Turgut Uyar İle İkinci Yeni, Türkiye’nin Ana Şiir Damarı Olmuştur

Röportaj:  Yunus Emre Tozal, Erkan Şimşek, Esra Akbulak, İsa Karaaslan

Modern Osmanlı – Türk edebiyatları, Ermeni edebiyatı üzerine çalışmalar yürüten, aynı zamanda edebiyat sosyolojisi birikimiyle yeni okur tipleri ve okuma kültürü üzerine derinlikli tahlilleri olan Mehmet Fatih Uslu (1978) İstanbul Şehir Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümünde öğretim üyesi. Kendisiyle dergicilik ve sosyal medya ilişkisinde yeni okuma türlerini, azınlık edebiyatları özelinde Ermeni edebiyatının gelişim sürecini ve Turgut Uyar’ın İkinci Yeni’deki yerini konuştuk.

Bugün sizinle özellikle çalışma alanınız olan Ermeni edebiyatından sosyal medyaya, İkinci Yeni’den edebiyatın gelişim sürecine birçok alanda konuşmak istiyoruz. Çalışma alanlarınızdan biri olan edebiyat sosyolojisi bağlamında dilerseniz konuşmamıza dergicilikle başlayalım. Farklı olduğu iddiasında olan ama arka planına baktığımızda sloganlardan ve fotoğraflardan oluşan tek tip dergilerin hızla çoğaldığını görüyoruz. Hem nitelik olarak hem böyle bir arz-talep ilişkisi içerisinde siz nasıl değerlendiriyorsunuz bu durumu?

Ben o dergileri yeni nesil popüler kültür dergileri olarak görüyorum. İlk bakışta şu görünüyor, Leman dergisi ve çevresindeki dergilerin yerini aldı bahsettiğiniz yayınlar. İlginç bir değişim bu, çünkü mizahın ve özellikle karikatürün merkezde olduğu bir popüler kültür alanının, büyük ölçüde “bir tür” edebiyat tarafından ele geçirildiğini görüyoruz. Üstüne bu bir tür edebiyatta mizah oldukça geride. Onun yerine bolca, nostalji, romantizm ve kişi yüceltmesi var.

Her dergide bir Yaşar Usta var örneğin.

Lemanvâri dergilerde putkırıcılık çok daha önemliydi. Gezi’de gördüğümüz dil belki de bir ölçüde oralarda pişti, sonra sosyal medyaya akarak yeni bir hal aldı. Bu yeni dergilerde ise mizahı araç edinen putkırıcı tavır ikinci plâna düşmüş görünüyor. Bozmak, kırmak yerine, yücelterek katılaştırma eğilimi önde. Söz konusu dergilerde asıl metânın bu eğilimin ürettiği metinler olduğu kanaatindeyim. Neden özellikle genç okur yazarlar, ki artık çok daha geniş bir edebiyat izlerçevresi var karşımızda, bu türden bir kültürel tüketimi tercih ediyorlar tek bir nedenle açıklamak kolay değil.

Benim aklıma iki cevap geliyor açıkçası. Biri politik bir zeminlerinin olması, 15 yıllık iktidara karşı beslenen ideolojik bir duruş, ikincisi de sosyal medyanın hızla gelişim süreci… Bir şekilde devinim var ve zaman da biraz kendisini tekrardan üretiyor.

Evet, yüceltme eğiliminin içinde çoğunlukla romantik muhalif bir tat var.

Bir de şu var, Selim İleri’den Mustafa Kutlu’ya, Ara Güler’den Ebru Ceylan’a, Alberto Manguel’den Sezen Aksu’ya artık maddi bir beklentisi olmayan isim de bu dergilerde. Sanki gençler istihdam ediyor bu isimleri.

