olan Gymnasium’da kendisi de o yabancılığı ve ötekileşmeyi yaşıyor.

Sabahattin Ali’nin başka bir güçlü sezgisi de Cumhuriyet devrimleriyle ilgili. O bir taraftan aydınlanmacı bir entelektüel olarak Köy Enstitülerine, konservatuvar çalışmalarına destek veriyor, ama diğer yandan bazı sorgulamalara da girişiyor. Bunun en güzel örneği “Ses” öyküsüdür, öykünün kaynağına baktığımız zaman gerçek hayatta o gencin bir opera sanatçısı olduğunu biliyoruz ama Sabahattin Ali öyküsünde bunu farklı bir şekilde kurguluyor. “Ses” bir tereddüttün öyküsü, Sabahattin Ali’nin yaşadığı çelişki ve tereddüttün hikâyesi…

Nasıl popülerleşti Kürk Mantolu Madonna?
Pek çok sebep var. Öncelikle okur, bu romandaki aşkı sevdi. Pek çok genç kendini Maria ya da Raif yerine koydu. Öte yandan Sabahattin Ali’nin hayatına dair yapılan çalışmalar, sergiler, yeni kitaplar vb. de okurun yazara yönelik ilgisini arttırdı.

Yapı Kredi Yayınları’nın etkisinden söz etmek mümkün mü?
Sabahattin Ali’nin bütün eserlerine yönelik bu ilginin arkasında elbette ki YKY’nin bir yayınevi olarak elini taşın altına sokması ve çok verimli çalışmalar yapması var. Bahsettiğim sergiler Türkiye’nin pek çok şehrine götürüldü. Gerek ben, gerekse Filiz Ali pek çok okulda öğretmen ve öğrencilerle buluşarak Sabahattin Ali’yi anlattık. Yakın zamanda çocuklar için Sabahattin Ali öykülerinden yaratıcı okuma atölyeleri de düzenlenmeye başlandı.

Ben kişisel olarak neredeyse on yılı aşkın bir zamandır Sabahattin Ali üzerine çalışıyorum. YKY ile organize ettiğimiz o kadar çok gezi, o kadar çok toplantı yaptık ki. Türkiye’yi il il gezdim desem yalan olmaz. Yetmedi yurt dışında da sergiler, konferanslar devam etti. Erzurum’dan New York’a kadar Sabahattin Ali’yi anlatma noktasında bir dünya turu attık desem abartmış olmam.

Sabahattin Ali yaşadığı dönemde neden hiç rahat bırakılmadı? Devlet tarafından baskı görmesi onun iflah olmaz bir muhalif olmasıyla açıklanabilir mi?
Önceki yanıtlarda da bahsettiğim gibi Sabahattin Ali, Markopaşa’nın yayımlanmasıyla birlikte güçlü bir muhalif haline gelmiş. Sırça Köşk de benzer eleştirileri edebi yolla yaptığı bir eser olarak bu sürece damga vurmuş. Sabahattin Ali’nin iflah olmayan bir muhalif olmasından çok, güçlü bir kalem olması başına gelenlere sebep olmuş görünüyor.

Son olarak, Sabahattin Ali’nin ölümü hâlâ karanlıkta. Yurtdışına kaçarken kaybolduğu, devlete bağlı bir ajan tarafından öldürüldüğü gibi muhtelif rivayetler var, bir mezarı yok, kayıp. Kırklareli civarında bir ceset bulunuyor ve yakın bir köye götürülüp oraya gömülüyor. Takip eden zamanlarda köylüler Sabahattin Ali’nin kaybolduğunu öğreniyorlar ve gömdükleri bu kemikleri çıkarıp otopsi için Kırklareli’ne götürüyorlar ve bulgular bu kemiklerin Sabahattin Ali’ye ait olduğunu gösteriyor. Ali Ertekin ise cinayeti işlediğini itiraf ediyor daha sonra. Siz bu konudaki araştırmalarınızda nasıl bir sonuca vardınız?

Cinayetin nasıl işlendiği, sonraki soruşturmalarda da aydınlanmamış aslında. Ali Ertekin’in duruşmalar boyunca sergilediği tutarsız tavırlar, kimi zaman cinayeti işlediğini söyleyip sonra vazgeçmesi vb. durumun daha karışık olduğunu düşündürüyor. Cinayet mahallinin keşfi sırasında Ertekin’in yeri bulamaması da anlattıklarıyla çelişiyor. Ben hem kitabı yazarken hem de sonrasında Sabahattin Ali’nin sınır karakollarından birinde öldürüldüğünü düşündüm.

Böyle düşünmemin temel nedeni, S. Ali’nin yola çıkarken Rasih Nuri İleri ile yaptığı konuşmaya bağlı olarak ona ulaşan kartvizit. Aralarında belirledikleri parolaya göre, Sabahattin Ali bir kartvizite imza atacak, sınırı geçemezse imzanın yanına nokta koyacaktı. Rasih Nuri sözleştikleri gibi Berber Hasan Tural’ın dükkânına gidip kartviziti aldığında her şeyin yolunda olduğunda anlamış. Bu da Sabahattin Ali’nin sınırı geçtiğini sandığı bir yerde öldürüldüğünü düşündürüyor bana.

Kürk Mantolu Madonna kitabına babil.com’dan ulaşabilirsiniz.

Bu yazı Arka Kapak dergisinin 5.sayısında yayınlanmıştır.

Devamını Oku...