Sona Ermek Yahut Dinmeyen Yazma Arzusu

Funda Özsoy E.

Selim İleri’nin son romanı Sona Ermek, yazılamayan tarihi bir roman, Dördüncü Murad romanı üzerine kurgulanmış. Ancak Selim İleri’nin tarihe, tarih olmanın ötesinde bir insan malzemesi olarak baktığı düşünüldüğünde, yine yazarın cümlesi ile söyleyecek olursak onu “kaybolup gitmiş insanların yaşamları” ilgilendirdiğinden, uzun yıllardır yazmaya çalıştığı Dördüncü Murad’ın hayatı üzerine kurguladığı bu iç romanı bir türlü bitirememiş. Zira o romana uygun alışılagelmiş bir iç ses yaratmayı reddetmiş yazarın kalemi. Bu yüzden hep yazmayı düşlediği Ben Ki Sultan Murat Han Gazi romanı, Sona Ermek romanının merkezine oturan bir malzemeye dönüşmüş.


Sona Ermek
Selim İleri
Everest Yayınları

Peki, niçin vazgeçememiş yazar yine de, yazamadığı o romandan, roman kahramanından? Bunun cevabını da romanın içinde anlatıcı yazar veriyor okura: “Çoğu kez kendini yazdın; Dördüncü Murad’ı yazarken de kendini yazıyordun… Murad’da kendini yazmak istiyordun.”(s.33)

Şu hâlde yazar anlatıcı (anlatıcı “ben”) ile yazmayı istediği Dördüncü Murad arasında bir özdeşlik kuruluyor. Çocuk Sultan Murad ile anlatıcının çocukluğu paralel ilerlerken romanın içinde, şimdiki zamandaki “ben” anlatıcı ile artık geçmişte kalan, çoktan ölmüş, yetişkin Sultan Murad’ın hayatı arasında da paralellikler, iç içe geçmeler var. Mesela kaygılar, yalnızlık, sevgi ihtiyacı, buna rağmen şiddete meyil… Onca kan dökmüş bir Sultan ve şiddeti ta içinde hisseden, bu duyguyu bastıran bir yazar, “ben” anlatıcı. İkiye bölünmüş kimlik… Hatta romanın ismi dahi hem Dördüncü Murad’ın hem anlatıcının paralel hayatlarına göndermedir sanki. Otuz yaşında ölen Sultan’ın hayatının sona erişi gibi, anlatıcı yazar için de artık bir otuz yılının daha olamayacağının idraki ile “Senden sonra ne olacak?”ın endişeleri… Büyük coşkularla yazılmış onca romandan sonra, sanatın dünyayı kurtaracağı iyimserliği de çoktan sona ermiş. Yine de kalemin işlediği bir son romandır sanki Sona Ermek.

Ama “yazmak dinmiyor” ikazıyla karşılaştığımız anda, yazar anlatıcının bu romanın son olmasını istemediğini seziyoruz. Zira yazmak öyle bir tutkudur ki, “Ölmek istemiyorsun, çılgıncasına yazmak istiyorsun…”(s.47) Bu satırlar, itiraflar, yazar anlatıcının samimiyeti; onu sadece kahramanı Sultan Murad ile değil, okuru ile de bütünlüyor. Elbette okur-anlatıcı-yazar bütünleşmesinde, kitabın “ben” dilinin de etkisi büyük.

Sona Ermek romanının içine yerleştirilen Dördüncü Murad karakteri ile hem tarihe bir insan malzemesi olarak bakan yazarın bir türlü yazamadığını söylediği iç roman başarılı bir şekilde ilerliyor hem de bu karakteri konu alan romanın niçin yazılamadığını anlatan asıl çerçeve roman. Böylece bilinç akışı ile romanın bütününe serpiştirilen zaman parçacıkları, geçmişe, şimdiye ve geleceğe ait anları nasıl ki çerçeve zamanın içinde toparlayabiliyorsa; Selim İleri aynı etkiyi, işlediği tema ile de romanın içine yerleştirilen bir başka romanla daha sağlamaya çalışmış. Bir nevi zamandaki geçişleri, yazdığı romanda iç içe geçirdiği temalarla da gerçekleştirmiş.