Bu da yeni kültür talepleriyle ilgili bir durum olsa gerek… Nostaljinin bu kadar merkezde olduğu dergilerde “eski isimler”in değer bulmasına şaşmamalı. Elbette ortada yeni bir kültürel tüketim biçimi söz konusu. “Öyle bir şey ver ki bana” diyor okur burada, “Kolay olsun, hızla tüketebileyim, ondan kolayca estetik bir tatmin bulayım”. Bu dergiler söz konusu arzuya dolaysız cevap veriyor. İlk bakışta sığ ve tatsız görünse de aslında ben buna çok olumsuz bakmıyorum. Söz konusu dergilerin bir yandan kültürel alanı genişleten bir iş yaptıklarını görmek lazım. Bazıları çok katılmayacaklardır bu dediğime ama ben bu sürecin yeni okur kitlesinin de yetişmesini sağlayan bir işlevi olduğuna inanıyorum. Bu dergilerin genç okurlarının bir yerde bunlardan aldıkları hazzın kolay tüketilirliğinin farkına varıp, daha derin sulara yelken açacağını ummamız hayalcilik değil.

Enis Batur ile dergiciliği ve üretilen edebiyatı konuştuğumuzda 1965-80’li yıllar arasında üretilen edebiyatla 2000-15 arasında üretilen edebiyat arasında müthiş farkların olduğunu, hangi açıdan bakarsak bakalım edebiyatın yönünün değiştiği üzerine konuşmuştuk.

Bir açıdan katılmamak mümkün değil buna ama bunu söylerken 80 öncesi edebiyatı özellikle son yıllarda çok daha yoğun değerlendirip yücelttiğimizi unutmamak gerek. Oğuz Atay’ları, Sabahattin Ali’leri, Yusuf Atılgan’ları, İkinci Yeni’yi, dönemin kadın yazarlarını vs. yücelttik, popülerleştirdik hem de klasikleştirdik. Ayrıntılı bir harita var elimizde artık. Oysa şu an içinde bulunduğumuz dönemin dinamiklerini aynı netlikte kavramak için erken. Şimdi ise bu klasikleştirme sürecinin içinde büyüyen neslin edebiyatını okuyoruz. Hem onunla beslenip, hem onu aşmaya çalışan neslin edebiyatını.

İkincisi, muazzam bir alan genişlemesi var… 98-99’da Boğaziçi Üniversitesi Edebiyat Kulübü’nde sık sık ne kadar az film çekildiğini, ne kadar az roman yazıldığını konuştuğumuzu hatırlıyorum. Rakamlar en çok iki haneliydi, tam hatırlamıyorum ama 60-70 roman yayımlanıyordu yılda mesela. İyi bir okurun bir yılda okuyabileceği sayıda roman demek bu. Şimdi ise belki bir yılda yayımlanan ilk roman sayısı yüzlerle ifade ediliyor. Artık her köşede onlar var, ilk romanını yazan, ilk kısa metrajlısını çekmiş uzununu çekme hayali kuran gençler…

Tüm bunları göz önüne aldığımızda, o klasikleştirdiğimiz isimleri şimdinin isimleriyle karşılaştırmak kolay değil. Şu hataya da düşüyoruz bugünkü edebiyatı konuşurken, hemen popüler, ikonlaşmış isimlerin kitaplarını konuşmaya başlıyoruz, örneğin akla hemen Emrah Serbes geliyor, sonra Ankara edebiyatı, o maço dil, o dilin etrafında kümelenen erkek yazarlar, Afili Filintalar… Bu sanıyoruz dönem edebiyatını ama alan elbette bundan ibaret değil. Örneğin Türkiye yoğun bir İslami tartışma, tartışmalar süreci yaşadı, hâlâ yoğun bir şekilde yaşıyor. Bunun bir ölçüde edebiyata yansıması oldu. Selçuk Orhan bu dönemde 40 Hadis diye bence çok önemli bir roman yazdı, ama konuşulmadı. Dergiler görmedi, kimse üzerine uzun boylu düşünmedi. Hâlbuki 40 Hadis de aynı dönemin, aynı kuşaktan bir yazarın ürünü… Belki de yirmi sene sonra bir klasik olarak değerlendirilecek. Dolayısıyla bu hacim büyüklüğünde bu sarhoşlukta edebiyatın dönüşüm sürecini ayrıntılarıyla tespit etmek kolay değil. Hele internet’in açtığı imkânlar önümüzdeyken. Örneğin 18 yaşında bir genç wattpad’te bir roman yazıyor, roman sonra kitap olarak yayımlanıyor, bir senede 80 bin nüsha satıyor ama hiçbirimiz bu genç arkadaşı tanımıyoruz. Söz konusu genişlemeyi de çok zaman kolay ve indirgemeci tepkilerle değerlendiriyoruz. Oğuz Atay’a eşdeğer yazar yok artık diyoruz, ya da o kadar şiir yazan genç var ama bir İsmet Özel çıkmıyor diyoruz.

