Sürgün Ağacında Sözcüklerden Bir Çelenk

Barış Tut

Kara kışın sonuna doğru, Paris’in güneydoğusundaki Vincennes’de, 1001 Sayfa Kitabevi’nin kitap denizinde iz sürüyorum. Aklım, nicedir evrenini keşfetmek istediğim Erri de Luca ve Tristan Garcia kitaplarının çağrısıyla sürüklüyor beni o cânım mekâna. Kitap adalarına doğru ilerlerken akıl az sonra yaşayacağını umduğu kavuşmanın heyecanıyla yanıp tutuşuyor. İki adanın arasındaki haşmetli sütuna sırtını vermiş, çekingen bir varoluşla soluklanan, siyah-beyaz fotoğraflı bir gömlek giydirilmiş beyaz bir kitap gözüme ilişiyor. Arthur Tress imzalı fotoğrafta, yüksekçe bir yerde duran, yetmişli yıllardan kalma bir televizyon kasasının içinden elinde otomatik silahla bir erkek çocuğu bakıyor. Kitabın üzerine geçirilen gömleğin açıkta bıraktığı gözlerinde Marx et la poupée ve Maryam Madjidi sözcükleri çakıyor. Kitabevi, birçok kitabın içine dikdörtgen kartlar koyarak okura kitabın kapılarını aralıyor. Ama karta gitmiyor elim. Kitabın perdesinde bir Tibet atasözü, “Vatan, çölde konaklanan yerden başka bir şey değildir.” ve Nâzım Hikmet’in “Yaşamaya Dair” şiirinden bir bölüm. Perdeye bakakalıyorum kestiremediğim bir süre boyunca. İçinde bulunduğumuz hoyrat zamanlarda iyiden iyiye seyrekleşmiş olağanüstü bir karşılaşma ânı bu. Bilincimi dört açıp teslim oluyorum bu karşılaşmanın beni taşıyıp götürmesine.

Perdeyi aralıyorum. Hapishane hücresinde bir adam elindeki taşa dikiş iğnesiyle bir adı kazıyor. Yaşamın kıyısına atılmış bir akrabasından, dünyaya gelmek üzere olan kız çocuğuna hediye. Sayfayı çeviriyorum usulca, yirmi yaşında genç bir kadın karnında yedi aylık bebeğiyle Tahran’da bir üniversitede yapılacak gösteriye katılmaya gidiyor. Üniversitenin koridorlarında ellerinde çivili sopalarla iki adam önünü kesiyor. Ötede açık bir pencere. Kadın, kısa bir süre içinde etine batacak çivileri düşünüp kendini pencereden atıyor. İkinci kattan boşluğa düşüş. “Ben düşüyorum ve sen boşlukta asılı bu karında beni terk ediyorsun. Beni kendinden dışarı atıyorsun. İlk terk edilişim. İlk gönül yaram. Kanatsız melek, çılgın sorumsuzum, tatlı katilim; tam o anda içimde önümdeki yaşamın tüm sıkıntılarının kök salacağı bir delik açtın.”

Bu sözlerle aldı beni sırlı dünyasına Marx ve Oyuncak Bebek. Tutkuyla bağlandım ona. Altı yaşındayken anadilinin topraklarından çok uzaklara göçmek zorunda kalan, gittiği yerde anadilini reddederek “öteki” dili öğrenen yazarın, insanın içine maharetle dokunmasını bilen kitabını anadilime çevirmek istiyordum. İnsanoğlunun kendini çıldırmışçasına teşhir ettiği zamanın ruhuna meydan okuyan bu kitap Türkiye’deki okurlarla buluşmalıydı. Madjidi’nin “romanı” kısa süre sonra Goncourt İlk Roman Ödülü’ne layık görüldü. İran asıllı yazar Fransa’da televizyonlarda boy göstermeye başladı, yazılı basında da hatırı sayılır bir ilginin odağı oldu. Profil Yayınları, kararlı bir ikna sürecinin ardından kitabın Türkçeye aktarılma hakkını elde etti. Bir solukta okuduğum kitabı aynı hızla anadilime çevirdim. Tamamlanan çember büyük yeni çemberin içinde sonraki dönüşüne başladı.

Goncourt Akademisi Başkanı Bernard Pivot, Madjidi’ye verilen ödülün gerekçesini açıklarken yazarın ortaya koyduğu “cesaret”in altını çiziyor. Yaşamını bütün çıplaklığıyla gözler önüne serme cesareti ve elbette fabldan masala, günlükten şiire türlü biçemi sahici bir ustalıkla anlatısının kurgusunda birleştirebilmesi. Anılan biçemlerin her birinin odağından okunabilir kitap. Aynı anda biri ve tümü kendini hissettirerek etki ediyor okurun zihnine.

Annesinin kendini pencereden boşluğa bırakmasına genç kadının karnında tanıklık eden Maryam, İran Devrimi’nin hemen sonrasında, komşu Irak’la girişilen –bütün savaşlar gibi– anlamsız savaşın ortasında Tahran’da karşılıyor çocukluğun ilk yıllarını. Komünist anne babanın evlerinde gizlice düzenlenen toplantılarda partinin maskotu haline geliyor. Militanların hararetle konuşup tartıştığı o toplantılarda, küçük kızı kalpten bir sevgiyle, idealist umudun parlak coşkusuyla bağrına basan Abbas’a adanmış kitap. “Gözleri gülümseyince, hatta gülümsemeyince bile parlıyor. Onda aydınlanmışların bakışı var. Abbas akan bir yıldız: Uzun bir yaşamı olmayacak, çünkü günün birinde vereceği tüm sevgiyi kalbi artık içinde tutamayacak. Bir gün patlayacak kalbi, umarım dünya onun da sevgisiyle sulanacak. Ben ona bakıyor ve tüm bunları yaşamla dolu büyük, siyah gözlerinde okuyorum.”