Dördüncü Murad, romanın özgül ağırlığını oluştursa da yazarın bir zamanlar birlikte güzel anlar paylaştığı “Kraliçe” karakteri önemli bir yer kaplar Sona Ermek romanında. Kraliçe’nin varlığı, romanın orasına burasına yerleştirilmiş ve okur tarafından sezilmesi istenmiş gizli merkezlerden biridir adeta. Romanda ismi geçmese de ipuçlarından onun Türk edebiyatının iz bırakan yazarlarından Peride Celal olduğunu anlarız. Yazardan 34 yaş büyük olan bu Kraliçe çoktan ölmüştür; doksanlarındayken. Ama yazarın şimdiki yaşlarındayken yazmak üzerine söyledikleri, yazarın zihnini meşgul eder hâlâ: “Yazmak isteği dinmiyor!” Anlatıcı yazar için de öyledir. Kraliçe’yi, şimdi yetmişlerine yaklaşmışken artık daha iyi anlar.

Sona Ermek belki son romandır; yazar, son romanı olmasını istemezken üstelik. Anlatıcı yazarın Abdülhamit’i, Milli Şef’i anlattığı yarım kalmış romanları vardır. Sonra bir anılar kitabı niye olmasın? Kraliçe’nin de böyle bir arzusu vardır. Üstelik başlığı da hazır: Dolap. Anılarının tıkıştırıldığı… Yazmış mıdır, bilinmiyor; yazdıysa da kim bilir nerede, kimin umurunda?

Romanda sadece Dördüncü Murad ya da Kraliçe değil, yazarın yıllar içinde okuduğu, onu derinden etkilemiş yazarlar ve roman kahramanları da kendilerine yer bulur. Mesela Tanpınar, onun Huzur romanının kahramanı Mümtaz, hatta Yaz Yağmuru hikâyesinin Sabri’si; mesela yazarın vazgeçemediklerinden yine V. Woolf ve onun Mrs. Dalloway romanının Clarisa’sı, mesela Mansfield, yüzyıllar öncesinden Goethe… Aynı anda iç içe geçerek, farklı mekânlarda ve zamanlarda yaşamış olsalar dahi, edebiyatı bütünleyen, kutsayan ve “ben” anlatıcının ruhu ile örtüşen, şimdiye taşınan isimler. Hepsi ölmüş, ama ölmemişlerdir aynı zamanda. Yaşıyorlar, anılıyorlar. Ya anlatıcı? O da anılacak mı? “Senden sonra ne olacak?” diye soruyor anlatıcı kendine. Yazarlar, eserlerini ruhlarıyla yazarlar. Oysa kitaplar dünya zamanına aittir. Dünya zamanında daha ne kadar yaşayacak eseriyle, eserleriyle?

Burada Selim İleri’nin uzun bir süredir “ben” anlatıcı dilini kullandığını, böylece kalemini özgürleştirdiğini, okur ile arasındaki duvarı yıktığını da hatırlatmak isterim. Yazar bu anlatım dili ile bir bakıma ruhuna ayna tutmuş ve yaşam deneyimlerini okuruyla paylaştığının işaretlerini vermiştir. Ancak bir taraftan da bunun endişelerini duyar anlatıcı “ben”. Zira “Anlatıcıya demişlerdi ki, kendini yazarak romancı olunmazmış.” (s.18) Aslında bu cümle bile anlatıcı “ben” ile yazarın aynılaştığının işareti olarak kurguya dâhil edilmiştir. Yine romanda zaman zaman bir iç dökme havası oluşturularak, anlatıcı “ben”in özeleştiri yaptığını da söyleyebiliriz: “Sevilen bir insan oldun, altmış sekiz yıl geçti, nankördün. Çıkarcı, küçük hesaplar peşinde, yeri geldi mi, sırasında bencil…” (s.147) Belki de Selim İleri romanlarını bu kadar etkileyici kılan, anlatımının yanı sıra, bu samimiyeti, sahiciliğidir.

Arka Kapak dergisi 31. sayı

Devamını Oku...