Biraz da hâkim dil böyle bir söylem oluşturmuyor mu sizce, örneğin İletişim Yayınları’nda roman ve öykü türünde yayımlanan kitapların belki %80’i taşra edebiyatı, o maço dil… Sanki herkeste edebiyatla ancak var olabilirim düşüncesi oluşmuş durumda. Bir şekilde edebi olana kayıyor ve günlük meseleyi edebi olanla bir araya getirerek derdini edebiyatla anlatmanın peşine düşüyor, örneğin taşra meselesi buna uygun olduğu için patlak verdi, formüle en çok uyan alanlardan biri.

Kültür tüketiminin ve edebiyatın genişleyen alanında bir yanda iktisadi kazanç ve özellikle sosyal medyayla başka bir yere varan bir life style meselesi var. Burada oluşan kültürü üretme-tüketme dinamiklerinin belli kalıpları var, oyunu oynamak isteyenler bu kalıplara uyuyorlar. OtKafaCins gibi dergilerde yazmanın örneğin aslında nispeten önceden biçilmiş kalıpları var, buralarda yazınca mecranın tüketim kalıplarına karşılık gelecek şeyler yazıyorsunuz.

Öte yandan biz çok boyutlu bir kayıp hikâyesinin, hikâyelerinin içindeyiz. Buradan çıkan bir estetizasyonla ağzına kadar doluyuz. Dünya bozulurken, yaşadığımız memlekette, İstanbul’da tarih yok edilirken, kent kalabalıklaşırken, o eski Perihan abla günleri geride kalmışken, Osmanlı’yı kaybetmişken, köyü terk etmişken, “eski” Türkiye’yi nereye gittiği belirsiz bir “yeni” ile değişirtirirken bambaşka özlemlere gark oluyoruz. Bu çoklu özlemler dünyasının kültürün esas tüketim nesnesi olduğu birkaç yılı yaşadığımız düşünüyorum. Leyla ile Mecnun’da bunu çok iyi yakaladılar mesela. İşte bu özlemler alemi içinde taşra da bir yere oturuyor, maço dil de, Ankara da, bugün zedelenen o eskisi gibi tecrübe edemediğimiz erkekliğimiz de.

Hocam kendi çalışma sahanızı da konuşalım istiyoruz. Uzun zamandır Osmanlı edebiyatındaki Ermeni ve Türk yazarların metinlerini karşılaştırmalı biçimde okutuyorsunuz. Bu alanda kitaplar çevirdiniz. Azınlık edebiyatı Türkiye’de gerçekten imparatorluk bakiyesi bir toplum olmamıza rağmen ve modern edebiyatın asıl kurucuları azınlıklar olmasına rağmen bir tür görülmeyen bir saha, isterseniz buradan başlayalım.

