Underground Arabesk’ten Bob Dylan’a Müziğin Ontolojik Arayışı

Selçuk Küpçük

Türkistanlı Farabi’den İstanbullu Itri’ye kadar gönül coğrafyamızın ortak ruh iklimini oluşturan derin zihin hattına, Kainatın asıl müziğini duymak için kalbindeki o büyük gürültüyü susturabilenlere, Bize hep Allah’ı hatırlatan yağmurun hakikatli sesine, Ve Müslüm Gürses’e…

Güven Adıgüzel / Perilerin Dili

Genç kuşak şair, yazarlardan Güven Adıgüzel geçtiğimiz aylarda oldukça ilginç bir kitap sundu okuruna. Perilerin Dili (İzdiham Yayınları) adını taşıyan çalışma birbirinden farklı coğrafyalarda müzik üreten, icra eden sanatçılar üzerine kaleme alınmış denemelerden meydana geliyor. Müzik merkezli okumaların yapıldığı kitaba Adıgüzel’in “Perilerin Dili” ismini koyması çok bilinçli bir tercih olduğunu göstermekte. Netice itibariyle “müzik” kelimesinin etimolojik kazısına çıkarsak kendimizi Yunan mitolojisinin bahçesinde buluruz. Çünkü mitolojiye göre sayıları dokuz olan esin perilerinin ismi “mousa”dır (“müzik” buradan gelir) ve ellerinde enstrümanlar mevcuttur. Bu perilerin sanatsal yaratıcılık taşıyıp aynı zamanda Zeus ve bellek tanrıçası Mnemosyne’nin kızları olduklarını biliyoruz. Dolayısı ile mitolojik koridor üzerinden devam edersek mousa’ların insanlık için zihin merkezli potansiyel, güç, yaratıcılık ve hafıza oluşturduklarını söylemek mümkün.


Perilerin Dili
Güven Adıgüzel
İzdiham Yayınları

Perilerin Dili’nde konu edinilen bütün isimlere baktığımızda ortaya koydukları müzikal varoluşlarının ciddi felsefi-zihinsel bir arka planları bulunduğunu, yaratıcılıklarında beşeri olanın üzerine çıkma, onu aşma çabalarının yer aldığını ve ürettikleri sanatsal pratikler ile gerek kendi medeniyetlerine ve gerekse büyük insanlık medeniyetinin hafızasına derin izler bırakmak gibi etik, estetik kaygı taşıdıklarını görüyoruz. Bu yüzden kitaba konu olan sanatçılar Farsçadan Türkçeye, Arapçadan Boşnakçaya, İngilizceden Çingene diline kadar birbirlerinden farklı kelimeler ile evrene şarkılarını söyleseler bile aslında kendilerine bu ilhamı veren perilerden devraldıkları çok daha kuşatıcı bir söz ambarından konuşmaktadırlar. İslam inanç kültürünün en kıymetli hazinelerinden olan tasavvuf da bu yaklaşımdan çok uzak değildir. Sufilere göre insanlar dünyaya düşmeden evvel ruhlar âleminde zaten müzik duyuyorlardı. Orada tadılan sükûnet, alınan psikolojik lezzet o kadar huzur verici idi ki dünya insanoğlu için artık bir sürgün yeridir ve ruhumuz hep müziği ilk duyduğu yere, âna geri dönmek için çabalar. Bu çabayı hiç bırakmayanlar insan-ı kâmil olurlar. Bu manevi mertebe insanoğlunun düştüğü yerden kalkmasıdır. Müzik duyduğumuz zaman ruhumuzun hemen tesir altına girmesinin sebebi işte ruhun ilk yaratılış âleminde duyduğu sese ilişkin büyük arayışının neticesidir bir bakıma.

Güven Adıgüzel, kitabında yer verdiği ve benim çoğunu değişik dergilerden okuduğum müzik yazılarında bu bahsettiğimiz varoluşsal kaygıya sahip sanatçıları merkez almış. Çingene müziğinin çok büyük sesi Esma Recepova’yı okurken de bunu anlıyoruz, Beyrut’un gözyaşlarını taşıyan Feyruz’u ya da Bosna Savaşı’nın ağıtlarını yakan Boşnak Dino Merlin’i okurken de… Recepova’nın mesela, kurduğu derneği ile yoksullara yardımlarda bulunduğunu, evlatlık olarak bağrına bastığı 50 kadar çocuğa analık yaptığını, binlerce yardım konseri verdiğini okuduğunuzda veya modern dünyanın tam orta yerinde sırf Müslüman kimlikleri yüzünden katledilen Boşnak kardeşlerine destek vermek amacıyla cephe cephe gezen, vatanının sesini, acısını, uğradığı katliamı kulaklarını tıkamış dünyaya duyurmak için birçok ülkede konserler düzenleyen Dino Merlin’in hayatına dâhil olduğunuzda kesinlikle sıra dışı sanatçılar ile karşı karşıya geldiğinizi anlıyorsunuz. Bu açıdan Adıgüzel, müziği salt ticari meta, beşeri bir sanatsal pratik halinde algılamanın zihinsel fakirliğinde debelenen sanatçılardan çok, bambaşka kaygılar taşıyan önemli isimler üzerine düşünmüş.