Bir sabah Abbas’ın annesi evlerine geliyor. Gecenin kör bir vaktinde gelip oğlunu götürdüklerini anlatıyor. Abbas alelacele plastik bir sandaleti ayağına geçirebiliyor, karga tulumba götürülürken annesi peşlerinden koşuyor sandaletin öteki tekini verebilmek için. Oğlunun ayakları soğuk asfaltın üzerinde üşümesin diye. Sonra yaşlı kadın çantasından plastik bir sandalet çıkarıp Maryam’ların masasının üzerine koyuyor sessizce. İşte oğlundan geriye kalan plastik bir sandalet. Abbas’ı hapishane avlusunda kurşuna diziyorlar.

Muhalifler için İran’da yaşamak gittikçe olanaksız hâle geliyor. Maryam’ın dayısı Saman da kısa süre sonra hapsin yolunu tutuyor. Annesi Besic’lerin elinden son anda kurtuluyor, bahçeye “tehlikeli” kitaplar gömülüyor, militan arkadaşlar tek tek yakalanıyor, ailenin babası Fransa’ya kaçmak zorunda kalıyor. 1986 yılında, Maryam altı yaşındayken, annesiyle birlikte İran’dan bin bir güçlükle çıkıp Paris’e babanın yanına ulaşıyorlar. Madjidi’nin ilk doğumu olarak nitelendirdiği süreç bir sürgüne bağlanıyor.

İkinci doğumla Maryam gözlerini Paris’in 18. Bölge’sindeki on beş metrekarelik bir çatı katına açıyor. İçinde tuvaleti, duşu olmayan tek göz odayla sürgün yaşamlarına başlıyorlar. Babanın ertesi gün karşıdaki fırından alıp getirdiği kruvasanlarla içlerindeki muazzam çatışma sahne alıyor: İran’daki alışkanlıklar ve kültürel kodlarla Fransa’daki günlük yaşam uygulamalarının karşıtlığında derinleşen bir savaş. Maryam, okulda Fransızca konuşmuyor, çıkan yemekleri yemiyor, öteki öğrencilerle oynamıyor. Aylarca direniyor bu yeni, “yabancı” yaşama. Aslında içten içe “onlar” gibi olmak istiyor. Şivesiz Fransızca konuşabilmek, onların oyunlarına dâhil olabilmek, İran’ı unutmak. Doğrusu, Fransa’nın “toplumla bütünleşme” anlayışı ve bunu dayatan eğitim sistemi bu durumu bilinçaltına ekiyor “yeni gelenlerin”: “Bizi siliyor, temizliyor, belleğimizi ve kimliğimizi yıkamak için Fransızca konuşanlar denizine atıyorlar, her şey tertemiz ve apaçık olduğunda, içimiz bir güzel boşaltıldığında, ödül sunuluyor: Bundan böyle Fransızların arasındasın, şimdiki görevin sana sunulan iyiliğe layık olmak. Ötekini kendi bünyene kabul etmenin tuhaf bir biçimi. Gelenle ‘kabul eden’ arasında son derece hızlı bir anlaşma yapılıyor; benim gibi olmaya çabalaman koşuluyla ülkemde olmanı kabul ediyorum. Nereden geldiğini unut, burada bunun bir önemi yok artık.” Maryam, bu genel temizlik işleminden geçirildikten sonra, Farsça konuşmayı reddediyor. Üniversiteye dek kulaktan dolma Farsça bilgisiyle ilerliyor. Okuyup yazamadığı, biraz konuşabildiği bir anadil. Üçüncü doğum, gerçek anlamda bir yeniden doğuş. Kökleriyle, anadiliyle, kimliğiyle, çiftkültürünün bir yanıyla barışıp kaynaşması. Önce Sorbonne’da Hayyam ve Sâdık Hidâyet yakınlığı fikrinden hareketle karşılaştırmalı edebiyat yüksek lisansı yapmaya karar veriyor. Ardından, 2003 yılında, altı yaşında ayrıldığı ülkesine 17 yıl sonra ilk kez geri dönüyor. Havaalanında, geride bıraktığı tüm aile üyeleriyle kavuşup kucaklaşıyor. Örtülere sarıp toprağa gömdüğü İran kültürü, dili, yaşam biçimiyle barışıp hasret gideriyor. Tam da bu süreçte sırılsıklam âşık olarak bu kez Fransa’ya dönmek istemiyor. Yeniden doğuşunda bile gelgitler, ruhsal çalkantılar eksik olmuyor: Yersiz yurtsuzluğun olmazsa olmaz hâli.

Maryam Madjidi’nin doğrusal ve zamandizinsel anlatımdan kaçınarak kurguladığı üç doğumlu yaşam parçaları, zamanımızın gerçeklerinden doğmuş ve o gerçekleri eğip bükme kudretine sahip bir Binbir Gece anlatısı sunuyor duyarlı okura. Değeri nedretinden ve sahici samimiyetinden gelen bir kitap Marx ve Oyuncak Bebek. Ne mutlu ki artık Türkçede!

Bu yazı Arka Kapak dergisinin 31.sayısında yayınlanmıştır.

Devamını Oku...