Öncelikle şunu belirtmekte fayda var, Osmanlı’da edebiyatı konuşurken azınlık edebiyatı ifadesi doğru değil. Bugün için elbette bu kavramı kullanabiliriz ama Osmanlı ulus devletten farklı bir siyasi varlık; içinde farklı milletleri, dilleri, dinleri barındıran bir imparatorluk var karşımızda. Dolayısıyla başka bir yurttaşlık anlayışı var. Tüm bu gruplar kendi dillerinde ve ya da başka dillerde ama kendi alfabelerinde edebiyatlar üretiyorlar. Bunlara Osmanlı edebiyatları demek daha doğru…

Ben modern edebiyatla ilgiliyim. Özellikle 1850’den sonra ve 19.yüzyılda Osmanlı’nın farklı dillerinde üretim süreci müthiş bir şekilde hızlanıyor, hacim kazanıyor ve Osmanlı özellikle de İstanbul, pek çok farklı dilin edebiyat merkezi haline geliyor. Kent, dünya edebiyatları tarihinde benzerini az görebileceğimiz bir zenginliğe evsahipliği yapıyor. Sorunumuz şu ki Cumhuriyet’ten bu döneme bakıp, Osmanlı edebiyatının tarihini yazarken çokça budamış, çokça görmezden gelmişiz. Belli ideolojik vasatlara bağlı tarihyazımı edebiyat tarihinin yazımını da baştan aşağı belirlemiş.

Aslında, filoloji alanı dünyanın her yerinde ideolojik belirlenimlere yoğun şekilde maruz kalan bir saha. Bu anlamda Türkoloji’nin, Türk Dili ve Edebiyatları bölümlerinin meydana getirilmesinde ulus devletin hâkim söylemi biçimlendirici olmuş. Şimdi işte yeni eğitim ve araştırma tavrımızı oluştururken, hem bu hâkim söylemin eleştirisini yapmak ve bugüne kadar bu çerçevede daraltılmış ve eksiltilmiş bir bilgi üretme biçimini çoğullaştırmak, eksik bıraktıklarını hatırlamak, dolayısıyla onu “daha hakiki kılmak” çabası benim kendimce emek vermeye çalıştığım yer…

Peki, Türkiye’de bu kadar tartışmanın içerisinde bu konuları çalışırken zorlanmadınız mı?

Yurtdışında, doğrudan Ermeni edebiyatı ve Ermenice çalıştığım için, hep “Yahu sana çalıştırırlar mı bu konuları” diyorlardı ama hiç zor olmadı yakın zamana kadar. Tabii, insanlar böyle bir alanla ilgilendiğinizde “derin” nedenler arıyor. Kimse kolay kolay bunun hayatın, akademik maceranızın sonucunda vardığınız bir yer olduğuna inanmak istemiyor.

Köken olarak Ermeni misiniz?” Sorusu geldi mi size hiç?

Bu çok sık karşılaştığım bir soru. (gülüşmeler…) Ermeniler de Türkler de soruyor bunu. Birkaç yıl evvel Ermenistan’da bir konferansta tek Türk konuşmacıydım. Orada tanınan önemli bir Ermeni araştırmacı geldi, aslen Ermeni misiniz dedi, yok değilim dedim. O zaman dedeler ninelerden biri Ermeni olmalı dedi, bildiğim kadarıyla yok dedim. O zaman Kürt Alevisiniz dedi, değilim dedim. Mümkün görmedi durumu, inadıramadım bir türlü.

En son Aras Yayınları’ndan yayımlanan Zabel Yesayan’ın Sürgün Ruhum kitabını çevirdiniz. Ermeni edebiyatına yönelik çalışmalar, merak ve ilgi artıyor mu, neler gözlemliyorsunuz?