Her ne kadar son zamanlarda ardı ardına kitaplar yayınlansa da Türkiye’de müzik üzerinden sosyolojik, psikolojik, tarihsel çözümleme yapan nadir yazar var. Akademyanın duvarlarına ve hatta gettosuna sıkışmış ve ele aldığı konular bakımından çoğu hurda niteliğine sahip yüksek lisans, doktora tezleri özelliği taşıyan çalışmayı zaten dikkate bile alamıyorum. Burada önemsenmesi gereken şey, Türkiye’ye dair mesele edinilen bir durumun bulunup bulunmadığıdır bana göre. Güven Adıgüzel bu açıdan dünyanın farklı topraklarında eser ortaya koyan ve ürettiği çalışmalar ile diğer müzisyenlerden ayrışan, müziği daha varoluşsal kaygılar ile algılayan birçok sanatçının ortak yaratıcılık ve bellek taşıdığını gösteriyor bize. Müslüm Gürses üzerine olan yazısında ele aldığı ana tema ile Tom Waits’i anlamaya çalışırken izlediği temanın nasıl örtüştüğünü, arabesk kavramının nasıl birden bire Amerika’ya kadar genişleyebileceğini hayretler içerisinde okuduğunuzda, kitapta üzerine kafa yorulan bütün isimlerin aslında kolektif bir müzikal varoluş taşıdıklarını görüyorsunuz. Bu müthiş bir şey… Tabi Güven Adıgüzel benim gibi iyi bir arabesk müzik dinleyicisi. Bu, kitabında ele aldığı müzisyenleri okuma biçiminden de belli oluyor. Ben aslında Perilerin Dili’nin baştan sona bir arabesk kitabı olduğunu dahi söyleyebilirim. Arabesk üzerine derli toplu müzikal kültürü bulunan herkesin kitaptaki metinlerde böyle bir izleği sürmesi pekâlâ mümkün… 1989’da 2., 3. sınıf gazinoları gezip arabesk müzik üzerine doktora tezi yapmak amacıyla Türkiye’ye gelen Amerikalı müzikolog Martin Stokes’e kadar kimse bu meseleye kafa dahi yormuyordu. Hatta Marksistler, solcular seçkinci bir eda ile arabeskin toplumu uyuşturduğunu, sağcılar ise geleneksel müziği yozlaştırdığını bol bol söylerlerdi.

Yeri gelmişken kitabın ilk sayfalarındaki ithaf metnine de değinmek isterim. Adıgüzel şöyle bir ithaf yapmış : “Türkistanlı Farabi’den İstanbullu Itri’ye kadar gönül coğrafyamızın ortak ruh iklimini oluşturan derin zihin hattına, Kainatın asıl müziğini duymak için kalbindeki o büyük gürültüyü susturabilenlere, Bize hep Allah’ı hatırlatan yağmurun hakikatli sesine, Ve Müslüm Gürses’e…”. Ben bu ithafta geçen isimleri ve bahsedilen coğrafi hattı çok önemsediğimi belirtmek isterim. Meselenin Müslüm Gürses’e bağlanması da önemli. Çünkü Orhan Gencebay’ın söyleşilerinde sıkça bahsettiği gibi içerisinde kendi “serbest çalışmaları”nın da olduğu ve bu topraklarda toplumsal karşılığı bulunan, halkın bizatihi belleğinde taşıdığı ve devletin ceberrut yasaklarına rağmen kendisine sivil dinamikler üzerinden yol aralayan arabesk müzik, Meragi’den bugüne uzanan büyük hattın kıymetli durakları arasındadır. Ve üretildiği, pazarlandığı Unkapanı’nın özgürlükçü, cesur yaklaşımları 1970’lerden itibaren modern müziğimizin teknik gelişimine büyük katkılar sunmuştur. Bu hattın müzikal olduğu kadar tarihsel ve kültürel ehemmiyet taşıdığını da düşünmek lazım.

Yine aynı şekilde meselenin “gürültüyü susturabilenlere” bağlanması müziğin ontolojik biçimde kavrandığını gösteriyor ki bu, mitolojik bakış ve tasavvufi birikim açısından da aşkın bir yeri işaret eder. Bu bir anlamda mealen “Sessizliğin müziğine ulaşmaya çabalıyorum.” diyen Erkan Oğur’un aynı ontolojik bilgiyle müzik icra etmeye yöneldiğini gösteriyor. Bahsettiğimiz “bilgi”nin, üzerine bastığımız topraklarda müziğin salt beşeri biçimde ele alınamayacağına, aşkın olana dair hattın farkına varamayan üretimlerin gönüllere giremeyeceğine dair işaretler taşıdığını ise sanırım açıklamaya bile gerek yok.

Güven Adıgüzel üç bölüme ayırdığı “Perilerin Dili”nin ilkinde dünyanın farklı coğrafyalarındaki sanatçıları, sonra da “Yerli Yerinde” alt başlığını verdiği ikinci bölümde Türkiye’deki sanatçıları çözümlemeye çalışmış. Feyruz, Tom Waits, Dino Merlin, Mohsen Namjoo, Bob Dylan, Yasmin Levy, Yusuf İslam, Şehram Nazeri, Azam Ali, Esma Recepova’yı hem tanıtıyor hem de bütün bu isimler arasındaki ortak, geçişken hattı aralamamız için bizi adeta tahrik ediyor. İkinci bölümde ise Müslüm Gürses, Neşet Ertaş, Düşsokağı Sakinlerinden Murat Çelik, Esengül ve Orhan Gencebay’a dair görüşlerini okuyoruz. Kitabın “Site’nin Duvarları” adlı üçüncü bölümünde daha çok müzik sosyolojisi, felsefesi alanına giren metinler var. Ben özellikle burada yer alan ilk yazıyı çok önemsedim. Mütevazı mekânlarda şarkılarını icra eden ve arabeskin ana damarının dışında kalanları kapsayan, Adıgüzel’in tanımlaması ile “underground arabesk” biçiminde değerlendirilebilecek sanatçıların müziklerinin çözümlendiği yazı, ele aldığı tema bakımından öncü metinlerden birisi. 

Arka Kapak dergisi 6. sayı

Devamını Oku...