Sığınak

A .Ali Ural

Arkasında güzel bir manzara barındıran her pencerenin gizli bir edebiyat menfezi olduğunu sananlar fena halde yanılıyor. Yerleşik bir hayat sürse de her yazarın ruh karavanını yalnız pastoral resimler içinde değil, evrenin bütün karanlık ve dolambaçlı katmanlarında dolaştırıp hiç kimsenin ayak atmadığı mahrem mekânlarda eserini mayaladığından haberdar etmeli biri onları. Kitapların dünyaya geldiği masalar, bir illüzyonistin asistanını testereyle ikiye bölüp peşinden yekpare hâle getirdiği o düzenekli dolaplar gibi görülmeye başlandı. Goethe’nin masasındaki mürekkep lekeleri, Avusturya – Macaristan Veliahdı Ferdinand’ın gömleğindeki kan lekeleri kadar ilgi çekiyor. Peki, Duino Ağıtları’nda Duino Şatosu’nun hiç mi payı yok? Olmaz mı! İlk ağıt orada doğdu. Fakat Rilke’nin ruh karavanını İtalya’dan İspanya’ya, İspanya’dan Fransa’ya, Fransa’dan Almanya’ya on sene dolaştırdığını biliyoruz on ağıdın yakasını bir araya getirebilmek için. Nasrettin Hoca’dan öğrendik, kavukta değil başta marifet. Aşiyan boğaza nazır kabul. Fakat Fikret’in ruhundaki “Sis” Aşiyan’sız da yazılır.

Her yazara babasından bir çiftlik ya da bir adada yazlık ev kalmaz. “Montaigne’e babasından bir çiftlik!”, “Sait Faik’e babasından Burgazada’da bir ev!” Otuz sekiz yaşında çiftliğine çekildiğinde kütüphanesine şu Latince kitabeyi yazdı Montaigne: “1571 yılı: Michel de Montaigne, otuz sekiz yaşında. Doğum yıldönümünden bir gün önce; meclisteki kulluğundan ve memuriyetinden bıkmış fakat sapasağlam olarak kitapları arasına dönüyor ve geri kalan günlerini orada, sessizlik içinde geçirmeye karar veriyor.” Bu cümledeki anahtar kelime “sessizlik.” Ancak kalabalıklara olan kulluk sona erdirildiğinde ulaşılıyor ona. Sessizlik anahtarıyla açılan kapının ardında ise yazarın büyük yalnızlığı var. Yani yirmi yılda varlık bulan Denemeler’in asıl müellifi. Yoksa şu satırlar yer alabilir miydi muhtevasında: “İnsanın, mümkünse karısı, çocuğu, parası ve hele sağlığı olmalı, ama saadetini yalnız bunlara bağlamamalı. Kendimize dükkânın arkasında, yalnız bizim için bağımsız bir köşe ayırıp orada gerçek özgürlüğümüzü, kendi sultanlığımızı kurmalıyız. Orada, yabancı hiçbir konuğa yer vermeksizin kendi kendimizle her gün baş başa verip dertleşmeliyiz; karımız, çocuğumuz, servetimiz, adamlarımız yokmuş gibi konuşup gülmeliyiz… Kendi içine çevrilebilen bir ruhumuz var; kendi kendine yoldaş olabilir; kendi kendisiyle, çekiş dövüş, alışveriş edebilir.” Ruha ait bir gizli odadan, bir saklı bahçeden söz ediyor Montaigne. Yazarın yazmak için muhtaç olduğu hakiki mekânından.

O mekân, akla gelebilecek en tuhaf yerler olabilir. Mesela Charlotte Bronte efsanevi romanı Jane Eyre’i ölüm döşeğindeki babasına refakatçilik yaptığı hastane odasının pencere girintisinde yazmıştı. William Faulkner şeğimde Ölürken’i –bir efsaneye göre- yazarken, ters çevirdiği bir el arabasından masa yapmıştı kendine. Ziya Osman’ın masası değil, sumeni vardı dizleriyle kardeş. Sait Faik çakısıyla yonttuğu kalemini öpüyordu bir ağacın altında. Ağaç deyince Calvino’nun Ağaca Tüneyen Baron romanı geliyor aklıma. Ne yapmıştı romanın kahramanı on iki yaşındaki Cosimo önüne konan salyangoz yemeğini yememek için? Ağaca çıkmış ve kalan ömrünü orada geçirmişti değil mi! Evet, evet insan değil bir ağacın altında, bir ağacın üstünde bile yazabilir.

Yazamayan yazarın yeri dar. Yazanın hücresi hayat hücresi kendini yenileyen. İşte William Sydney Porter. Namı diğer O. Henry. Çalıştığı bankanın kasasındaki açık yüzünden beş yıl hüküm giyse de parmaklıklar arkasından gazetelere O. Henry takma adıyla hikâyeler göndererek üç yıl sonra hapisten çıkıyor meşhur bir yazar olarak. Orhan Kemal öğrenmemiş miydi orada roman yazmayı Nâzım’dan! Boynu bükük karanfilleri titretirken rüzgâr, oğlu Mehmet’e seslenmedi mi Necip Fazıl Yılanlı Kuyu’dan! Kemal Tahir’in hapishaneye soktuğu tahta bavulundan bir çınar kadar köklü romanlar fışkırmadı mı! Sabahattin Ali hapishane duvarlarını yalayan deli dalgalardan ödünç almadı mı ritmini şiirinin!