Giderek artan bir ilgi var ama cılız bir artış bu. Özellikle birkaç sene evveline kadar yükselen bir trend vardı, o zayıflamaya başladı. Ülkenin halleriyle alâkalı tabii ki bu. Bir dönem bu meseleleri konuşmanın önemsendiği bir dönem yaşadık. Ama şimdi ibre tersine dönmüş durumda; artan milliyetçilikle beraber, konuşmak ve tartışmak zorlaşıyor. Bu hikâyede Zabel Yesayan’ın enteresan bir yeri var. Türkiye’de özellikle feminist çevrelerde yıllardır ortada kitapları olmamasına rağmen çok bahsedilen bir yazardı. Üsküdarlı, ilk üniversite okuyan Osmanlı kadını, Fransa’da Sorbonne’da felsefe ve edebiyat okumuş. 1895’te gitmiş, o dönemlerde Üsküdarlı bir kızın Paris’e okumaya gitmesi az uz şey değil. Orada Fransız edebiyat çevrelerini tanımış ama Ermenice gazete ve dergilerde yazmaya da devam etmiş. Erkeklerin hâkim olduğu edebiyat alemine kendini kabul ettirmiş, 20’den fazla eser vermiş. Istırapla dolu bir hayat elbette. 1915’i yaşamış, 1930’larda Sovyet Ermenistan’ına yerleşmiş ama birkaç yıl sonra Stalin rejimi tarafından tutuklanmış, nasıl olduğunu bilmediğimiz bir şekilde hayatını kaybetmiş. Türkçede sadece 1930’lu yıllarda yazdığı çocukluk anılarını içeren Silahtar’ın Bahçeleri’nin İngilizceden çevrilen bir kısmı vardı. Ben de hakkında bir kitap yazmak için yola çıkmıştım ama önce eserlerinin ülkemiz okuruna ulaşmasının önemli olduğunu düşündüm. Bunun üzerine romanlarını çevirmeye başladım, iki tanesi yayımlandı, bir üçüncüsü de yetişecek inşallah yakın zamanda.

Bu süreçte gördüğüm entelektüel çevrelerde çok olan ilginin ve merakın genel okura çok yansımadığı oldu. İlk çevirdiğim Meliha Nuri Hanım ilgi gördü, 2. baskıyı yaptı. Çanakkale savaşında bir Türk kadın hemşireyi anlatıyor… 1926’da yazmış. İlginç bir kitap bu bağlamda, belli özellikleriyle de Halide Edip’in Ateşten Gömlek’ini andırıyor. Tabii şu var 1915 sadece Çanakkale’nin değil Tehcir’in de yılı. Kitap çok ince bir şekilde bu çakışma üzerine kurulmuş. İlgi biraz da bundan oldu sanırım. Ama ikinci çeviride, yani Sürgün Ruhum’da o ilginin düştüğünü gördük.

Türkçede var olan özellikle Aras Yayıncılık’ın bastığı Ermenice edebiyat eserleri ise çoğunlukla geçmişi, kaybedilmiş yaşamı hatırlayan öyküler, hatıratlar diyebiliriz. Margosyan ve Mintzuri gibi nostalji hissiyle yükle ve çoğunlukla taşrayı, kırı anlatan metinler en çok ilgi görenler.

Bütün mesele aslında dönüp dolaşıp hesaplaşmamakta kitleniyor. Arka planda hesaplaşılmamış bir 1915 varken, toplum da ilgi göstermiyor. Ya da Margosyan’ı okuyan yine bizi, Diyarbakır’ı anlatıyor diyor, yani Margosyan’ı da kendine çekiyor “bizi anlatıyor” diyerek… Edebiyatı biraz da gerçeklere şahit tutmak için okuyoruz.

Evet, kesinlikle katılıyorum. Bizim bu meseleye ilgimizin nedeni belli. Ermenice edebiyatı herhangi bir başka dilin edebiyatı gibi konuşamamamızın sebebi ortada ve o sebepler bir yaklaşım tarzı oluşturuyor. Zeminde kocaman bir unutmak hatta daha doğru bir ifadeyle inkâr meselesi var. Dolayısıyla özellikle 1915’ten sonraki Ermenice edebiyatı konuşmaya başladığımızda, etik mesele estetik meselenin önüne geçmeye başlıyor. Burada da özellikle genel okur kitlesi bakımından zor aşılır bir bariyer oluşuyor.

Biraz bu ayki dosya konumuzu da konuşalım istiyoruz. “İkinci Yeni” adlandırması Türk edebiyatında epey tartışılan alanlardan biri… Muzaffer Erdost’un 1956’da Pazar Postası’nda yazarak bu kadar farklı ismi bir araya getirebilmesi halen Türk edebiyatında sıcaklığını koruyor. “İkinci Yeni” olarak adlandırılan bu hareketin içinde şüphesiz geçmişle irtibat anlamında Turgut Uyar’ın ayrı bir yeri var. Siz Turgut Uyar’ı İkinci Yeni’de nasıl konumlandırıyorsunuz? Geleneği nasıl anladı nasıl aktardı?

İkinci Yeni’yi nereden okuyoruz, öncelikle bunu konuşalım. “Türkiye’de modern edebiyat tam anlamayla nereden başlar?” sorusunu sorduğumuzda “1950’lerden başlar” cevabı hiç de yabana atılacak bir cevap değil bana kalırsa. Romanda aklımıza hemen hemen Atılgan, Tanpınar; şiirde ise İkinci Yeni’nin gelmesi bu bağlamda önemli bir kırılmaya işaret ediyor. Sanki bir yere kadar “yarım bir modernlik”le idare etmişiz, bunlarla tam oluyoruz. Burada İkinci Yeni’de, özellikle de biçimsel düzlemdeki kopmayı tartışmak önemli. Kendinden öncesine benzemez yeni bir estetik tavır, yeni bir varolma biçimi edinebilmiş bir şiir tarzını konuşmaya başlıyoruz artık.

Kendini icat eden bir şiir diyebilir miyiz İkinci Yeni için?

Elbette, bu bağlamda ben Turgut Uyar’ı geleneğe, kendinden öncesine, Osmanlı’ya bağlayan yorumların kuvvetsiz yorumlar olduğunu düşünüyorum. Yazdığı Divan kitabından ve başka bazı şiirlerinden hareketle “kendinden öncekileri özümsemiş, geleneği benimsemiş” yorumları yapılıyor ama bu görüşlerin aceleci olduğu kanaatindeyim.

Bu yorumunuza katılmamak mümkün değil, çünkü Divan’dan faydalanarak gelenekle ilgili bir probleminin olduğunu ortaya koyuyor. Sanki o formdan faydalanıyormuş gibi ama içini boşaltarak… Bunu da öyle ustaca yapıyor ki, bir anlamda İkinci Yeni dendiğinde akla gelen ilk isim oluyor.

Evet. Elbette Edip Cansever, Sezai Karakoç, Ece Ayhan, Cemal Süreya isimleri de çok önemli ama İkinci Yeni’nin merkeze taşınarak Türkiye’nin ana şiir damarı olması hikâyesinde en önemli aktörün Turgut Uyar olduğu kanaatindeyim. Onun, ismini saydığım dönemdaşlarına göre çok daha zor özetlenebilir, daha çoğul bir şiir yazdığına inanıyorum.

Diğer şairlerde varoluşçuların izleri çok belirgin bir şekilde görülüyor, hemen kendini belli ediyor; sürekli bunalımları var, psikolojik sıkıntılar var ama bunun bir çaresi yok onlarda. Çareyi hissettirmiyorlar bize, örneğin Cansever’i okuyorsunuz bunalımı hemen hissediyorsunuz, Turgut Uyar da ise farklı bir damar var.

Evet. Edip Cansever’de şiirini kendi kanından damıtan bir şairle karşı karşıyayız.

Garip akımına baktığımızda, estetik olarak ideolojik olarak, topluma bakış açısı olarak hepsinin tek parti sisteminin şairleri olduğunu görüyoruz, örneğin Melih Cevdet de Orhan Veli de klasik memurlar. İkinci Yeni’dekiler memurlar ama Demokrat Parti ile bir kırılma var. Dünyada da epey gelişme yaşanıyor tam da o sıralarda. Cemal Süreya bu durumu Yarımada şiirinde “Biz yeni bir hayatın acemileriyiz” diye adlandırıyor. İkinci Yeni’nin bu yaşadıklarını nasıl bir sosyolojik zeminde konumlandırabiliriz?