Mekânların ruhu elbette var. Fakat mekânlara ruh veren de insanlardan başkası değil. Eskidiğinde değil, insan soluğu değmediğinde çöküyor evler. İnsan eli toprağa değecek ki, şekil alıp ruh kazansın ateşte. Tuğla olup bir duvara hayat versin. “Romantizmin Son Şövalyesi” Hermann Hesse, küçük ateşler yakıp üzerine yoğurduğu toprağı koyar, alevleri seyrederken hayallere dalarak düşüncelerini de o tuğlayla beraber pişirmeye çalışırdı. Bernhard Zeller, ateşin onun için çokluğun teke dönüşümünün, saflaşma ve arılaşmanın simgesi olduğunu ileri sürüyor. Hesse’nin şu mısralarına dayanarak söylüyor bunu:

“Vakti yok artık kimsenin günümüzde, ateş başında

Oturup toprak pişirmeye – kim öder gündeliği?

Ama bir yazarım ben, karşılığında izin verdi Tanrı

Yalnızca günümüzde yaşamayıp çıkmaya zamandan

Sık sık dışarı ve solumaya bir mekânda zamansız…”

Şiir devam ediyor, ancak beni ilgilendiren mısralarla yetinmek istiyorum. Zeller’den başka bir şeyin peşindeyim çünkü. Yazarın ancak günü aşarak geleceğe kalabileceğini öğreniyorum ben Hesse’nin mısralarından. Tanrı izin vermeksizin yazarın bunu yapamayacağını anlıyorum. Ve en önemlisi de şu: Yazar sık sık “günde yaşamayı” terk ederek zamansız bir mekâna taşınıyor. Yazmasını buna borçlu. Ben Hesse’nin “zamansız bir mekân” ifadesinden biraz daha öteye gidip mekanı da aştığını düşünüyorum kimi yazarların. İşte o vakit bütün mekânlar altın oluyor. Kral Midas’ın ellerini yazarlara armağan ettiği an bu.

Kitaplardan başka bir yerde nefes alıp veremediğimiz zamanlar vardır. Gökle yer arasındaki mesafenin daraldığı, pencerelerin odalarımızın havasını tazeleyemediği o vakitlerde, aklıma Stephen King’in Rita Hayworth ve Shawshank’in Kefareti adlı kitabından uyarlanan “Esaretin Bedeli” filmi gelir. Shawshank Hapishanesi’nin eski mahkumları yeni mahkumlar üzerine bahse girmiş, ilk gece kimin ağlayacağı hakkında tahminlerde bulunmuşlardır. Sonunda bahsi kazananın dahi sevincini yaralayan bir haykırışla çınlamıştır hapishane: “Ben buraya ait değilim!” Çığlığın sahibi filmin devamında bir daha yüzünü göremeyeceğimiz bir figürandır. İsyanı ölesiye dövülerek bastırılacak bu adamın gerçekten suçlu olup olmadığını merak etmeyiz film izleyicisi olarak. Bir figüranı bir başrol oyuncusuna yükselten o cümleyle sarsılırız sadece: “Çıkartın beni buradan! Ben buraya ait değilim!”

Kitaplardan başka bir yerde nefes alıp veremediğimiz zamanlar vardır, pencerelerin de bizi açamadığı. Gökle yer arasındaki mesafe o kadar daralmıştır ki çok geçmeden yaşadığımız dünyaya ait olmadığımız duygusu his olmaktan çıkıp yeryüzünün bütün koridorlarını çınlatan bir çığlığa dönüşür: “Ben buraya ait değilim!” Dünyanın görünmez parmaklıklarla çevrildiğini fark ettiğimiz, dudaklarımızın aczini kabul edip kelimelerinden vazgeçtiği anlar… İşte o büyük suskunlukta kütüphanemize doğru yürüyüşümüz, bir mabede yürüyüşümüze benzer şafak sökmeden. Ağırlık gitgide artmakta, yükümüzü hangi kitabın sırtına indireceğimize bir an önce karar vermemiz gerekmektedir. İsimlerini sırtlarına yazmaları boşuna değildir kitapların.

Kitaplardan başka bir yerde nefes alıp veremediğimiz zamanlar vardır. Cemil Meriç böyle bir vakitte kurmuştur o can yakan cümlesini: “Anlıyorum ki zalim ve kıyıcı bir gerçekten kurtulmanın tek çaresi reel dünyadan kitaplar dünyasına sığınmak.” Hasan Ali Toptaş böyle bir zamanda karar vermiştir nereye kaçacağına: “Benim yerim kelimelerin arasıydı.” Proust, böyle bir zamanda sarılmıştı ona: “Çirkinliğinden sıyrılmış bir dostluk. Saygı, şükran, bağlılık dediğimiz ve o kadar yalanla karıştırdığımız bütün o merasimler, bütün o nezaket gösterileri kısır ve yorucu. Dostluklarımız çok defa tesadüfün eseri. Bir sempati başlangıcı, düşünülmeden söylenmiş bir söz, yanlış anlaşılan bir iltifat… Okuma, dostluğu ilk saf hâline irca eder. Kitaplarda merasime ihtiyaç yok. İstersek akşamı onlarla geçiririz. İstersek… Çok defa istemeyerek ayrılırız onlardan. Hakkımızda ne düşünecekler? Acaba bir patavatsızlık yaptık mı? Hoşlandılar mı bizden? Falanı görünce bizi unutacaklar mı? diye düşünmeden.”

Bir kitap var ki ancak ona kaçtığımızda dinginleşecek ruhumuz. Bir kitap var ki ondan uzak kaldığımız için anlamıyoruz birbirimizi. Bir kitap var ki seneler geçse de o hep yepyeni kalacak. Bir kitap var ki onu ilk kez bir melekten işitmiştik: “İkra!” 

Arka Kapak dergisi 30. sayı

Devamını Oku...