Malûmunuz bu çok tartışılmış bir konu. Dönemin toplumsal ve iktisadi arkaplanını kolay özetleyebiliyoruz. Hakikaten bizde modern kent yaşantısı 1950’lerle beraber çok daha kuvvetli hissediliyor. Tarımda makineleşme, köyden kente büyük göç dalgaları, bulvarlar, geniş yollar, gecekondulaşma süreci… Toplumsal hayatta bir kırılmanın yaşandığı çok açık… İkinci olarak ise bizim için önemli olan kültür hayatının denetim tarzındaki değişiklik… Cumhuriyet’in ilk onyıllarında edebiyat ve kültür hayatı neredeyse tamamen devlet kontrolünde. Kültür hayatının bazı failleri belki 1920’lerin başlarında bir tür özgürlük hissiyle dolular, ama sadece birkaç yıl içinde devletin tüm alanın kontrolünü eline aldığını görecekler. Devlet kültürel alanı sonuna kadar belirleyen bir konumda… İşte bunun belirli ölçüde de olsa kalktığını söyleyebiliriz İkinci Yeni’nin ortaya çıktığı dönemde. İkinci Dünya Savaşı senelerinin karanlığından sonra, göreli bir özgürlük ortamı içinde doğuyor İkinci Yeni. Edebi kırıcılıkları politik kırıcılığa tekabül ediyor muydu, sorusuna evet demek mümkün olmasa da, bu şairler avangard bir iş yaptıklarının bilincindelerdi. Böylelikle İkinci Yeni yeni bir imkânın şiiridir diyebiliyoruz.

Bir de edebiyat eleştirisinin gelişimini de İkinci Yeni’den bugüne masaya yatıralım. Edebiyat eleştirisi yapmak aynı zamanda edebi bir üretim midir?

Edebiyat eleştirisi Türkiye’de, edebiyatın gelişiminin arkasında koşan bir süreç oldu her zaman. Edebiyatın kendisi kadar zengin ve üretken olmayan, onun zenginliğine cevap veremeyen bir alan… Bunun belli sebepleri var, ama benim ilk aklına gelen, biraz da kendim içinde bulunduğumdan olacak, üniversite. Üniversitenin, özellikle Türk edebiyatı bölümlerinin edebiyat eleştirisinin kavramsal imkânlarına sırtını dönen, edebiyat teorisi birikimden beslenmeyi neredeyse düşmanlık olarak gören bir tavra sahip olduğunu görüyoruz. Bununla hâlâ mücadele ediyoruz, hâlâ üniversite bu tavrını değiştirmemek için direniyor, örneğin okullarda doğru düzgün teori dersleri yok. Kavramsal düşünce önemsenmiyor… Başka dillerin tecrübeleri önemsenmiyor.

İkincisi, bizde edebiyat eleştirisini yapanlar büyük ölçüde yine edebiyatçılar olmuş… Burada da eleştiri büyük ölçüde deneme türünün içine, hatta köşe yazılarına sıkışmış. Buna alternatif sağlayan eleştirmenlerin ortaya çıkması nispeten yakın zamanda gerçekleşti. Evrensel akademik üretimden feyz alan, edebi eleştirinin daha kavramsal ve teknik bir şey olduğunun farkına varan, farklı disiplinlerden beslenmeyi önemseyen bir tavır için çok beklemek gerekti.

Bir de çeviri meselesi var tabii… Yakın zamana kadar yalnız Türkçe metinler okutarak bir teori dersi vermek neredeyse imkânsızdı. Ama son yıllardaki çeviri zenginliğiyle bugün başka bir yere vardık. Edebiyat öğrencileri için sadece Türkçede kalarak bile bu yeni imkânlarla kendini yetiştirmek mümkün artık. Bu durum gelecekte nereye gidecek bilmiyorum ama gidişatın kötü olduğu kanaatinde değilim. Kuleler yıkılıyor, bahsettiğim katılıklar su alıyor. Bugün edebiyat öğrencisi hiç olmadığı kadar özgür, analitik düşünceye ve başka disiplinlerin birikimine açık bir havayı teneffüs ediyor. 

Arka Kapak dergisi 25. sayı

Devamını Oku...